"...Emerek ay ışığını nasıl da büyüyorsun ey kalbim
Bir tarafın şehirler şehirler şehirler
Mekanik bir çizgide tükenen insanlar
Bir tarafın çöl
Çölde birbirini boğazlayan aç çıplak insanlar
Bir yüzün asya ey kalbim, bir yüzün afrika
Öbür yanın avrupa amerika
Saatler nasıl yorulmazlarsa işlemekten
Sen de yorulmuyorsun ey kalbim büyümekten.
Çıkıp dağlara yaylalara
Susmak istersin
Ama yalnızca susar gibi görünürsün
Derviş olamadın
Ama başıboş da kalmadın
Ey durup durup dalgalanan kalbim
Yorulup yorulup durulduğun gün
Gerçek yorumu bulabilirsin..."
Erdem Bayazıt
Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçedeki güllerinki kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçlarında yükselirsin, herşey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra uzanalım, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim... Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir yataylığa alışmaktır...
Seni seviyorum, senin için üzülüyorum, seni özlüyorum gibi güçlü sözler söylemenin kabul görmediği bir kültürde, insanlar sevgilerini ifade etmek için farklı yollar bulur. Annelerimizin suskunluklarından harika börekler yaptığını daha önce yazmıştım. Babam ise bahçeyle ilgilenirdi. Hem de ne bahçeydi! Sanırım bunlar bize duydukları sevginin ilanlarıydı. Biz ise kardeşimle ona şöyle diyorduk: Yeter artık, neden sağlığını çapalayarak, sulayarak, ot ayıklayarak tüketiyorsun, sonunda da yarısını ya kuraklık ya kurtlar mahvediyor. Tüm bunları manavdan alabiliriz.
Bunları güçten düştüğünü gördüğümüz için söylüyorduk elbette. Şimdi onun başka bir şey ürettiğini biliyorum. Manavda bulunmayan bir şey...
Gülleri koklamak için eğilmeye alışığız. Eğildiğimizde, farkında olmadan, hem o gülü yetiştiren bahçıvana hem de gül fikrini yetiştiren Bahçıvan'a saygılarımızı sunmuş oluruz.
Kentlerimizde bugün İslâmî mimari ölü durumda; kent planlamacılığı da mevcut değil idi. Sanki biz başkalarının deneyimlerinden yararlanma yeteneğine sahip değilmişiz gibi, iki asır önce sanayi devrimi geçirmiş olan Avrupa kentlerinin ne kadar berbat ve hatalı yanları varsa hepsini aynen tekrarlayan kalabalık kent merkezlerimiz var. Herşeyin karması olan evlerimiz, mobilyalarımız ve süsleme sanatlarımız, kim ve ne olduğumuz konusundaki kafa karışıklığımızı pek güzel yansıtır biçimdedir.
Kısacası, aksine iddialara rağmen, müslüman kendini batılılaştırdığı oranda berbatlaşmıştır. Hayatı, kendi mazisiyle irtibatsız her tarzın görüldüğü bir yığındır. Kendisini ne İslâm ne de Batılı sayılabilecek çağdaş bir kültür garibesine döndürmüştür.