Tanınmakla tanınmamak, bilinmekle bilinmemek arasında bir çizgide durmak, bir ip cambazını hatırlatıyor bana. O ipin, telin üzerinde varolmak ile boşlukta yok olmak arasındaki incecik bir çizgide bir yaşam sürmek. İp cambazınınki karşıya geçtiğinde bitiyorsa da benimki bütün bir yaşam sürüyor.
Kimsenin uzaktan yakından hayatına girme hakkım olmadığına inanıyordum. Sanırım haklıydım da. Hemşire değil, sevgili arıyorsam, bu gerekleri karşılayabilecek durumda değildim, egom tatmin edilmenin ötesinde bir yere saklanmıştı, kimsem yoktu, olsa olsa birine kısa süreli yük olabilirdim. Kendime olan azıcık saygım da bunu bana yasaklıyordu.
Denge kaybı çok önemli bu gibi durumlarda, bir de hazım meselesi var. Ola ki ta derinlerden gelen biri hayalini bile kurmadığı bir yere varırsa, bunu da hazmedemezse, bütün toplumu altüst edebilir, buna karşın daha alçakgönüllü birinin yerini, yaptığını hazmetmesi birçok kişiyi, bir toplumu olumlu bir şekilde değiştirebilir. Siyasetin temelinde böylesi bir paradoks vardır. Kimi şeylerde, doğru insanla doğru amaca ulaşmaya bir yol açılabilir yoksa doğru olmayan kişi, bir toplumu yıkıma sürükleyebilir. Bu bizler için bildik bir konu, uzun uzadıya tartışmaya gerek yok.
Hepimizin bir geçmişi var, kimi güzel, kimi acılı olaylarla dolu; ama raydan çıktığımız anda geçmişimiz insanlığın temel sorunsalıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kim kazanacak, kim güç gösterisinde bulunacak, kim ötekileri dışlayacak, kim insanca değerleri çiğneyecek, kim kimi -aslında kendisini- kandıracak? İşte burada kültürle cehalet karşı karşıya geliyor. Cehaletin kesif olduğu bir toplumda, kültürel değerler olsa olsa ayak bağı, baş ağrısı olabilir. Dokunması, anlaması kolay diye varsayılan bir din görüşüne karşı, yüzyılların, binyılların birikimi olan, ama adı daha iki yüzyıl önce konmuş bir kültür. Kolaya kaçmak en kolayı. Zaten herkes çoktan razı, yeter ki beni cehaletimle yüzleştirme, cehaletimden bir paye çıkarayım, hatta cehaletimde övünülecek bir pay bulayım.