Münir Göle

Münir Göle

YazarÇevirmen
8.1/10
230 Kişi
·
588
Okunma
·
2
Beğeni
·
1.040
Gösterim
Adı:
Münir Göle
Tam adı:
Münir Hüsrev Göle
Unvan:
Yazar, Fotoğraf Sanatçısı, Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1961
1961 yılında istanbulda doğan yazarlarımızdan biridir. Boğaziçi Üniversitesini bitirdikten sonra floransaya, ardından cenevreye yerleşti. halen sürdürdüğü fotoğraf çalışmalarının yanısıra, jorge luis borges, antonio tabucchi, john fowles gibi yazarların önemli yapıtlarını çevirdi. cogito, sanat dünyamız, aries, vb dergilerde yazdı. kaçamamak, münir gölenin yansılar kitabı (1997), uzak bir gölge (2000), sarı zarf (2001) ve surat buruşturmalık 52 metin (2002)den sonra beşinci kitabıdır.
Hava güneşli ya da yağmurlu olsun, sıcak ya da soğuk olsun, ben icimdeki fırtınayı taşıyorum her gittigim yere.
İtiraf etmeliyim, hep olmadığım, yaşamadığım şeyler çekiyor beni. Kimi yalnızlıklarımda, karşımda biri olsun kim olursa olsun diye düşündüğümü hatırlıyorum. O biriyle yüz yüze olduğumuz an yalnızlığımı özlemeye başladığımı da.
"Aile nerededir? Ne zaman başlar, nerede biter? Kişi ailesini kendi ana babasında mı, yoksa bir yabancıyla yaptığı çocuklarda mı bulur? Her ikisinin birlikte olması, sürüp gitmesi mümkün müdür, yoksa ayrılık çizgisinin çekildiği bir yer olmak zorunda mıdır?"
Münir Göle
Sayfa 58 - Can Yayınları
Değişmenin, insan yaşamının en önemli parçalarından biri olduğunu çoktan kavramıştı. Kimi zaman acıyla kıvranarak, kimi zaman mutluluktan uçarak her yanını saran kabuktan biraz daha sıyrılmış, sıkıntıların ördüğü sık çalıları azıcık olsun aralamıştı. Süreç sonsuzdu, bir yaşamın yetmeyeceğini biliyordu, bu da amaçsız bir yolculuğun derin ve karmaşık keyfini sağlıyordu ona, çıkabileceği nice yolculuklar daha vardı, yepyeni yaşantılar. Ve sonunda dönüp bunları paylaşabileceği kişiler. Pencerelerinden deniz taşan bir kent ve gizemini sislere damıtan bir başka kent: Kendi çifte yaşamı...
Bu hikayenin neden ikide bir yeniden kurgulandığını anlamakta güçlük çekiyor olsam da, sosyal anlamda temiz bir sicilin kadının seçilmesinde önem taşımasının yanı sıra, senin de geçmişini kirli gördüğüm sonucuna varıyorum. İnsanın gururla sergileyeceği kimliğinin çeşitli kılıflara uydurulması, bu kimlikle kişinin barışık olmadığının göstergesidir. Hele seçimlerini kendi duyuları, arzuları, duyguları doğrultusunda yapmak yerine, önerilen kıstaslara uyum sağlamayı yeğleyen birinin bunca serüvenden sonra, kendine yaraşır bir hikaye tutturamamasını, kendini kandırma sınırlarının iyice genişletmesini anlıyorsam da, anlayışla karşılayamıyorum. Açtığın her yeni sayfanın başarısızlık öyküsüne dönüşmesi, senin başkalarını yargılama biçimini de derinden etkiliyordu. En yakın arkadaşlarını bile, arkalarından yerin dibine batırıyordun. Her biri birer iffetsizlik örneğiydi, her önlerine gelenle yatıp kalkıyorlardı, kendini asla onlarla bir tutmuyordun. Sanki kendi uğradığın yıkımların daha beterini onlara yansıtmak yoluyla, kendi durumunu daha kabul edilebilir kılıyordun. Çarçur edilmiş her hayat, kapanması olanaksız bir yaradır derinde bir yerde. Ne yazık ki seninki böylesi bir hayata güzel örnek oluyor.
Sen bu hikayeyi kendine nasıl anlatıyorsun bilmiyorum. Gövdene kulak vermeni önerebilirim sana. Çocukluğundan beri genç sayılabilecek yaşına rağmen başından geçenlerin bir listesini çıkarmaya kalksan yeter belki. Ruhçözücüsüne güzel bir istatistiki imkan veriyorum. Yüzdelere vurduğunda gövden ne diyor sana? Beslenme bozuklukları, zehirlenmeler, çarpıntılar, aritmi, migren, uyku bozukluğu, ölüm korkusu, mikrop korkusu, sürekli soğuk algınlığı, grip, kramplar, baş dönmesi, tansiyon düşmesi, kan şekerinin azalması, daha neler. Bunlar sence bir çağrı değil mi? Gövden imdat diye avaz avaz bağırmıyor mu? Bunca ilgilenebilecek şey varken, orta yaşı yeni devirdiği bu dönemde tıpla bu kadar haşır neşir olmanı nasıl açıklamalı? Gövde yaşatır, ama gövde öldürür de. Korkular gövdeyi basar, gövde öldürür. Ölüm korkusuyla kaçarken, ölümün kendisiyle burun buruna gelir insan.
Düştüğü kuyunun derinliğinden , kesin bir kararlılıkla çıkmak , her kadının altından kalkacağı iş değildir.
Yolculuklara yapayalnız çıkmayı sevmişimdir kendimi bildim bileli. Yalnızlık daha çekicidir. Kitaplara yapayalnız dalarız, onların dünyalarında yapayalnız geziniriz.Kitaplar kimselerle paylaşılmaz. Sevişmek de okumak gibidir gene. Her ne kadar esrimeye varıncaya kadar bir başkasına tutunursak da, o geri dönüşü olmayan dorukta yalnız kalırız, yapayalnız.
Ablalar, kendi hayatlarından kerteriz alırlar; başkasından bildikleri, anladıkları kavradıkları hatları ararlar. Benzerlikler de, farklılıklar da onları hayal kırıklığına uğratmaya mahkumdur. Ararlar, aranırlar; kabul edilesi tekbir ayrıntı bulamazlar. Kadının kadını yargılaması uçsuz bucaksızdır, ufuk çizgisizdir.
303 syf.
·Beğendi·9/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Yine sahaflardan sıfırını bol çingenelik ve NO SURRENDER mottosuyla sıfır geri vites yaparak (pazarlık elzem şey! kınama kınanacak duruma düşersin ...) üstüne üstlük ikinci el olmasına rağmen çok ucuza kapattığım tabiri caizse zümrütlerden biri oldu bu kitap.. yazarı ve kitabı daha önce duymuş olmama rağmen piknik alanında unutulmuş simide üşüşen obez karıncalar misali sürekli kitap aldığımdan kelli bir türlü sıraya sokup alamamıştım.. "Ve Kitap"tan Baran' ın ısrarları üzerine mırın kırın ettik sonra kurbanlık alır gibi cephe savaşı verip pazarlıkta galip gelerek attık çantamıza kitabı ..tüm bu bahsettiklerim geçen haftasonu oldu.. ancak dün sıraya koyup okumaya başlayabildim ..

hemen belirteyim , incelemelerimi takip edenler bilir ..iyiliğe geçit vermem ..hayatımda değil tabii ki ..edebi eserlerde ve sanatta artı müzikte her daim KARANLIK olandan yanayım ..eleştiriden negativiteden yanayım.. kırlar, kuşlar, sarı sarı papatyalardan bana ne .. hepsinin üzerine katran döksünler .. Kafka'nın da ( babamın oğlu olur kendisi =) ) dediği gibi kitap dediğin seni sarsacak ..zengin kız fakir oğlan ve belediye otobusu ile akşamları yer sofrasında kuru soğan 5 lemesinde bilindik sona ulaşan eserlere gönlümün tüm hatları DİKENLİ TEL çekmiş durumda..bilemiyorum bu konuda sanırım bende de bir anormallik olabilir..belki de dinlediklerimden kaynaklıdır.. her neyse kitaptan bahsedecek olursak benim tabirimle "AYI" gibi güzel .. cidden kötülükler silsilesi .. kitap boyunca sayfalardan katranlar , YAĞDIR MEVLAM GORE diye diye aktı yerlere ..günlerimi karalara boyadı..

Öncelikle Koleksiyonculardan bahsetmem lazım sizlere kitabı özümseyebilmeniz için.. Kendim de #20278297 ( bkz:Japon Yapmış ) incelememde belirttiğim gibi bu gruba mensup insanlardan biriyim .. niçin toplar biriktiririz.. çünkü topladığımız her neyse ona bir TAKINTIMIZ vardır da ondan ..topladığımız şey her neyse ona karşı bir zaafımız vardır..gözümüz görmez ondan başkasını .. bu topladıklarımız kimi zaman kibrit kutusu olur , kimi zaman açık arttırmayla satılan picture lp ler (resimli plaklar) ya da aklınıza getirdiğiniz her hangi bir nesne .. işte kitabımızın kahramanı da bunlardan biri .. kendisi de kelebek toplayanlardan.. ama öncesinde KARADUL AROMALI ANASI kendisini terk edip gittiği için hayatının bir döneminde mavi ekran vermiş.. bünye baskıyı kaldıramayınca barometre çatlamış .. dolayısıyla arkadaşımızın dengeler normalde bozuk.. yıllar yılı naif kişiliğ ile de toplumdan, dolayısıyla hatun kısmı ve sosyal ortamlardan izole olmuş.. bir anlamda çekomastikle yalıtmışlar onu.. sonrasında bu takıntılı kardeşimiz şansa talihe büyük ikramiyeyi cukkalayıp küçük çaplı bir lord olunca dönemin londrasında, daha öncesinde platonik aşkı olan CİMCİME hatunu da "kolleksiyonuna" katmaya karar vermiş..buraya kadar sanırım herşey tamam ?

Velhasıl kelam , psikolojik gerilim kategorisine giren kitap burdan sonrasında başlıyor .. o yüzden pekte spoiler vermiş sayılmam .. anlatım muazzam .. yazarın dili ve olaylar şu sıcak günlerde soğuk karpuz + beyaz peynir etkisi yaptı bünyede.. okudukça satırlar, yokuştan kayarken tornetten düşen ilkokul çocuğunun asfaltta kaşar peyniri gibi rendelenişini yaşattı bana ( çok düştüm iyi bilirim). inanılmaz zevkli ve cidden çok başarılı..kitabın gelişme kısmını HER İKİ TARAFIN ( kurban kız cimcime hatun ve esas oğlan) AĞZINDAN sizlere aktardığı için kıyaslama da yapabiliyorsunuz .. bu da ayrı bir cici opsiyon ..kısacası yazar LOBOTOMY için matkap , çekiç , dikenli tel ve keskiyi ayağınıza kadar getirmiş..gerilim severim diyenler huuuuuuu!!! BUYURUN HALİL İBRAHİM SOFRASINA ...
256 syf.
·2 günde·9/10
Kitabı ilk elime aldığımda okumaya değer görmemiştim... Kendimce haklı nedenlerim var zannediyordum. Mesela kitabı ilgi çekici kılmak için içine pornografik ögeler serpiştirilmiştir, ya da erkek egemen zihniyetin iştahını kabartıp egosunu okşamak için yazılmıştır gibi düşüncelerim vardı. Çünkü hikayeyi spoiler vermeden özetlemek gerekirse piyangodan para kazanan; silik, hiçbir iktidar elde edemediği için kötü düşüncelerini içine gömen bu yüzden gri bölgede kalan, tipik bir devlet memuru 'erkek' figür; özgür, donanımlı, yaşça genç fakat olgun ve resim kabiliyeti olan 'kadın' figürü sinsice bir planla zapturapt ediyor olmasıydı... Üstelik tüm bunları onu delicesine sevdiği için yaptığını söylüyordu... Günümüz kadın cinayetlerinin(katliamlarının) mihenk taşı da bu içi boş, yalandan sebep değil mi?


Yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü içimde bir tiksinti duyuyor ve kitabı elde ettiğim için pişmanlık besliyordum. Kitaptan kurtulmalıydım hatta ciddi ciddi onu yakmayı bile düşündüm. Üzerine bir güzel nutuk çekip, böyle kitapların okunmaması gerektiği; çünkü olayı meşrulaştırdığını burada edebi değeri bir kenara bırakmak gerektiğini bas bas bağırma planları kurguluyordum...

Bütün bu düşüncelere kitap hakkında hiçbir araştırma yapmadan kapılmıştım. İnternet de biraz araştırdım. Ön yargılarımdan sıyrılıp okumam gerektiğine karar kıldım ve iki günde bitirdim...

Kitap da olayın kurban gözünden anlatıldığı bölüme kadar da hissettiğim ikirciklenme peşimi bırakmadı. Fakat o bölümden sonra adeta başım döndü. Belki çok şatafatlı veya imgesel veya edebi açıdan derin cümleler barındırmasa da kullanılan oldukça yalın ve gerçeklik barındıran cümleler beni eşduyuma zorladı.

Tutsak kadın, tutulduğu mahzende günlük tutuyor. doğal olarak İçinde bulunduğu korkunç ve insanlık dışı durumdan yakınıyor. Bu gözüme çarpan ilk detaydı; büyük resimde ise yitirilip giden insanlıktan, savaşlardan, açlıktan, atom bombasının yarattığı tahribatından, yoksulluktan, açlıktan toprak yiyen çocuklardan, toplumsal sınıf savaşlarına kadar birçok konuya değiniyor. Kendisini kaçıran erkekten yola çıkarak insan dünyası ve doğası üzerine adeta felsefi salvolar gönderiyor. Sonuna kadar direneceğinden ve bunu yaparken de kendisini derdest eden hastalıklı yöntemleriyle değil; inandığı doktrinler doğrultusunda -şiddet içermeden- savaşmayı seçen bir kişilik olarak karşımıza çıkıyor.

Esir olarak tutulduğu süre boyunca, önceki yaşadığı hayatın anlamsızlığından, insanlara bildikleri doğruları anlatma çabasından hatta bunun doğru olup olmadığı noktasında ikileme düşerek bahsediyor. Tam bu noktada kitabı kapatıp biraz düşündüm. Son 2-3 yıl içerisinde ne çok şey yaşamış, ne çok şey atlatmıştım. Bildiklerimi insanlara aktarabilmiş miydim, peki benim doğru dediklerim kime göre neye göre doğruydu, hayatımda kesiştiğim insanlar doğrularımı nasıl karşılıyorlar bana nasıl tepki veriyorlardı? Hakkaniyetle kendime cevap verebilir miydim? Düşüncelerimi biraz daha derinleştirdim... İnsanlar yaşadıkları hayati olayları atlattıktan sonra daha bir keskin olurlar; ya daha önce inandığı ideolojilerine, doktrinlerine, düşüncelerine sımsıkı sarılırlar ya da tümüyle onları terk ederler. Ben ise arafta kaldım... Düşünün alanda kalabalığın orta yerinde bir canlı bomba
-inandıkları doğrultusunda- bir eylem gerçekleştirmiş ve kendini patlatmış... Siz şans eseri bombadan da, içinden fırlayan bilyelerden de, çivilerden de, şarapnel parçalarından da kurtulmuşsunuz. Alanda ki yaralı insanları 'güvenli' yerlere taşımaya çalışıyorsunuz ve etraf gazla kaplı nefes alış verişi sağlıklı değil, üstelik size kendi siyasi partisinin el işaretlerini yapan, yüzünüze tarif edilemeyecek bir kinle bakan insan toplulukları var. Daha yitirdiklerinizin yasını tutamış, bir hafta gibi kısa bir süre sonra, girdiğiniz bir toplulukta sınıfsal sorunları tartışıyorken kendinizi buluyorsunuz... İçimden bir şeyler koptu, ne tümüyle terk edebiliyor ne de ateşli bir biçimde savunabiliyorum... Herhalde Ortadoğu insanı yaşama böyle küsüyor: sanattan, müzikten, kitaptan, tiyatrodan böyle kopuyor sonra da toplumun metalarına böyle tamah ediyor...


Bir ihtimal kitap size benim hissettiğim duyguları vermeyebilir ama okunmalı. Bir puanı kırpmamın nedeni ise biraz bencilce -böyle bir hakkım var mı bilmiyorum- sonu istediğim gibi bitmedi. Spoiler vermemek için zorlukla susuyorum.
256 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Son sayfayı okudum ve dehşet içinde kitabı kapattım, okurken kendimi sürekli bir çıkmazda hissettim psikolojik geçişleri harika, duyguyu vermesi ve bunu yaparken aracıya ihtiyaç duymaması direkt anlatması beni çok etkiledi.
Kelebek koleksiyoncusu Frederick, takıntılı denecek kadar Miranda'ya aşıktır, tek isteği onun da kendisini sevmesini sağlamaktır. Zorla birini sevebilir misiniz? Özellikle de bir mahsende tutsakken? Bu kitapta "Stockholm Sendromu" yok sonuna kadar mücadele var.
"Yarari yok. Yaradılıştan kin tutan biri değilim. Sanki içimde bir yerde her gün bir miktar iyi niyet ve sevecenlik üretiliyor ve dışarı çıkması gerekiyor. İçimde tutmaya kalkarsam, mantarı patlatıyor."
256 syf.
Platonik aşka tutulduğunu düşünen sosyopat silik bir adamın , takıntılı olduğu cazibeli kadını bir mahzende alıkoyuşuyla başlıyor.bu giriş bana gerilim romanlarını anımsatsa da kesinlikle kitabın türü hakkında cümlelerin yoğunluğunu sezdikçe ters köşe olabilirsiniz.yazarın ilk okuduğum kitabı ve kesinlikle bu akıcı tarzından dolayı okuyacağım son kitabı da olamayacaktır. Kitap genel olarak iki kısımdan oluşuyor. kaçırılış ve hapsediliş öyküsünü kadının ve erkeğin perspektifinden okuyoruz. Bir tarafta kadının iç dünyasında ki muammalar ve entelektüel kaygılar,diğer tarafta ise silik bir adamın hedonizm ve anlam arayışı. Uzatıyorum galiba tabir caizse soluksuz okuyacağınız dolu dolu bir eser.
256 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Psikopat mı desem, sosyopat mı desem, ezik bir karaktere (nasıl nefret ettiysem adamdan, adını unuttum:))sayısal loto tarzı bir oyundan çok büyük bir meblağ para çıkar. Adam tutkulu bir şekilde bağlı olduğu uzun yıllar uzaktan takip ettiği,', kendisinden çok yüksekte gördüğü sosyal, zeki, kişilik sahibi Miranda'yı kaçırır. İpler bundan sonra kopar...
Kitap o kadar sürükleyici, duygular o kadar özenli anlatılmış ki Fowles'a hayran kaldım. Düşünürseniz daha önce de bir sürü filme kitaba konu olmuş bir olay, fakat içerisinde o kadar güzel öğeler barındırıyor ki, sadece gerilim kitabı gibi düşünmeyin, kişilerin kendi içlerinde yaşadığı çatışmalar, çocukluk=gelecek, ikili ilişkiler, yaşamımızın amaçları, anlar, hayaller, duygular, özgürlük... daha sayamadığım bir sürü olgu çok güzel yedirilmiş kitaba. Gerilim, macera sevenlere tavsiye ederim. İyi okumalar...
256 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Hayret bir şey ya diye söylenip durmanızı sağlayan psikolojik gerilim romanı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Duygular hep ön planda. Diğer yandan ise hasta bir koleksiyoncunun "aşk" diye nitelendirdiği duyguyu yaşaması kısaca. Kitap 3 bölümden oluşuyor. 2. Bölüm biraz tekrar üzerine gitse de kendini okutuyor. Gayet anlaşılır, yalın ve doğal hali olması sizi anlamak için yormuyor fakat gel gör ki son bölümler yok artık deyip duruyorsunuz. Kitaptan hariç hayatımızda da seviyorum zannedip zulüm eden, özgürlük alanı bırakmayan insanlara bol bol göndermeler var. Tabii insan ne kadar üstüne alınır bilemiyorum ama kendini sorgulamak açısından güzel bir romandı. Keyifli bir okuma dileyemeyeceğim ama okunması size farklı bakış açıları kazandıracağı kesin...
256 syf.
·4 günde·9/10
Bir kelebek koleksiyoncusunun sırf yalnız olduğu için koleksiyonuna nadide bir parçayı alması ile başlıyor herşey. Tıpkı koleksiyonuna alıp ölmeleri için bir kavanoza koyup hayatlarına son verdiği kelebekler gibi. Çekmecede güzelce dizilmiş harikulade renk ve şekillerde fakat yaşamayan özgür olamamış o kelebekler gibi. Belki de çağımızda bazı toplumlarda kadınlarımızın çoğunun bu şekilde yaşaması fakat bunu farkedemeyecek kadar özgür iradeden yoksun kadınlarımızın yaşadığı şeyler, belki onlar farketmedikleri için şanslıdırlar kim bilir. Bazen bilmek daha tehlikeli görünüyor gözüme. Çoğunlukla ise bilmemek tehlikeli. Bir insan özgür olmadığını bilmezse mutlu olmak veya olmamak her iki ihtimal de mümkündür. Mümkünlük içerinde de, hangisinin doğru olacağını sorgulamalı. Doğruyu da kendi içinde ayrıca sorgulamalı.
İnsan ne kadar inanırsa inansın çaresizlik durumunda inançlar ne kadar değerlidir. Çaresiz kalınca defalarca edilen dualar, hangi adsız tanrının posta kutusunda cevaplanır. Kim bilir. Belki hep spam kutusunda kalacaktır ve görülmeyecektir dualar.
Paranın her kullanımında beni tiksindirdi bu kitap. Baş karakter keşke fakir olsaydı ve açlıktan ölseydi. Benim gözümde daha kıymetli kalacaktı. Üzgünüm ama kurgusal bir karaktere karşı, dehşet öfkeliyim. Feminist damarlarımı kabarttı resmen.
Beni derin sarsan bu kitabın etkisinden kolay kurtulacağa benzemiyorum. Açıkçası gerilim romanı olarak hakkını verdi. Kitabın kurgudan öte olduğunu düşündükçe sarsılmam geçmeyecek.
Bazen inandığımız masalların şarkı olması gibi, Miranda için özgürlük bir şarkı olacaktı. Ve bakamadığı her gökyüzünde, kanatları güçsüzleşecekti.
256 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Koleksiyoncu,İngiliz yazarın ilk romanı.Kitap ,koleksiyoncu Ferdinard’ın (Caliban) tutkuyla bağlandığı Miranda’yı kaçırıp bir mahzene hapsetmesini anlatıyor.İki farklı bakış açısıyla yazılan eserde, özgür ve güçlü bir karaktere sahip olan güzel Miranda’nın,tüm hayatını ona adayan hastalıklı bir adam karşısındaki çırpınışları zeki yazarın kaleminden çıkıyor.Kitap bittiğinde şaşkın ve öfkeliydim.Miranda, Caliban’ın hayatını yaşanılır kılan tek varlık mıydı yoksa biriktirdiği kelebekler gibi koleksiyonunun bir parçası mı?Okuyup görün isterim.
bu kitap cahilliğe ve zorbalığa bir karşı duruş olduğu kadar (freddie), aydın ve zengin insanın züppeliğine (miranda) de bir tokat bence. freddie'nin ne kadar hasta ruhlu olduğuna hepimiz hemfikiriz zaten, ben miranda'nın ulaşılmazlığından bahsetmek istiyorum. freddie bu üst sınıfın arasına katılmak için gerekli gördüğü miktar parayı buluyor, ama yine kültürsüzlüğü yüzünden bunu başaramayacağını biliyor. ve parasını kendini geliştirmeye yatırım yapmak için kullanmak yerine miranda'yı kaçırmaya karar veriyor. neden? miranda için hazırladığı odaya onun ilgi alanlarına ait kitaplar seçmeyi biliyor, ama açıp okumaya korkuyor o kitapları. neden? neden freddie, kim, nasıl inandırdı seni aptalın biri olduğuna?

Yazarın biyografisi

Adı:
Münir Göle
Tam adı:
Münir Hüsrev Göle
Unvan:
Yazar, Fotoğraf Sanatçısı, Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1961
1961 yılında istanbulda doğan yazarlarımızdan biridir. Boğaziçi Üniversitesini bitirdikten sonra floransaya, ardından cenevreye yerleşti. halen sürdürdüğü fotoğraf çalışmalarının yanısıra, jorge luis borges, antonio tabucchi, john fowles gibi yazarların önemli yapıtlarını çevirdi. cogito, sanat dünyamız, aries, vb dergilerde yazdı. kaçamamak, münir gölenin yansılar kitabı (1997), uzak bir gölge (2000), sarı zarf (2001) ve surat buruşturmalık 52 metin (2002)den sonra beşinci kitabıdır.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 588 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 441 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.