İhanetin ya da ihanete uğrama korkusunun kökleri insanın kişiliğini kaybetme korkusunun evrenselliğinde yatar.İnsanlığın hakikati bireyselliğin dayanak noktası yapacak kadar önemli bir konuma yükseltmesi milyonlarca yıl almış olmalıydı.İŞin ahlaki boyutu bunun doğal sonucundan ibaretti,daha derin,neredeyse unutulmuş bir amacın üstünü örten koca bir örtü.Histoire'ın hikâye olması,yalanın ve tarihin birlikte var olması yabana atılmayacak kadar önemliydi.Hikâyenin de yaratıcı bir sanatçının icadı biçiminde sunulduğunda,yazarı hakkında en iyi bilgiyi verecek malzeme olarak görülmesi ayrıca önemliydi.Yalan ancak hakikatin içine yuvalanabilir.Tek başına var olamaz;hakikatle simbiyotik bir ilişki içindedir.İyi bir yalan gerçeğin ifşa edebileceğinden çok daha fazlasını ifşa edebilir.Gerçeği arayan biri için.böyle biri yalanla karşı karşıya kaldığında ,öfkelenmesi ya da ithamlarda bulunması söz konusu olamaz. Acı bile hissetmez çünkü herşey ortada, çıplak ve açıklayıcıdır.
"Evet,tahtadan yapılmamışsın.Hislerin var- ama yanlış yere yönlendirilmişler.Kalbin düzensiz atıyor.Kalbini kanatlara müteşekkirsin;onlar için acı çekmiyorsun ,acı çekme lüksünün keyfine varmak için acı çekiyorsun.Acı çekmeye başlamadın henüz ;vekaleten acı çekiyorsun "
Kendime söylediklerimde doğruluk payı var .
Beyinde hiçbir şey gerçekleşmez,hücrelerin zamanla paslanıp aşınması dışında.Fakat zihinlerde,sınıflandırılmamış,adı konmamış,benzeşmeyen dünyalar oluşur;kırılır,birleşir,erir ve süreğen bir ahenk oluştururlar.Zihin dünyasında fikirler içsel hayatın mücevherlerle süslü yıldız küpelerini oluşturan yok edilemez elementleridir.