“Gül bahçelerinde yürümek değil, dikenli patikalarda yol açmaktır aşk.”
diyordu yazar.
Her ne kadar Bir Aşkın 10 Günü adını taşısa da bu roman, göze sokulan bir aşkı değil;
tam 16 yıl boyunca sessizce yaşanmış, kimliksiz ama bütün ağırlığıyla hissedilen bir sevgiyi anlatıyor.
Arkadaşının babasına âşık olan genç bir kadın…
On altı yıl süren bir birliktelik…
Ama hiçbir zaman hayatın “resmî” yerinde duramayan, görünür olmayı göze alamayan bir aşk.
Çünkü sevdiği adam bir siyasetçi
ve bazı aşklar, tam da bu yüzden, saklanmak zorunda kalıyor.
Aykut Çağlar bir kaza sonucu yoğun bakıma alındığında, romanın meselesi onun yokluğu değil;
geride kalan kadının hayatta nerede durduğunu bilememesi,
kendini sahipsiz hissetmesi
ve geçmişle hesabını kapatmaya çalışırken kimsesizliğiyle yüzleşmesi oluyor.
Bu bir aşk romanı değil.
Bu, sevilmemiş bir kadının, dişiyle tırnağıyla tutunduğu hayatla yaptığı iç muhasebe.
Sahipsiz sürüp giden bir hayatın
sessiz, ağır ve yakıcı bir yas defteri.
Okurken, aynı kazanın bir benzerinden geçmiş biri olarak
yer yer ağladım, yer yer Aylin oldum.
Bir on gün daha olsaydı, bir on gün daha okurdum.
Kitabı bitirdikten sonra içime bir öküz oturdu.
Ama bunu sizinle
asla paylaşmayacağım.
Çünkü,bazı kitaplar bittiğinde kapanmaz.