Hayatımızda macera olmalı. Kendimizi Kokuşmuş, yeşillenmiş suda yüzer gibi hissetmekten kurtulmalıyız. Yaptıklarımızı, küçük şeyleri de, farklı şekilde yapmanın yolunu bulmalıyız. Kahvenizi sağ elle karıştırıyorsanız, bir de sol elle karıştırın. Bulaşıkları 10 dakikada yıkıyorsanız bir de 20 dakikada yıkayın. Hızınızı yarı yarıya düşürün. Kendinizi orada dururken görün. İncelediğimiz her şeyden, en basit şeylerden bile on binlerce yeni şey öğrenebiliriz. Bulaşıkların önünde durun. İşte bir çanak... Çömlekçi vardı. Bir de biraz kil. Bu kil nereden gelmişti? Nasıl bir toprak, cila veya fırından? Her şeyin izi Allah'a kadar sürülebilir.
Bismillah, Allah'ın adıyla, deyip de yemeye başlayınca sadece tıkınıyorsak ve yemek boyunca Allah'ı hiç düşünmüyorsak, yemeğin sonunda sadece doymuş oluruz, sadece çok yediğimizi biliriz. Bismillah diye başlayıp Allah'ın nurunu yemeye kattığımızın bilincinde oluyor ve yemeği Allah'a ibadet etmek için güç versin diye yiyorsak, işte o zaman doğru şekilde yemiş oluruz.
Bu vücut dünya gibidir. Kemiklerimiz dağlar, karnımız deniz, etimiz toz ve çamur gibidir. Uzayan saçlarımız bitkiler ve uzamasına imkan tanıyan tenimiz ekilebilir topraklar gibidir. Saçlarımızın olmadığı yerlerimiz de ekime müsait olmayan tuzlu topraklara benzer. Üzüntümüz karanlık, sevincimiz gün ışığı gibidir. Uyku ölümün kardeşidir. Çocukluğumuz ilkbahar, gençliğimiz yaz, olgun yaşlarımız sonbahar ve yaşlılığımız kış gibidir. Bütün hareketimiz gökteki yıldızların hareketine benzer.