Hüsnü Arkan’ın kalemiyle hayat bulan Mino, her şeyden önce kendi sınırlarına olan sarsılmaz bağlılığı ve kimseye eyvallahı olmayan özgürlük tutkusuyla beni derinden etkiledi. Mino’nun kendi çizgileri içinde yaşama inadı, dışarıdan bakıldığında bazen "birlikte yaşama" kültürüne veya toplumsal beklentilere aykırı gibi görünse de günün sonunda "bu benim hayatım ve ben onu hakkıyla yaşadım" diyebilmesindeki o dürüst varoluş çabası çok kıymetli.
Ancak bu özgürlük tutkusu, beraberinde sarsıcı bir trajediyi ve ağır bir sorgulamayı da getiriyor. Özellikle Mino’nun bu düşünceyi aşıladığı iki çocuğunu da kaybetmiş olması, zihnimde derin bir soru işareti bıraktı: Acaba yazar, özgürlüğün bu denli yüksek bir bedeli olması üzerinden "özgürlük o kadar da iyi bir şey değil mi?" mesajını mı fısıldıyordu, yoksa bu uğurda ölmeyi onurlu bir son olarak mı yüceltiyordu? Özgürlüğün hem en büyük ödül hem de en ağır yük olabileceğini yüzüme çarpan bu belirsizlik kitabın siyasi zemininde de yankı buluyor.
Kitap, Türkiye’nin o bitmek bilmeyen sağ-sol kavgasını öyle insani bir yerden tutuyor ki bugüne kadar hep tek yönüne şahit olduğum bu çatışmanın "diğer tarafını" da ilk kez yüreğime sığdırabileceğim bir empatiyle bana gösterdi. Her ne kadar anlatıcının sürekli değişmesi sebebiyle her bölümün başında "şimdi kim konuşuyor?" diye anlamaya çalışmak okuma sürecini biraz zorlaştırsa da bu teknik karmaşa aslında dönemin ruhundaki o çok sesli ve puslu atmosferi bizzat hissettiriyor.
Nihayetinde Mino’nun Siyah Gülü, ideolojilerin ötesinde, hatalarıyla ve doğrularıyla bir insanın kendi hayatına sahip çıkma hikayesi olarak belleğimde yer edindi.