• Huzurun arifesi; siyah, dairesel, soğuk boşluk. Ben üzerindeyken, otuz beş kez döndü Dünya, Güneş'in çevresinde. Her dönüşünde batmakta olup yük salan bir gemi gibi bir şeyler eksiltti bende. Yavaş ama güçlü. Hayata kısık gözlerle bakmama rağmen ona karşı bu kadar ilgisiz olmak... Bazen sorun bu mu diye düşünüyorum. Bir Nijerli olsam mesela, koca koca baksam dünyaya yine böyle mi olurdum? Düşünme, düşünme, düş...

    Hiçbir şey bilmeseydim, okumasaydım, izlemeseydim yine böyle mi olurdum? Yaşasaydım sadece, geçmiş geçmişimde kalsaydı; gelecek ummadığım bir şey olsaydı; şimdiye meftun yaşasaydım. Sadece yaşasaydım, altmış yaşında bir ihtiyarın büyüttüğü bir süs bitkisi gibi ya da her sabah aynı işportacının tekmeleyerek uyandırdığı bir sokak köpeği gibi yine böyle mi olurdum? Düşünme.

    Huzurun arifesi; siyah, dairesel, soğuk boşluk. Miku'nun dönem sonu ABD gezisi için ayırdığımız parayla aldığım bu tabanca ve namluya baktığımda gördüğüm o sonsuz karaltı, son yıllarda bir şeyler hissetmeme sebep olan tek şey. Ne iki sene evvel ölen babam ne yedi ay önce doğan kızım bana bir şey hissettirebildi. Öldüm de haberim mi yok? Sınamak gerek. Bir yemeğin pişip pişmediğini de tatmadan anlayamazdım hiç.

    Beni, düşünmek yordu. Bademcikleri
    aldırır gibi beyni de aldırabilmeliyiz. Japonya'da yeteri kadar düşünen insan var zaten. Ben de düşündüm vaktinde ama artık sıkmaya başladı. Yaşamak mı daha anlamsız, ölmek mi? Bunu da çok düşündüm. Tabii bir cevap bulamadım. Zaten şu an elimde bir tabancayla, tabelalarında "Lütfen İntihar Etmeyin!" yazan Aokigahara Ormanı'nda bulunmamın sebebi ölmeyi arzulamak değil, ölüm de tıpkı yaşamak kadar boş, normal ve aptalca. Ben buraya beynimi yok etmeye geldim. Beynimi patlattığımda hala hayattaysam muhtemelen mutlu ve huzurlu bir biçimde yaşamaya devam ederim ama bu düşük bir ihtimal.

    Namluyu ağzıma alıyorum. Tadı hoşuma gitmiyor. Pek yemek seçen biri değilim ama beni büyük bir külfetten, düşünmekten kurtaracak olan namludan çıkacak merminin tadının iyi olması lazım. Her şeyiyle tatmin edici, mutlu bir son. Namluyu ağzımdan çıkarıyorum. Beynimi yok etmek için oral bir yolu tercih etmektense kafamın üstünden sıkmak daha etkili olabilir. Ancak denediğimde bunun tutuş zorluğundan ötürü sekmeyle beynimi ıskalamama neden olabileceğini tahmin ediyorum. En iyisi şakak bölgesinden beş santim kadar içeri girip tetiği çekmek. ".dımmm edd..." Sağ arkamdan anlamsız, ince bir ses geliyor. Burası Fuji Dağı'nın eteklerinde turistik bir bölge. Bir turist yolunu kaybedip bu kimi için korkunç kimi için düşsel ormana düşmüş olabilir. "Yardımmm edddinnn" bu sefer biraz daha anlaşılır duyuluyor ses. Turist değil, tursitse bile Japonca bilen bir turist. Bir insan burada neden yardım istesin ki? Burası kendisine yardım edecek hiç kimsenin, hiçbir şeyin kalmadığına inananların yeri. Lanet herif, beni yok yere düşündürdü ve kurtuluşumu geciktirdi. Yine de ona bakacağım.

    Yaslandığım ağaca dayanıp kalkarak sese doğru yöneliyorum. Benim yaşlarımda bir adam. Ben beynimi hedef alacaktım, düşünmemek adına; o ise kalbine ateşlemişti silahını, duygusal sorunları olabilirdi. Yüzündeki acı sadece bedensel bir acıya benzemiyor. Yakın zamanda yaptığı bir şeyden pişmanlık duyuyor gibi. Belki de ölmeye çalışmaktan. Yarasına baktığımda kanın pek de akışkan olmadığını fark ediyorum. Kendini yakın bir zamanda vurmamış olmalı. "Yardım et, lütfen!" Ama nasıl? Yaşamın ucuna yolculuğa hazırlanan bir insanın gayriciddiliğiyle soruyorum: "Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim?" "Adım Sasuke" biraz dinlendi "buraya sabah saatlerinde geldim" şu an öğleyle akşam arasındayız "hayatımın başını hatırlamıyorum" bu kez uzun bir duraklama "ama ortası ve sonu pişmanlıklarla geçti" gözlerini yumdu, muhtemelen o pişmanlıkları düşünüyor "her şeyi bitirecek o mermiyi... kalbime sokacağımdan... çok emindim... hatta veda mektubum... şu arabanın... torpidosunda duruyor... ama tetiğe bastığım an... aklıma yıllar sonra gelen bir şey... yaşamam gerektiğini... hissettirdi." İstemsizce bir insanı yıllar sonra hayata döndürebilecek olan şeyin ne olduğunu düşünmeye başladım merakla. Bir çocukluk anısı? Ölen bir ebeveynin cenaze töreni? Özel bir gün? Her şey olabilirdi. Yüz hattı ciddileşti, dudaklarını çiğnedi "Yavşak Noburu... beş yıl önce... benden... yüz elli bin yen... borç almıştı... onu hala vermedi... benim param... kimsede kalmaz!" Silahı çıkardım, önce Sasuke'ye sıktım, sonra...
  • Bir gün gelir, ya gözlemi ya eylemi seçmek gerekir. (...) Ama gururlu bir yürek için iki şeyin ortası olamaz.
  • Ya kahraman olacak ya da çamura bakacaktım, ikisinin ortası yoktu. Beni mahveden de buydu ya!... Çünkü çamurda debelenirken "bir gün gelecek kahraman olacağım" diye avuturdum kendimi. Ancak kahramanların çamura batmaya hakları vardı, sıradan insanların çamura bulaşmaları uygunsuz kaçardı.
  • Bir gün gelir, ya gözlemi ya eylemi seçmek gerekir. İnsan olmak derler bunun adına. Bu parçalanışlar korkunçtur. Ama gururlu bir yürek için iki şeyin ortası olamaz.
    Ya Tanrı var, ya zaman, ya bu haç, ya bu kılıç. Ya çırpınmalarını aşan daha yüksek bir anlamı vardır bu dünyanın ya da bu çırpınmalardan başka hiçbir şey gerçek değildir.
    Ya zaman ile yaşayıp onunla ölmek ya da daha büyük bir yaşam için ondan çekilmek gerek.
  • Adam yazmış ve bende çok beğendim.


    rivayet edilir ki
    insan kılığında bir cesaret
    bilinmez hala nedeni
    elinde bir demet ıtır çiçeği
    uzanır olympia’nın vazosuna
    taşar kokular
    bir beşik gibi sallanır koca dağ
    tanrılar gafletin uykusuna dalar

    ay çocuklarını toplar sokaktan
    perdeleri kapar

    kâh ufkun üstünde
    kâh önünde gözlerin
    dans edip durmaktadır bir kıvılcım
    zaman mekâna denk düştüğünde
    ateş olur
    bir mağaranın içinde bulur kendini
    görülür insanın
    ayak izleri

    sarışın bir gün daha doğrulmaktadır gecenin koynundan

    dağlar kaçışır uçurumlar saklanır
    nehirler yataklarından fırlar
    saçını başını yolar ormanlar
    tanrılar uyanmaktadır

    gök kubbenin avlusundan girilir
    iğnenin deliğinden çıkılır
    kim diyecek ki şimdi
    yok yok yok

    -/-

    varsan
    varım
    içimde kendime ilerleyen tekne
    içinde içimi okşayan yüzün
    aranırım bulacağımdan emin
    helosia’nın mektubunu gökyüzüne gelin etmiş
    duvaklı turna
    meraklanma
    acemiler de erişir menziline geç de olsa bir vaftiz sabahı
    bak
    campanella’nın kırık çanları
    felsefe bahçelerinde gül yapraklarını kanatıyor
    oysa üstünde eflatun pelerini sokrates yine yalınayak
    bilmezmiş gibi her yolun sonsuza açıldığını
    sırtında çarmıhı roma’yı soran da kim
    dünyanın zamanını dolanıp da gelmiş galilei
    mevlana’nın dergâhında yorgunluk atıyor
    dilinde aynı nakarat
    işte bağdaş kurmuş tunçtan dev bir adam
    düşüncelerine gülümseme ekliyor bir heykeltıraş
    en köşede dört at var
    hala terliler ama
    belli ki mahşere yeni bir sefer var
    yol yol olur anılar
    saçlarını tararım
    bir kırlangıcın dönüşüne sorarım
    burası hüzün der acılara yol var

    -/-

    keşifler buluşlar
    fabrika bacaları sınıflar
    sistemler kurumlar kurallar
    bilim sanat felsefe
    yükselen değerler inilen derinlikler
    bir kuş uçumudur artık
    vaad edilen mutluluklar
    ya kuşun yuvası
    kuşun yuvası bindokuzyüzkırkiki ortası polonya ovası

    kan ve ter içinde mahşerin dört atlısı
    bumerang
    bumerang
    ters dönen girdap
    ya da
    kendini yutan bir bataklığın öyküsüdür bu

    hani tanrı yuvarlanmıştı bir yamaçtan
    mavi küre
    hangi büyücünün elinde
    ilkin sanatçılar düşüyor tablodan bir bir
    işte bu da stefan zweig’tir
    ah hiroşima sevgilim
    biz de sinemalara gidecektik birlikte

    yalın hali iyi hali
    tüm hallerimle saralı bir soru işareti gibi
    ortasındayken kendimin
    bir fırtına ki tık nefes
    gördün mü der geçeni
    -bana benziyormuş biraz-

    şimdi
    kimi kimden çıkarayım
    kim kalsın geriye
    suçlu kim

    içimde kendime ilerleyen tekne
    içinde içimi okşayan yüzün
    aranırım bulacağımdan emin

    -/-

    onca yolun ortasında bir gün
    bir patika bulurum
    varsın derim kanasın ayaklarım
    bir dağ evinin kapısını nasılsa aralarım
    heyecanım sarar bedenimi
    sessizliğimle süzülürüm içeri
    donar kanım
    karşımda prometheus
    ve onun
    buz tutmuş elleri

    https://youtu.be/CmEqhiAm_ng

    Sedat Sarıbudak
  • Sesinde ne var biliyor musun
    Bir bahçenin ortası var
    Mavi ipek kış çiçeği
    Sigara içmek için
    Üst kata çıkıyorsun

    Sesinde ne var biliyor musun
    Uykusuz Türkçe var
    İşinden memnun değilsin
    Bu kenti sevmiyorsun
    Bir adam gazetesini katlar

    Sesinde ne var biliyor musun
    Eski öpüşler var
    Banyonun buzlu camı
    Birkaç gün görünmedin
    Okul şarkıları var

    Sesinde ne var biliyor musun
    Ev dağınıklığı var
    İkide bir elini başına götürüp
    Rüzgarda dağılan yalnızlığını
    Düzeltiyorsun.

    Sesinde ne var biliyor musun
    Söyleyemediğin sözcükler var
    Küçücük şeyler belki
    Ama günün bu saatinde
    Anıt gibi dururlar

    Sesinde ne var biliyor musun
    Söylenmemiş sözcükler var