• Ali ve Nino hiç şüphesiz Azerbaycan edebiyatının baş yapıtı tabiri diğerle milli romanı.

    Yusuf Vezir Çemenzeminli, La edri, Kurban Said, Essad Bey isim ve mahlasları ile Almanya'dan başlayıp Amerika, Avrupa ve Asya'ya yayılan eserin %100 kim tarafından yazıldığı önemli bir muamma ise de kitabın sonunda ortalama bir fikre varmamıza yarayacak bir bölüm var.

    Eserin esas oğlan ve kızı Ali Han Şirvanşir ve Nino Kipiani her ne kadar destansı bir aşk hikayesi ile karşımıza çıksalar da bu işin magazin yönü.

    Asıl olan her iki kahraman üzerinden hem Azerbaycan hem Gürcistan hem de tüm Kafkaslar ve İran ve Türkiye dahil civar ülkeleri, Çar dönemi Rusya'sı, İran ve Osmanlının son dönemini içine alan tarih ve kültür atlası olma özelliği.Özellikle Avrupalı olma ya da Asya ve çöl toplumu olma ikileminde kalan Azerbaycan'ın tercihleri.

    Ayrıca karakterler üzerinden Sünni, Şii, ve Hristiyan toplumlarda ki çatışma ama özellikle hepsine ait hurafeler öyle keyifli sunulmuş ki anlatamam.

    Dönemin tarihi vakıaları, coğrafyası, kültürü, yaşam tarzı, ekonomisi, yönetim tarzı, inancı, askeri-siyasi ve sosyo-ekonomik durumu ile ilgili önemli bilgi bir aşk romanı yada destanı keyfiyeti içinde okura aktarılırken çoğu tarih kitabının sıkıcılığından da çok uzak. Bu yönüyle bir tarihi roman karakteri de taşıyor aslında.

    Aman dikkat: Piyasada çok sayıda çeviri var ve birçoğu bu eserin ruhunu yansıtmaktan çok uzak.Bilemiyorum ama sanki en iyisi kaknüs yayınlarının Yusuf Vezir Çemenzeminli imzalı olanı gibi.310-350 sayfa arasında farklılık gösteriyor ama inanın 150 sayfa civarında çeviriler bile var.
  • Selamûn Aleyküm cancanlar😄 Nasılsınız? Güzel hafta sonlarınız olsun inşaAllah. 🤗 Evet geçelim suale.. 👇👇

    Soru-4 1986'da yaşanan ve Türkiye 'nin ciddi oranda etkilendiği Çernobil Nükleer Santrali kazası nerede yaşanmıştır?

    A) Rusya
    B) Gürcistan
    C) Kırım
    D) Ukrayna
  • Günümüzde Gürcistan da yaklaşık 70 bin Kürt nüfusu bulunmaktadır.Kürtler Gürcistan'da Tbilisi,Rustavi,Batumi ve Abkhazia şehirlerinde yaşamktadırlar.Gürcistan Kürtlerinin büyük bir kısmı Yezidi az bir kısmıda Şii'dir.


    Gürcistan Kürtlerinin Durumu
    Gürcistan'da Kürtler ağırlıklı olarak başkent Tiflis ve Rustavi de yaşamktadırlar.Gürcistandaki Kürtler Türkiye ve İran Kürtlerine göre daha yüksek bir yaşam standartına sahiptirler. Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği'nin 1998 Mülteciler raporuna göre, Gürcistan'daki, Kürt nüfusun yaklaşık% 80'i Yezidi Kürtlerden oluşmaktadır.Gürcistan Kürtleri siyasi olarak 1999 yılında Kürdistan İşçi Partisi lideri Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılması talebi ileTiflis'te büyük bir gösteri yaparak siyasi alanda kendilerini göstermişlerdir.Gürcistan'daki Kürtleri Kril alfabesini kullanmaktadırlar.

     

    Gürcistan Kürtlerinin Tarihi
    Kürtler ilk olarak 12.yüyzyılda Gürcistan'ın 3 döneminde Gürcistan'a gelmişlerdir.Kürt aşiretleri 16. yüzyılda Gürcistan'ın Mtskheta şehrinde ortaya çıkmaya başlamışlardır.Rusya ve İran  arasında 1828 yılında Türkmençay Antlaşması imzalandığında Kürtler Gürcistan'da çalışma fırsatı yakalamak için gelmişlerdir. Bunun dışında Türkiye'de ezilen Kürtler'de Van'dan ve Kars'tan 1918 yılında Gürcistan'a siyasi ve dini sebeplerden ötürü gelmişlerdir.Türkiyeden gelen Kürtler genellikle Yezidi'dir.1979 ve 1989 yılları arasında, Gürcistan Kürt nüfusu% 30 artmıştır. Gürcistan bağımsızlığını ilan ettiğinde, ise Gürcistan Kürt nüfusunda azalma meydana geliştir ve Kürtlerin büyük bir bölümü 1993-95 yılları arasında Gürcistan'dan göçerek Avrupa'ya ve SSCB'nin dağılmasıyla bağımsız olan ülkelere yerleşmişlerdir
     
    Kaynaklar

    --Manana Kock Kobaidz. Minority identity and identity maintenance in Georgia
    -- Ismet Chériff Vanly, "The Kurds in the Soviet Union"
    -- The Kurds: A Contemporary Overview - Philip G. Kreyenbroek
    -- James Stuart Olson (1994). An Ethnohistorical Dictionary of the Russian and Soviet Empires
    -- David McDowall , A Modern History of the Kurds: Third Edition
    -- Leonidas Themistocles Chrysanthopoulos (2002). Caucasus Chronicles: Nation-Building and Diplomacy in Armenia, 1993-1994
  • Kürtlerin Kazakistana Gelişi

    Kürtler Kafkasya'dan Orta Asya'ya iki kez sürgün edildiler.Sovyetler Birliği yönetiminin 7 Temmuz’da aldığı bir kararla 1937 sonbaharında Kafkasya’da yaşayan ve “güvenilmez unsurlar” olarak nitelendirilen yüzlerce Kürd ailesi yük trenleri ile Ermenistan ve Azerbaycan’dan Kazakistan’a sürgün edilmiştir. Kürdlerin Kazakistan’a 2. sürgünü 1944 yılının son aylarında gerçekleşmiştir; bu sefer Kürdler buraya SSCB KP MK Genel Sekreteri ve Devlet Savunma Komitesi Başkanı İ.V.Stalin’inin imzasını taşıyan bir kararla Gürcistan’dan sürülmüştür. 1989’da Karabağ savaşı nedeniyle Ermenistan’dan sürülen Kürdlerin önemli bir bölümü de bu ülkeye sığınmıştır. Ayrıca, Kazakistan’da Sovyetlerin çöküşünden sonra Azerbaycan’a bağlı Nahçivan özerk cumhuriyeti’nden, Rusya’nın Krasnodar bölgesinden, kısmen de Ermenistan ve Gürcistan’dan gelen Kürdler da yaşamaktadır.


    Sürülen Kürdler beşer, onar aileler biçiminde tek tük haneli köylere ve aullara (mezra) dağıtılmıştır. Yük trenleri ile sağlıksız koşullarda Güney Kafkasya’dan Kazakistan’a taşınan Kürdlerden yüzlercesi yollarda ölmüş, yüzlercesi de sürgünün ilk aylarında alışık olmadığı yeni yerleşim alanlarında yaşama veda etmişlerdir. Ayakta kalanlar yıllar boyunca ağır zorluklar içerisinde yaşamış, 1956 yılına kadar asker denetiminde “özel sürgüncü” muamelesi görmüşlerdir. Özel sürgüne tabi tutulan Kürdler bir köyden diğer bir köye askeri yönetimin izni ile gidebilmişler.



    Kazakistan Kürt Nüfusu
    Diğer Sovyet Cumhuriyeti’nde olduğu gibi Kazakistan’da da güvenirliği tartışılır genel nüfus sayımları sonuçlarına göre, bu cumhuriyette 1970 yılında 12 bin; 1989’da 25 bin; 2002’de ise 32 bin Kürt yaşamıştır. Bağımsız kaynakların ortalama hesaplamalarından yuvarladığımız rakam, halihazırda Kazakistan’da 150 bine yakın Kürt'ün bulunduğunu göstermektedir. Kazakistan 2010 yılında yapılan nüfus sayımına göre Kazakistan da 38.325 Kürt yaşamaktadır ve Kazakistan'ın %0.2'sini teşkil etmektedirler.Fakat Kazakistan Kürt Derneği Başkan Yardımcısı, Malikshah Gasanov Kazakistanda 46.000 -150.000 arası kadar Kürt nüfusu bulunduğunu listede bazılarının Azer veya Türk olarak listeye alındığını belirtmiştir.


    Kazakistan Kürtlere Haklarını Veriyor

    Eski Sovyet Cumhuriyetleri arasında Kürdlerin milli-kültürel gelişimi açısından en hoşgörülü zeminin Kazakistan Cumhuriyeti’nde oluşturduğunu kolaylıkla söylemek mümkündür. Burada eski Sovyet Cumhuriyetleri arasında azınlıklara yaklaşım açısından örnek bir politika izlendiği; sosyal, toplumsal yaşamın her alanında açıkça göze çarpmaktadır. Kazakistan’da Kürd diasporasının örgütlenmesinde ve milli kültürlerin geliştirilmesinde Kazakistan Halkları Birliği’nin önemli bir rolü vardır. Kazakistan Kürdleri Birliği’nin Almata kentinde iki ayrı yerde çalışma ofisi ile temin edilmesi, hoşgörülü siyasetin bir göstergesidir. Kazakistan Kürt nüfusunun çoğu Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan'dan Stalin döneminde sürgün edilen Kürtler'den oluşmaktadır. Yıllar sonra, Kürtler Kazakistan'ın komşu ülkeleri,Özbekistan ve Kırgızisitan'dan Kazakistan'a göç etmişlerdir.


    Kazakistanda Kürtçe Eğitim

    Kazakistanda Kürt nüfusunun yoğun olarak bulunduğu şehirlerde , Kürt edebiyatı ve Kürt dili ilköğretim ve ortaöğretim okullarında öğretilmektedir.Kashkabulak köyünde, Kürt öğrenciler 12. sınıfa kadar Kürtçe eğitim görebilmektedirler.1990 yılından bu yana Kürtlerin gazeteleri olan Kürdistan Gazetesi bulunmaktadır ve yayına devam etmektdir.

    Kazakistan Kürtlere Özel Bölümü Olan Müze

    1998‘den bu yana Devlet Milli Müzesi’nde Kürtlerin maddi ve manevi değerlerinden örnekler sergilenen bir bölüm faaliyet göstermektedir.

    Kazakistan Kürtleri Her Alanda Başarılılar

    Kürdler bugün Kazakistan’ın bilimsel, ekonomik, sosyal yaşamına kendi kimlikleriyle katılma imkanları yakalamıştır. Onları temsil eden bilim adamları, devletin yürütme, hukuk sisteminde, yerel halk ve belediye meclislerinde görev yapan yetkililer, defalarca Kazakistan ve Avrupa şampiyonu olan sporcular Kürd kimliğiyle ülkenin siyasal, ekonomik, sosyal yaşamına etkin bir katılım sağlamaktadır.
  • İneklerini Satarak Dünyayı Dolaşan Şırnaklı Çiftin Ayakta Alkışlanacak Hikayesi Sizi Çok Etkileyecek

    Sizi Şırnak'ta çiftçilik yapan Artuç çifti ile tanıştıracağız şimdi. Öğrenme aşkının ve entelektüelliğin nasıl da bildiğimiz kalıplardan farklı olduğunu göreceğiz birlikte.

    Kaynak: DHA

    Şimdi sizi Feyzullah ve Taybet Artuç çifti ile tanıştıracağız. Şırnak'ın Balveren beldesinde çiftçilik yapan bu aile, gezginliği kendilerine düstur edinmiş.

    Feyzullah Artuç, ilkokul mezunu bir çiftçi ve fakir bir çoban olduğu için zamanında kimse kızını vermemiş ona. Daha sonra da görücü usulü Taybet Hanım ile evlenmiş. Karısı kendi ile evlendiği için onu çok sevdiğini söylüyor. Onların hikayesi de buradan sonra başlıyor.

    Feyzullah Artuç, ilkokul mezunu ama her şeyin tahsil demek olmadığının en güzel örneği. Farklı kültürleri keşfetmek, yeni insanlar, yeni ülkeler tanımak için eşini de almış yanına ve gezmeye başlamışlar.

    Bu arada Taybet Hanım okuma yazma bilmiyor ancak eşi Feyzullah Bey'in ısrarıyla kursa başlamış.

    Burdan sonrasını Feyzullah Bey'in kendi sözlerininden okuyalım çünkü bizim kuracağımız cümleler, onunkinden daha güzel olmayacak. Birazdan siz de bize hak vereceksiniz.

    "Dışarıya açılmadan önce Türkiye'den başladık. Tabii eşimi gerçekten çok seviyorum. O da beni seviyor. Ben bir köylü çocuğuyum eşimle birlikte dışarıya açılmak istedik."

    Önce Çanakkale, Bodrum, Marmaris ve Türkiye'nin tarihi ve turistik yerlerine gittik. Ondan sonra ilk olarak 2010 yıllarında Suriye'ye gittik, Irak, İran, Gürcistan, Ermenistan, Rusya'ya gittik. Dil bilmediğim halde orada insanlar bize hoşgörü ile baktı. Anlaştık onlarla. Moskova'da kendi yöresel kıyafetlerimizle fotoğraf çektik. Zaten biz kültür gezisi amacıyla gittik. Şırnaklıyız kendi kıyafetlerimiz ile gittik. Kimseden bir tepki almadık. Orada bizden kat kat ilerde olan sosyal ve kültürel altyapıyla tanıştık. Japon, Çinli ve daha bir çok kafile ile karşılaştık. Bizlere nereli olduğumuzu sordular. Şırnaklı olduğumuzu anlattık. Yöresel kıyafetimiz olduğunu anlattık.

    "Yabancı dil bilmediğimiz için yabancılarla işaret dili ile anlaşıyorduk."

    "Gideceğimiz yerleri öğrenmeye çalıştık. Japonya ziyaretinden sonra 'niye Küba'ya, Brezilya'ya ve diğer Avrupa ülkelerine gitmiyoruz' dedik. Bu yıl Küba'ya gittik, sosyalizmi yerinde inceleme fırsatı bulduk. İnsanlarla kültür alışverişinde bulunduk. 50 yaşındayız, gelecek sene de Mısır'a gitmeyi düşünüyoruz. Mısır piramitlerini, Kahire Üniversitesi'ni ziyaret etmeyi düşünüyoruz. Avrupa'ya gitmeyi düşünüyoruz"
    Gerçekten bizim bu Ortadoğu coğrafyası kan içinde. Gerçekten ileri demokrasi ile yönetilen ülkeleri görüş, sosyal hayatlarını yerinde görmek istiyoruz."
    Bir de Feyzullah Artuç'un kadınların toplumdaki yeri ile ilgili görüşleri var ki, çoğu insana ders olarak okutulması lazım.
    Muhafazakar ailelerde kadının değeri bellidir. Ama, ben hiçbir zaman kadın ve erkeği ayırt etmedim. Ben ırk, dil, din ayrımı yapmadım. Burada hayat müşterektir. Ben eşimi seviyorum. O da insan ben de insanım. O da çalışıyor ben de çalışıyorum. Beraber çalışıyoruz, beraber de yiyoruz. Yemek onun da hakkı."

    "Burada kadının özgür olabilmesi için önce kendi sosyal güvencesini kazanması lazım, kendi kazanması lazım. Ben eşime hak veriyorum. Ama eşime tüm haklarını veremem ama eşimin tüm haklarını bilmesi lazım."
    Bana karşı kendini korumayı bilmesi lazım. Önce kendi hakkını savunması lazım sonra başkasının hakkını savunabilmeli."
    Eşim domates ekiyor, buğday, biçiyor, büfeye bakıyor. Yani bunu yapmadan, onu götüremem çünkü maddi olarak imkanımız elvermez. Ama beraber çalışıyoruz yemek, gezmek, tozmak onun da hakkı. Ama toplumda kadına hak verilmiyor. Kadının kendi hakkını savunması lazım ben nasıl ondan izinsiz başka şehirlere ülkelere gidebiliyorsam, onun da aynı haklara sahip olması lazım ve girişimde bulunması lazım"

    Taybet Hanım ise yurt dışı gezilerine çıkmak konusunda ilk önce çekimser kalmış ama daha sonra o da gezginliği sevmiş.
    Çünkü geride kalan 5 çocuklarını, onlar yokken nasıl bırakacaklarını düşünmüş ama Feyzullah Bey öyle bir cümle kurmuş ki, hak vermeden edememiş.
    Beni yanına almadan bir yere gitmek istemiyor. Ben de doğal olarak 'geride kalan çocuklar ne olacak, onlara kim bakacak' kaygısı ile gitmek istemiyorum. Ama buna rağmen 10 ülkeye gittik. Ülkelerin kültürlerini tanımak için gezmeye de devam ediyoruz. Eşim bana, çocukların büyüdüğünü kendi kendilerine bakacağını ve biz yaşlandığımız zaman evde oturmak zorunda olacağımızı o nedenle yaşamız el verirken gidip dünyayı gezmemizin güzel olacağını söyleyerek beni ikna ediyor. Şimdi gündemimizde önce Mısır, ardından Avrupa ülkeleri var" diyor Taybet Hanım.

    Çiftin çocukları Bahar'ın, annesi ve babası hakkında söyledikleri ise o kadar etkileyici ki, insan gerçekten imreniyor.

    Bahar'ın sözleri tam olarak şöyle: "Babam anneme çok düşkündür. Nereye gitse onu yanında götürür. Babam, ziyaret edeceği ülkeye gitmeden önce o ülke ile ilgili kitapları okur. Babam ilkokul mezunu. Ancak kendisiyle sohbet edince yüksekokul bitirdiğini düşünürsünüz. Çok bilgili ve kültürlüdür. Yabancı dili yok ama girişken olduğu için insanlarla dillerini bilmese bile kolaylıkla anlaşabiliyor. Anneme dayatarak okuma yazma kursuna gitmesini sağladı. Onlar şimdi dünyayı gezerek gittikleri yerlerin kültürlerini öğreniyorlar"
    Hepinizin kafasında "Peki kaynağı nasıl buluyorlar?" sorusu olabilir, hemen onun cevabını da verelim.
    Her yerde otel oteldir, lavabo lavabodur. Biz farklı kültürleri tanımak görmek için gidiyoruz. Çiftçilik yapıyoruz. Burada hayvanlarımız var mesela 2 yıllık 3 yıllık bir buzağı 10 bin liraya mal oluyor. Biz iki inek satsak Japonya'ya gidebiliyoruz. Yani yolculuğumuzu böyle karşılıyoruz. Rusya, Japonya gibi ülkelerde dolandırıcılık olmuyor. Dünya küçük bir yerdir. Bugün dışarı çıkmaktan kimse korkmamalı." diyor Feyzullah Artuç.

    Feyzullah ve Taybet Artuç çifti, gezgin bir çiftten çok, sınırların nasıl aşılacağını gösteren bir ders konusu adeta. Ayrıca Feyzullah Abi'nin eşine verdiği değer ve birçok insanın sahip olmadığı vizyonu takdire şayan!
  • Bir orman bekçisinin oğlu olarak,
    Gürcistan'ın Bağdadi kentinde doğdu.
    Kafkaslar'ın eşsiz güzelliği içinde büyüdü
    Kutays Lisesi'nde okurken, babasının
    ölümü üzerine dayanaksız kalan ailesiyle
    birlikte Moskova'ya geldi...
  • Rus edebiyatının talihsiz bir dehâsı: Puşkin

    Ey güzel ülke! Uzak ülke.
    Ey bilmediğim ülke!
    Ne kendi isteğimle geldim sana,
    Ne de soylu bir atın sırtındl
    Beni bu yiğit delikanlıyı,
    Gençliğin ateşi sürükledi sana.
    Bir de başımdaki şarap dumanları..

    Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

    Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

    Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

    Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
    Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
    Benimle bir olabilirsiniz.
    İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
    Aşkımı satıyorum ben,
    Hayatı pahasına bir gecemi benim
    Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

    Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

    Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

    Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

    Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

    Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
    Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
    Şair de öyledir işte 
    İçinden geldiği gibi yaşar... 

    Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

    Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
             Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
    Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
             Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
    Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
             Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
    Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
             Sevmemesi olanaksız çünkü.

    Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

    Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

    İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

    Seviyordum sizi ve bu aşk belki
    İçimde sönmedi bütünüyle.
    Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

    Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

    ‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

    Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
    O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
    Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
    Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
    Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
    Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
    Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
    Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
    Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
    Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
    Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
    Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
    Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
    Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

    Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

    Evime çekinmeden, serbestçe
    evimin kadını olarak gir...

    diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

     ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    (Şiir uzun, şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)

    1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

    En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

    Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

    Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

    Tüm arzularımı yaşadım ben 
    Hayallerime de soğudum artık 
    Sadece acılarım kaldı içimde 
    Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

    38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

    Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

    27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

    "Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

    Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

    Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

    Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

    26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

    Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

    Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

    Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

    Tarihçi İlber Ortaylı Siyaset Bilimi doktora derslerinde annesini derse getirir ve annesi de öğrencilerine Rusça Puşkin'in şiirlerini okurdu... .

    Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

    Osman AYDOĞAN

    Erzurum Yolculuğu  

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
    onu baştan çıkardı kurnaz batı
    dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    o ihanet etti duaya ve kılıca
    küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    şarap saati oldu dua saatleri

    Söndü inancın kutsal ateşi
    dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
    her kocakarı her hacı ana
    hareme sokarlar erkekleri
    işbirlikçi harem ağası uykuda

    Ama Erzurum öyle mi ya?
    bizim dağlı, çok yollu kentimiz
    kapılmadık biz zevkü sefaya
    yüzvermedik isyan şarabına
    günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

    İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
    kutsal sulardır doyuran bizi
    düşman üstüne rüzgâr gibi
    uçup gider atlılarımız
    girilmez haremlerimize
    serttir harem ağalarımız
    kadınlar rahatça otururlar içerde

    Puşkin’in Eserleri

    Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
    Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
    Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
    Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
    Poltava (1829)
    Küçük Trajediler (1830)
    Boris Godunov  (1825) (dram)
    Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
    Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
    Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
    Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
    Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
    Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
    Altın Horoz (1834, şiir)
    Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
    Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
    Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
    Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
    Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
    Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
    Gavriliada
    Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
    Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
    Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
    K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
    Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
    Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
    Graf Nulin – Kont Nulin
    Zimniy vecher – Kış akşamı