Her zaman ilk yudumunda içmeye
“İçelim güzelleşelim” diye başlardı
Güler söyler, şişeler boşaldıkça sona doğru hep ağlardı
Yaşı henüz yirmi dokuz, otuz ha vardı ha yoktu ama
Neredeyse bütün saçları ağarmıştı
Mazisi bir sırdı, kimse bilmezdi
Salih’i bu genç yaşında hangi dertler yıkmıştı
Kendi adını kendi takmıştı; Talihsiz Salih
Talih ile Salih bir araya gelememişti
Nedense onlar birbirlerini sevememişti
Mehtabın solgun ışığında, kaç kereler bir şişe şarabı
Soluksuz, bir açlık ki sonsuz, fondip yaptığını görmüştüm
Elinin tersiyle ağzını siler
Bir vuruşta yere, şişeyi parça parça eder, hep;
“Gülmediyse kör talih ne etsin Salih” derdi
Yüzünde acı bir tebessüm, gözleri dalıp dalıp giderdi
Kimi simitçilik, kimi hamallık ederdi
“Şarap param çıksın, fazlası lazım değil” derdi
Kimi viranelerde, kimi köprü altlarında gecelerdi
“Uyuyalım yeter, kuştüyü yastık lazım değil” derdi
Kimseler bilmez, bilemezdi Salih’in derdi neydi
Oyun uzamıştı bir gece, geç dönüyordum kahveden
Salih’i gördüm tenha bir köşede, içiyordu
İçtikçe için için ağlıyor, gözlerinden yaşlar akıyordu
Sokuldum yanına “afiyet olsun” dedim
Uzattı elindeki şişeyi “zıkkımın afiyetimi olur” dedi
Ona berduş, serseri derlerdi, belki öyleydi belki değildi ama