• Yatağımda doğruldum ve etrafa bakındım. Uyuyamıyordum. Önce isteyip istemediğime karar vermem gerekiyordu evet ama uyuyamıyordum işte. Öylece durup karanlığı izlemek geliyordu içindem, sadece karanlığa bakmak. Nefes alışverişim yavaşlasın istiyordum, yavaşlasın ve dursun. Gözlerim rafta duran kitapları seçebilecek kadar alışsın karanlığa. Hepsinin yerini biliyordum zaten. Okuyabiliyormuş gibi davranabilirdim ya da hemen gözlerimi kapatıp uyumaya çalışmaya devam edebilirdim. Ama durdum, önce karar vermem gerekiyordu. Korkuyordum çünkü. Hissetmeyi, hissedilmeyi unutmaktan korkuyordum. Uzun zaman olmuştu sahi. En son bir sonbahar akşamı, deniz kenarında hissetmiştim yumuşak rüzgarı. Tutkulu ve saplantılı, hissedilebilmek için var olmuş ve oradan oraya savrulmuştu. Tıpkı ben gibi.Bedel ödediğimi düşündüm. Hiç düşünmeden attığım her adım, konuşurken ya da düşünürken görmezden geldiğim her kelime gün geliyor elinde bıçağıyla dayanıyordu kapıya. En başta ‘insan olmak işte’ diye düşünüyordum ‘insan olmak hata yapmayı gerektirir. İnsan olmak, düşünmeden konuşmaya, hissetmeden sevişmeye olanak sağlar ve sonunda durup ne yapayım?’ dersin. ‘ var oluşumun mayasında var bu, hatalarımla varım ben’
    Aslında doğru. Hata yapmak yanlış seçimlerde bulunmak nefes almak kadar doğal doğamızda. Ama sonra peki? Gece olduğunda, yalnız kaldığında susuyor mu o kafandaki tüm sesler? İnsanım ben dediğinde insan olma bahanesi yine yarıyor mu işe? BİLMİYORUM. Denedim. Boş yaşadım yanlış yolu seçtim sevmeden seviştim düşünmeden konuştum ve ilk an için doğru olanı yapmadığımdan dolayı gocunmadım. Ama gece oldu her şey sustu. Sahne kafamdaki seslere kaldı, insanlığım yok oldu. Ellerimle katletmekten çekinmediğim ruhum dikildi karşıma beni suçladı, hiç durmadan ağladı, zamanın tükeniyor dedi. Bir daha asla yirmi olmayacaksın dedi, yapma dedi annem gibiydi elimin tersiyle itmek istedim. Gitmedi, kararlıydı canımı yakmaya. Tamam dedim istediğin olsun, beni pişman et.Tüm bunları düşünürken odanın diğer ucunda oturmuş sessiz düşüncelerimi dikkatlice dinleyen o kadına baktım. Zihnimden geçen her cümleyi ezbere biliyordu. Beni binlerce kez dinlemişti, sabırla ve tutkuyla. Ve sesi… O kadar sakin ve tanıdıktı ki kaybettiğimi sandığım ruhuma dokunuyordu var olduğunu ispatlamaya çalışırcasına.
    Başını kaldırmadan konuştu, gölgedeki bir silüet gibi.
    ” Etrafımız sarıldı.” dedi,durdu. Gözlerini kırpıştırdığını görebiliyordum. ” Bunca zaman asıl düşmanın kim olduğunu görmeden, görsek bile bilmek istemeden yaşadık. Sebepsizce var olduk, aptalca yok oluyoruz. ” Bana baktı. ” Etrafımız sarıldı.”Yatağımda doğruldum yeniden. Bizi tüm bu düşsel yolculuğa çıkaran uyku, yok olmuştu. Düşünmeye devam etmekse onun en büyük düşmanıydı. ” Ben de konuşuyorum işte, ama kulaklarım kapalı. Sesim başımı ağrıtır sen bakma bana.” dedim ve ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım. ” Sahi sigaran var mı? Yoksa al benden, karşılık olarak ne mi isterim? Bilmem.. Belki, belki biraz salonu değiştirmeme yardım edersin. Koltuklar ağır, yalnızlık işte… Her şey ilk gün ki gibi duruyor. Hiç oynatamadım o koltuğu yerinden,bir iki defa denedim sonra vazgeçtim. Birçok şey gibi. Ölmek gibi, sevmek gibi, içmek gibi. Delice içmek gibi… Ne yalnız ölebildim ne de ölümü unutacak kadar sarhoş olabildim. Neyse.” dedim duraksayıp. ” Hadi tut koltuğun ucundan önce, içkiler benden. ”
  • "Hadi oradan kocakarı!" diye terslendi oğlan. "Ev işi, kız işi... Bit kırmak da öyle! Dünyada yapmam kız işi!"
  • Kıssadan Hissse !!!

    Üç arkadaş Balikesir tren istasyonuna gitmişler. İçlerinden biri gişeye yaklaşıp bilet almış ve trenin kalkmasına ne kadar zaman olduğunu sormuş.
    - Bir saat on beş dakika...
    Arkadaşlarına dönmüş;
    -Daha çok var, hadi gidip şu karşıki kafede çay içelim. Oradan buradan derken laf lafı açmış... Birden tren düdüğüyle kendilerine gelmişler. Koşarak dışarı fırlamışlar ama, nafile...Tren kaçmış.
    Sormuşlar;-Sonraki tren ne zaman?
    -Bir buçuk saat sonra.
    Yine dönmüşler kafeye. Yine çay yine laf ve derken yine düdük sesi... Koşmuşlar ama bu defa da treni kaçırmışlar.
    Bir saat sonra bir tren daha varmış.
    Dönmüşler kafeye.. Ama bu kez uyanık duruyorlar.
    Trenin sesini duyar duymaz kalkmışlar koşmaya başlamışlar.
    -İçlerinden biri bir vagona, diğeri başka vagona zar zor yetişmiş.
    Üçüncüsü ise geride kalarak yetişememiş.
    Bir süre nefesini toparladıktan sonra başlamış katıla katıla gülmeye.
    Durumu gören istasyon memuru dayanamayıp sormuş ; -Hem treni kaçırdın hem gülüyorsun! -Nasıl gülmiyeyim? Onlar beni uğurlamya gelmişlerdi.

    Zamanı unutturacak dostlarınız ve hep gülecek bir bahaneniz olsun.😊
  • 175 syf.
    ·10/10
    Türk edebiyatında deneme yazarı denilince akla ilk gelenlerdendir Nurullah Ataç. Bundan öce Söyleşiler kitabını da okumuştum. Her yazısında farklı bir tat vardı, hepsini aldım. Biz Nurullah Ataç’la farklı dünyaların insanıyız. O ölümden korkar, yokluk olarak görür, ayrılık hem de herkesleri geride bırakıp belki bir anlamda kendisi için ölmüş kabul edip gitmek onun için acı veriyor olabilir. Bu onun meselesi. Her yazısına katıldım mı, hayır. Bazen kızdım mı, evet. Dünya görüşlerimiz farklı olsa da Ataç’ın onayladığım çok görüşü vardı.

    Herkes Abdülhak Hamid’e Şair-i Azam dese de Ataç onu şair olarak görmüyor. Verdiği örnekle gördüm ki evet haklı. “Madem Şair-i Azam Abdülhak Hamit, hadi bir şiirini okuyun da dinleyelim.” diyor. Herkes sus pus. “Madem büyük şair ezberinizde bir şiiri yok mu yani?” “Yok.” Mehmet Akif’in de şairliğini sevmiyor. Aslında bu biraz da farklı dünyaların insanları olmasından kaynaklanıyor. Onu devrimlerin önünde bir engel olarak görüyor. Ben öyle hissettim. “Sevmesem de Mehmet Akif’i, savunucuları onun şiirlerini çatır çatır okuyorlar işte.” diyor.

    Yazılar çok öznel. “Beğenmedim, sevmem o adamı. Kötü şair, kötü yazar. Okumadım, okumam öyle kitapları” diyor rahatlıkla. Böyle cümleler kullanırsa bir yazar elbette aynı şekilde karşılık bulur. Tartışmaların göbeğinde yer alıyor Ataç. Kendine hafiften dokunduranları takmıyor görünse de kelimeleriyle ve umursamaz tavırlarıyla dövüyor. Konuşur gibi yazıyor. Devrik olmayan bir cümlesini gördüm mü hatırlamıyorum. “Yazı dili farklıdır konuşma dili farklıdır” ayrımını takmıyor. Yazı dilini konuşma diline yakınlaştırıyor. Duyduğu gibi, konuştuğu gibi yazıyor.

    Bir yerde der ki “Şiirimizi, eski şiirimizi kendimiz de okumalı, çocuklarımıza da okutmalıyız. Dilimizi gerçekten öğrenmenin, tadına erip onunla güzel şekiller kurmak gücünü edinmenin başka yolu yoktur.” Başka bir yerde de “Kapatmalıyız artık o edebiyatı, büsbütün bırakmalıyız, unutmalıyız, öğretmemeliyiz çocuklarımıza.” der. Edebiyat derslerinden divan edebiyatının bütün her şeyinin kaldırılmasını istiyor. Gençlere öğretilmesini istemiyor. Geçmişten ümidi kesersek ancak yüzümüzü batıya dönebilirmişiz. “Önce özgür düşünceli batılı yazarları öğrenelim, sonra oradan gelip kendi eski kültürümüzü tanıyalım” diyor. Yunan ve Latin yazarlarına hayran. Dillerine de. Mutlaka öğrenilmesini istiyor.

    Divan edebiyatını hem seviyor, hem sevmiyor. Sıkıldığında kendini divanların sayfaları arasına atıyor. Şöyle kallavi beyitler arıyor. Buluyor da. Beğendiklerini yazılarının çoğunda kullanmış. Ama o bir devrimci. Sevsek de sevmesek de. Dil alanında devrimin muhafızlığını yapıyor. Devrimin dil ayağının zarar görmesi bütün devrimleri akamete uğratacaktır. Çünkü bir millet, önce dilinden yakalanır. Çünkü bir millet, önce dilinden bozulur. Yazarımız da bunu bozabilmek, günümüz dünyasının geçmişle bağlarını kesebilmek için canla başla çalışıyor. Batıl da olsa inandığı yolda gayret gösterenler başarırlar. Çünkü çalışana veren bir Allahımız var. Ataç da çalışanlardan ve de başaranlardan. Bugün kullandığımız ve de artık “kanıksadığımız” uydurukça kelimelerin uydurukçusudur Ataç.

    Bir önceki eserinde bol bol uydurduğu yeni kelimeleri görmüşken bu kitapta kulağımı ve gözümü tırmalayan fazla sözcük yoktu. "Uydururum kelimeyi kullanırım, sonraki yıllara kalırsa ne ala!" diyebiliyor. Tutmamışsa uydurduğu kelime mecburen kendisi de gerisin geriye dönüp kullanmıyor.

    Nurullah Ataç eski olan her şeye karşı. Halk edebiyatına da karşı. Samimi olacağım diye aklına gelen her şeyi söylediklerini belirtiyor. “Düşünülmemiş, aklın süzgecinden geçmemiş mısralara sanat diyemem” diyor. Hele doğaçlamalara tam karşı. “Aklınıza geleni şöyle iyice bir tartmadan söylemeye hakkınız yoktur. Yeryüzünde bir başınıza değilsiniz, başkalarının zevkini, hatırını da gözetmeniz gerektir.” Cümleyi böyle okursam doğru tabi de halk şairlerinin aklına geleni söylediği kısmı doğru mudur, sanmıyorum. “Samimîlik demiyorlar mı, büyük bir söz ettiklerini, her işi ta kökünden çözümleyiverdiklerini sanıyorlar. (…) Öyle ya, aklınıza geleni, daha doğrusu ağzınıza geleni söyleyiverirsiniz, olur biter, içinizden öyle doğmuş. “ “Dokunmıyacaksınız onlara. Beğeneceksiniz, seveceksiniz. Hani: Yüzünde göz izi var, Sana kim baktı yârim? soğukluğu yok mu, ona bile hayran olacaksınız. Neden? "Samimî" şiirmiş âşıkların ki.” Böyle böyle halk şiirini küçümsüyor.

    Ataç bu yazılarıyla bir dönemin edebiyatçılarını oldukça etkilemiş. Kendine özgü üslubu, kendine özgü değerlendirmelerini ve denemelerini üslup bakımından ben beğendim. -Gerçi o üslup kelimesini de sevmiyor. Ama yerine bir kelime bulamadığı için mecburen, mecburiyetten kullanmak zorunda kalıyor.- Nurullah Ataç biliyorum birçoğunuza yabancı bir isimdir. Zaten öleli de elli sekiz yıl olmuştur. Nurullah Ataç’ın kitabını yazıya merak duyan herkesler okumalıdır. Okumalıdır çünkü onun, okuyucularına bazen coşkulu, bazen karamsar; bazen takmayan, ironi dolu, sanat ve edebiyat hakkında söyleyeceği çok söz vardır.

    İşte onun ölüm üzerine yazdıkları:
    “Benim ölümümle, bu dünyada sevdiğim ne varsa hepsi benim için ölmüş olacak. Şu güzel ağacı, adeta kendimi unutarak gezdiğim şu yolu, bütün şu sevdiğim yüzleri bir daha göremeyeceğim Bir tanesinin ölümüne katlanamazken hepsinin birden yok olmasına nasıl katlanayım?”

    Söyleyin nasıl katlansın Ataç! Bu arada Ataç’ın diğer kitaplarının da okuma listemde olduğunu belirtmeliyim.
  • DADI: Hadi oradan! Ne biçim bir adamsın sen?
    ROMEO: Tanrı'nın günah işlesin diye yarattığı bir adam, hanımefendi.
  • 11. Yemin olsun ki, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da secde ettiler. Ama iblis etmedi; secde edenlerden olmadı o.

    12. Allah buyurdu: "Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?" Dedi: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."

    13. Buyurdu: "O halde in oradan. Senin haddine mi orada büyüklük taslamak! Hadi çık! Sen
    alçaklardansın."

    14. Dedi: "İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver."

    15. Buyurdu: "Süre verilenlerdensin."

    16.Dedi: "Beni azdırmana yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım."

    17: "Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Bir çoklarını şükreder bulamayacaksın."

    18: Allah buyurdu: "Çık oradan, yenik düşmüş ve kovulmuş olarak. Onlardan sana uyan olursa yemin olsun ki, cehennemi tamamen sizden dolduracağım."