• Bir şeyden uzaklaşmak ,ayrılmak anlamına gelir.Siyasi ve itikadi bir mezhebtir.Öncü ismi Vasıl b. Atadır.Akılcı bir yaklaşımla ün kazanmışlardır.Kaderiyyenin adalet anlayışını,Cehmıyyenın ise kader konusu hariç hemen hemen butun gorüslerını alıp getiren Vasıl ve arkadaşı Amr b. Ubeyd böylece Mutezilenin kelami görüşlerini sistemleştirmişlerdir.Ayrıca bu ekol mensuplarına Ashabü’l-Adl ve’t Tevhid de denilmiştir.


    Mutezilenin görüşünün temel ilkeleri:(el-usulu’l hamse)

    1-Tevhıd:Onlara gore Allah bırdır tekdir eşi benzeri yoktur.O vacibu’l vücud’du

    2-Adalet Fiillerin kaynağı bizzat insandır. Mutezile adalet hakkındaki görüşüyle, insanın fiilleriyle ilişkin konularda irade ve kudretının olmadığını söyleyen Cebriyye ekolunun tam karşısında yer almıştır.

    3-Va’d ve’l-Vaid Gelecekte herhangi bir kimse için yarar temin etmeyi garanti eden beyan ve habere va’d (dünyada amelleri ıyı ve guzel olan odullendırılecek), zarar vermeye ve cezalandırmaya yönelik haberi ise vaid(Kötü ve çirkin olanlar cezalandırılacaktır.)denir.Kurtulan, bizzat kendı hür fiilleriyle kurtulucak ve cenneti hak edecek.;kurtulmayıp zarara ugrayan da yine kendi özgür irade ve fiilleri sonucu cehenneme gırecektir. Akılda bu sonucu getırmektedir.

    4-el- Menzile beyne’l-Menzileteyn :İki yer arasındaki bir yer prensıbi tamamen Mutezileye özgü bir esastır..Büyük günah işleyen kişi.mümin olmadığı gibi kafirde degildir fasıktır.Kurucusu Vasıl b. Ata ile ortaya cıkmıştır.

    5-el- Emru bi’l- Maruf ve’n-Nehy-i ani’l- Münker Mutezile’ye göre Maruf emredilmeli, münker de yasaklanmalıdır.İslam toplumunu iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmakla hükümlü kılmış ve Allahın emırlerine sıkıca baglanmalarını istemiştir.

    Mutezilenin bu beş görüşten başka kabul ettıgı bazı kelami görüşleri vardır.


    1.Ahiret aleminde Allah görülmez.

    2.Mütaşabih ayetlerin te’vil edılmesini gerekli görürler.

    3.Kötülük, adaletsizlik bu türden diğer fiiller Allaha isnat edilemez.Allah sadece iyiyi hayırlı olanı yapar.
    5.Mu’tezile husun ve kubuh yani fiillerin çirkinliği ve güzelliği konusunda aklı esas almıştır.

    6.Devlet başkanın belirlenmesinde çoğu seçim yöntemini belirlemiştir.
  • Şia’nın temelini Hz. Peygamber’in vefatından sonra yerine geçecek halifenin Ehl-iBeyt’ten birisinin olması tartışması oluşturur. Sözlük anlamı olarak Şia, miktar, süre; bir insanın yardımcıları, taraftarı olmak, misafiri uğurlamak, peşinden gitmek; ayrılmak, fırkalara bölünmek vb. gibi anlamlara gelmektedir. İlk zamanlarda Hz. Ali’nin taraftarlığıyla siyasî olarak ortaya çıkan bu ekol, daha sonraları, takriben hicrî üçüncü asırda itikadî bir ekol haline dönüşmüştür. Ilımlı Şiîler ki, bunlar Ehl-i Sünnet’e en yakın olanlardır. Zeydiyye ve İmamiyye/İsnaaşeriyyemûtedil Şia’dandır. Batiniyye, Mansûriyye, Hulûliyye, vb. fırkalar ise Rafızadandır

    Şiiliğin Ana İlkeleri
    Vasıyyet: Halifelik seçim yoluyla değil, nassla Hz. Ali’ye aittir.
    İsmet: Şia’ya göre Hz. Ali başta olmak üzere onun soyundan gelen imamlar her türlü hatadan uzaktırlar, yani günahsızdırlar. Bu anlayışa göre imamların peygamberlerden tek farkı yalnızca peygamberlik derecesidir.
    Ric’at: Dönüş demek olan ricat Şia’ya göre gizli imamın bir gün tekrar ortaya çıkıp, yapılan zulümlere son verip dünyayı adaletle idare edeceği inancıdır.
    Takıyye: Takiyye, tehlike durumlarda Şia inançlarını gizli bir şekilde yaymak ve yaşamak demektir.
    Kolları
    Zeydiyye:
    Zeydiyye fırkası Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’in torunu Zeyd b. Ali tarafından kurulmuştur..Sünni öğretiye en yakın Şii mezhebi Zeydiyye’dir.Zeyd, efdal (en üstün) olanın varlığına rağmen mefdul (daha az üstün) olanın imametini caiz kabul ettiğinden Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in imametlerini geçerli (sahih) kabul etmiştir. Yine Zeydiyye’ye göre imamet konusunda bir nass olmadığı gibi imamı tayin eden bir vahiy de yoktur. Ayrıca imamda ilahî bir kuvvetin olduğu inancı da bunlara göre doğru değildir.
    İmamiyye:
    Şia fırkalarının en bilineni ve önemlisi İmamiyye fırkasıdır. Zaten bugün Şia denilince,Ehl-i Sünnet’ten sonra İslâm’ın çoğunluğunu temsil eden İmamiyye gelmekte ve Şia’yı temsil etmektedir.
    Onlara göre Hz. Ali nassla imam tayin edilmiş, ama bu hak ona verilmemiştir. Bu sebeple bu fırka mensupları Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’den yüz çevirmişlerdir. Bunlara göre imama iman, iman esaslarındandır. Günümüzde İran’ın resmi mezhebi İmamiyye’dir.

    İsmailiyye (Bâtıniye):

    Onlara göre normal insanlar sadece zahiri bilebilirler, ancak dinin batınını, hatta batının da bâtınını (gizli ve içrek olanını) sadece imamlar bilir.Şia’nın aşırı fırkalardan olan İsmailiyye, (Bâtiniyye), Mansûriyye, Harmedîniyyeve benzerleri Hz. Ali’nin ve diğer imamlarının Tanrılıklarını da iddia etmişlerdir. Yine onlar kıyameti/dirilişi ve ölümden sonraki ebedî varoluşsal hayatı inkâr ederek dünyanın sonsuz olduğuna inanmışlardır. Ruhların tenasühünü -sürekli olarak bir bedenden diğer bedene geçişini- benimsemişler ve ona inanmışlardır.
    Hasan Sabbâh gibi önemli liderlere sahip olan ve tarihte Kuzey Afrika’da Şiî-Fatımî devletini kuran İsmâilîler, bugün Şam, İran ve Hindistan’da varlıklarını sürdürmektedirler. Başkanları meşhur Ağa Han’dır.
  • Yaşaman, asıl senin yaşaman lâzım. Hiç kimse, yaşamayı senin kadar hak edemez.
  • Bir ara Cebrail (a.s) Peygamberimizin huzuruna gelip: 
    "Hak Teala Haticeye selam eder. Sen bunu Hatice'ye ulaştırasın" Resulullah ulaştırır. Hz.Hatice: 
    "İnnallahe hüve's-selam. Hak Teala selamın ta kendisidir. Cebraile de Selam olsun. Sana da Selam olsun Ya Resulallah" 

    Bu vaka Hz.Haticenin dini ferasetine delalet eder. Burada cevabında "Ve Aleyhisselam" (O'na da selam olsun dememiştir.) 

    Sahabiler ilk başta namazda teşehhüd okudukları zaman Et-Tahiyyatü Lillah demezler ve "es-selamü Al'llah" derlerdi. Peygamber efendimiz böyle söylenmesini men ettiler ve buyurdularki; "Allah Teala'nın esasen "Selam" ismidir. Bunun yerine "Ettahiyyatü lillah" deyiniz
  • Hayvanlar sizin onların etiyle kibirlendiğinizi görse gülmekten mundar olurdu. Üstelik her bir insan evladı birbirine hamallık yapıyorken asıl kıskanılmayı hak edenler gömdükleriyle dünyadan istifade etmemeniz için düzeni bozanlar.
  • Albert Caraco... Düşünceleri ile çok güçlü bağlar kurabileceğiniz bir yazar mı bilemiyorum. Bu çoklu bir değişkenlik içeriyor. İnançlı bir insan mısınız, idealist veya umutlu ... Caraco’nun dünyasında size yer yok. Çünkü ona göre yok olmanız gerekiyor. Öyle öyle de değil hani, yarattığınız cehennemde yanmanızı istiyor. Derileriniz soyulana, ciğerleriniz deşilene dek acı çekmenizi istiyor. Bunun sonunda temizlenmeyi hak etmişler ile yeni bir gelecek planı yapıyor. En derin içgüdüleriniz ile yüzleşmenizi istiyor. Karanlık bir aynadan kendinize bakmanızı..Gördüğünüz şeyden ne anladığınızı sorguluyor. Ona göre insanlar üreyerek, umut ederek, inançlı olarak korkunç bir düzen kuruyorlar. Bu da kaçınılmaz bir kaos’u getiriyor. Bu illet sararken okyanusları, gökyüzü ve kurtarılmayı bekleyen yitik ruhları , var olan tüm güzellikler yok oluyor. Ve tüm bunların suçlusu insan.. ya da ondan geriye kalan her ne varsa.. Sürekli üreyerek çoğalıyor insan, vicdansız, merhamet denen gereksiz acizlik ile donatılmış sahte yaratıklar kaplıyor her yanı.. oysa her biri değersiz birer otomat gibi Albert’a göre... kısırlık onun için bir kusurdan çok erdem.. yok oluş bir hediye...Öyle pembe pembe panjurlu evlerin, çiçekli bahçelerinde geçen kitapları seviyorsanız Kaos’un kutsal kitabı size göre değil diyebilirim.. Eğer Tanrı’ya inanıyorsanız , inandığız tüm değerlere açık, keskin ve güçlü saldırılar var. Hassas iseniz ciddi anlamda sizi rahatsız edebilir. Ben okurken genelde teistlerin cehennemde yaktığı kafirleri anımsadım, bu onlar için ciddi bir eşitlik manifestosu olabilirdi...Tabii amaç bu olsaydı....İstanbul‘da doğmuş olan Albert ailesi ile bir çok ülkeye gitmiş ve ailesini önemsemiş bir adam.. Annesi öldükten sonra, babasının ölümünü beklemiş ve o öldükten sadece bir kaç saat sonra intihar etmiştir...Tüm bu cehennemi yaratan adamın, bu konuda ki hassasiyeti beni gerçekten çok şaşırttı.... ara sıra tekrara düşme dışında, tutarlı ve nefret ile harmanlanmış bir metindi “Kaos’un Kutsal Kitabı” ... Okunmaya değer miydi?? Benim için bu cevap kesinlikle “Evet” olurdu. Ölüm ve doğuş şüphesiz aynı şey idi...ve beklenen kızıl şafaklarda bu dünya çok daha çekilmez bir yerdi... kalkın, silkelenin ve tüm dünyayı ilgilendiren sorunlar için kolları sıvayın... yoksa herşey için çok geç olabilir...
  • Cenâb-ı Hak buyuruyor:
    “…Hepiniz Allah’a tövbe edin, ey mü’minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuzu elde edebilirsiniz.” (Nur, 31)

    Rasûlullah (sav) buyurdular:
    “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.” (Buhârî, Daavât 3. Tirmizî, Tefsîru sûre 47; İbn Mâce, Edeb 57)

    Peygamberler, Cenâb-ı Hakk’ı en iyi bilen ve tanıyan kimseler oldukları için, O’na herkesten çok ibadet ederler; herkesten çok şükrederler ve O’na gerektiği şekilde ibadet edemediklerini itiraf ederler. Peygamber Efendimiz de yeme, içme, yatma, uyuma, eşleriyle beraber olma gibi mübah işlerle meşgul olurken veya ümmetinin çeşitli problemleriyle uğraşırken Allah Teâlâ’yı gerektiği şekilde zikredip düşünemediği için tövbe ve istiğfâr ederek O’ndan af dilemektedir. Nitekim hadisimizin bir başka rivayetinde Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

    “Benim de kalbime gaflet çöküyor. Ben de Allah’a günde yüz defa istiğfâr ediyorum” (Müslim, Zikir 41)

    Bu durum karşısında bizim şöyle düşünmemiz gerekmektedir:
    Benim sevgili peygamberim, hiç günahı olmadığı halde her gün bu kadar tövbe ederse, günahlara boğulmuş olan ben binlerce defa tövbe ve istiğfâr etmeliyim. Hiç olmazsa Efendim’in bu sünnetine uyarak her gün yüz defa tövbe ve istiğfâr etmeye çalışmalıyım.
    (Riyâzü’s Sâlihîn, 1.Cilt, 144-145, Erkam Yay.)