• 640 syf.
    ·16 günde·Puan vermedi
    Ne desem ah neler yazsam...
    Enver Paşa'yı çok severim, bu sevginin gözlerimi kör edip aşka dönüşmesinden korkarım fakat mani olamadan onu severim. Onu nasıl sevmem? Edirne bugün Odrin değilse bu Enver Paşa sayesindedir. Trablusgarp'ta bir avuç milisle İtalyanlara karşı destan yazanların kumandanıydı o. Yüreği şefkatle dolu bir adamdı. Libya çöllerinde kendisine arkadaşlık eden küçük bir geyiğe Mansura adını takıp onu hasta gördüğü zaman ağlayabilen bir kişiden bahsediyorum.
    Muvaffak olsaydı ne olurdu bir düşünün.
    Kuzey Kafkasya'da sürgün ve soykırım denen şeyler vücuda getirilebilir miydi?
    Balkanlarda Türk-Boşnak-Arnavut-Pomak-Torbeş itilip kakılıp bir köşede sahipsiz bir halaskar beklemekten yorulmuş bir vaziyette sinip kalır mıydı?
    İkiye bölünen Azerbaycan onun idealleri sayesinde yeniden bir ve bütün olarak dünyada söz sahibi olmaz mıydı?
    İngiliz rafineri şirketlerinin sömürdüğü İran bugünkü kötü vaziyetine sürüklenir miydi?
    Afganistan'da bile büyük bir şöhrete sahip olan bu insan emellerini gerçekleştirebilmiş olsa Peştun-Özbek çatışmaları yaşanır mıydı?
    Çin Doğu Türkistan'da böyle soykırımlara devam edebilir miydi?
    Tatarlar, Başkurtlar o büyük medeniyetlerinin sonunda 1-2 milyonluk küçük halklar olarak Rusyanın müstemlekesi olarak kalır mıydı?

    Çok büyüktü Paşa, çok büyük... Türkiye'yi küçük Amerika yapmakla övünecek olan küçük kafaların idare ettiği Türkiye onunla bambaşka bir yer olabilirdi fakat olmadı. Bize gayret yaraşır takdir Allah'ındır diyerek gayret etti... Sefer etti ama zafer olmadı buna insan isyan edebilirdi. Bu kadar fedakarlıklara rağmen akamete uğramamalıydı bu mücadele.
    Bir yandan Rus öbür yandan İngiliz, sonra İtalyan hançeri Fransız küstahlığı ve onların kışkırtarak üstümüze saldırttığı Venizelos'un Rumları, Ferdinand'ın Bulgarları, Rusların daima ısırmaya hazır sadık ve itaatkar itleri Sırplar... Bir de "Edirne'ye Enver gireceğine Bulgar girsin diyerek" yurdu kişisel ihtirasları sebebi ile peşkeş çekenler... Bu kadar çok düşmana karşı zaferle çıkabilmek pek müşkül bir hadiseydi fakat zafer kazanılmış olsaydı biz dünyaya gözümüzü borçla açmayacak, zulümler bu kadar şedit olmayacaklar, zalimler mazlumların üstüne bu kadar kolay yürümeyecekti...
    Ruhun şad olsun Paşa...
    Sen Abide-i Hürriyet'te gezen şühedayla konuşuyorum gibi diyordun bugün biz de Abide-i Hürriyette gezerken seninle konuşuyor gibiyiz.
  • 144 syf.
    Mehmet Bey'in de kitap ile ilgili cümlelerinde ifade ettiği gibi yaşanan her olumsuzluk, her ızdırap beraberinde başka bir gözle bakabilmenin hususiyetini ve bilgeliğin hiçbir yolla elde edilemeyecek, enfüsi sırlarını getiriyor.

    Okuduğum bir önceki eserin bana sunduğu, insanın iç dünyasına dâir ipuçları, 'Yola Düşen Gölgeler'de adeta ete kemiğe büründü... Hiçbirşey boşuna değil, birbirini takip eden her anın bir diğerinden aldığı bir hikmet eli, eşsiz nizamı tesis edecek kudretli bir şifresi var şüphesiz..

    Eserde ki karakterlerin böylesine ustalıkla düşünülmüş olması bile bu postmodern romanın tanınması için çok önemli bir neden fikrimce çünkü böyle sağlam kurgulara tesadüf etmek artık çok zor.

    ***
    Aida Spahiç...
    Dünyada ki zulümlerin en kirli ve aşağılık olanı, masum insanları etnik kökenlerine ve inançlarına duyulan düşmanlıkla, hiç bir insanlık onurunu, hiçbir vicdani sorumluluğu tanımadan, vahşice silmeye, yok etmeye çalışmaktır. Ben çocuk yaşta iken boşnak bir kızın günlüğünü okumuştum, bir kitap mıydı, yoksa bir tefrika mıydı bilmiyorum ama her anımsadığımda acı ile sarsıldığım şu ki; Günlüğüne bir isim vermişti küçük kız ve onunla yakın bir dostu gibi konuşuyordu, çok ağlamıştım.Şimdi o günleri Aida'nın hikayesinde yeniden yaşadım ve gözyaşlarıma hakim olamadım.

    "Yaralı bir müslümanın acısını yüreğinde duymayan, kâmil mü'min olamaz" düsturunu taşıyabildik mi? Rabbim o insanlar değil asıl sınavda olan biziz diye avazım çıktığı kadar bağırmak istedim...

    Savaş dendiğinde, Amin Maalouf'un şu sözleri zihnime kazınmış âdeta...

    "Sonra oradan savaş geçti. Hiçbir ev, hiçbir hatıra hasarsız kalamadı. Her şey çürüdü: Arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat. Hatta ölüm. Evet, bugün ölüm bile bana kirlenmiş, bozulmuş gibi geliyor."

    ***
    Şükür ki, ruhunda babasının şehadet nişanı parlayan, insana insan olduğu için değer verecek tabipler yetişiyor hâlâ, bir derin nefes, bir kutlu inşirah...

    ***

    Kalbime bir düğüm atıldı bu gece Merve...Kendini kendinden kurtarabilmenin bir yolu olabilseydi, aşkın takâtsiz bıraktığı, idrakin silindiği demlerde, zehir gibi bir ayaz çöküverir ömrüne...

    Ve sükûn...
    ‘Aşk’ nice bin yıl, hüsranın gölgesinde kanatları yanmış bir duadır...
    Akıl tenle yarışır, ten akıl ipliklerinden koparır söker safayı…
    Sefildir karanlığın ince parmakları fersiz yığılır kalır kırılgan avuçlarına vefanın…
    Kursağında birikir seher rüzgarı, sırtını yalar geçer cinnetin gündüz rüyası…
    El etek tutuşur, göz evreni bir yalız ateşin kuytusunda unutur…
    Susulur ve duyulur incesi sızının…

    ***
    Abdullah Sami nezdinde, bu karakterin hayatımızda ki etkilerine değinmek istiyorum izninizle...

    Din, her alanda insanı çevreleyen, yörüngesinde yaşamsal bütün faaliyetleri -yakın ya da uzak- ama mutlaka kendi özçekimiyle belli bir mesafede bulunduran en hayati mefhum.O'nu kullanamazsınız çünkü size dair herşeyin merkezinde o varken, bu bir kum tanesinin denize kafa tutmasından farksızdır.Fakât onun varlığını kendi küçüklüğünüzle de yaralayamazsınız, içinizde fıtratınızdan gelen görüntüler vardır ve her defasında bozduğunuz simetrinin ağrısı kâlbinizde geri dönüşü olmayan aşınmalar yaratır...
    Dini bir araç haline getirmeye çalışmak ahmaklıktır, fakât bir de bu delilik yolunu tutanları, diğer hâkikât neferlerine emsâl gösterenler vardır.Oysa hiçbir çamur, toprağın bereketiyle örtüşmez, hiçbir zehir, köklerin şifasını dindirmez, hiçbir çukur, zirvenin derinliğini gidermez...

    Bana kalırsa bu eserden, 1000K ahalisinin de alacağı çok nâsihât var.

    Sorulursa şayet; hepimiz insanız...
    Vesselâm...
    ***

    İlyas...
    Uzak bir tarihin gölgeleri baş köşesine kurulmuş gibi hüzzamın, bir derinlik sonsuzluğa öykünen ve ağrıyan bir günün suskunluğuna eş, ziyası geceden de uzun, mehveş…
    Aysel...
    Kalem sürçtüğünde,dile nazarsız deger gözlerin
    Tambur kirpiklerinin kıyısızlığından yapılmıştır oysa,
    Sazende boşluğu kanatır durur…
    Ve Aşk...
    "Kalbim, sorarım sana,
    Aşk nedir söylesene.
    İki ruh ve bir düşünce;
    İki kalp ve onun bir atışı.”

    ***
    Eserde verilmek istenen, "İyi İnsan" portresi çok başarılıydı. İyilik, rıza-i İlâhiye erişme gayretidir zira Mevlâ 'nın hoşnut olduğu herşeyde nihayetsiz hayır ve iyilik vardır. Mazhar olabilmek duası ile...

    Evvelâ emek verdiği her etkinliği bir dostluklar ve hasbihaller meclisine çeviren, halaskâr ruhu ile bana güzelliği ve saflığı getiren Sevgili inci 'ye ve eseri İstanbul kazan ben kepçe söylemleriyle arayıp bulan ve bana bir kere daha mucizem olduğunu hissettiren eşime ve elbette bizi zamandan ve mekândan bir günlüğüne de olsa kurtaran, bu harikulâde eseri, ûslubu ve bilgisiyle ölümsüzleştiren Mehmet Yılmaz Bey'e yürekten teşekkürler...

    Ah Ferah ablacım, kulplu bile olsa artık bütün fincanların kulpunu diğer tarafa çevirip öyle içeceğim, bu da bizim selamımız olsun, içim acıdı, milletçe nasıl güzelsiniz...

    Kâlbinize hürmetle...
  • Halâskâr, mehdîci bir tını taşıyan münciye kıyasla, serinkanlı, siyasî bir mana içerir. Çoğul kipinin sıklıkla kullanılması bile tek başına, henüz tarihî anlamda münferit, neredeyse eskatolojik boyutlara işaret eden bir kurtarıcı ile karşı karşıya olmadığımıza işaret etmek için yeterlidir. Duayen Başkan ve son Osmanlı vakanüvisi Abdurrahman Şeref Bey (1853-1925), Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 11 Ağustos 1923’teki ikinci döneminin açılışında, 1920 yılındaki İlk Meclis’i “vatanın halâskârı” olarak niteleyen bir konuşma yapar.
  • Şu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki:
    Kâinatın ekser enva'ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan ﻭَﺣْﺪَﻩُkelimesinde bir melce', bir halaskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani, ﻭَﺣْﺪَﻩُmanen der: "ALLAH birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey'in anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun."
  • 396 syf.
    ·16 günde·9/10
    Nereden başlayım, neyi hangi birini anlatayım bilemedim inanın! 1. Dünya Savaşı sürerken ülkemizin yaşadığı dramı mı, yoksa cephede açlıktan, soğuktan inim inim inleyen kahraman askerlerimizi? Bilmiyorum, bildiğim birşey varsa o da Türk Milleti'nin her zaman zorluklarla mücadele ettiği. Diyordu ya merhum Gazi Faik Tonguç: ''Dünyada Türk askerinden daha sabırlı ve güçlü bir ordu yoktur.''

    Yıl 1914, sömürge ve zulüm yapmak isteyen büyük güçler savaş başlatmıştı. Hem de ne savaş! Acı, korku ve sefaletin hiçbir zaman dinmeyeceği büyük bir savaş. Hasta Adam da savaşa girecekti. Girecekti çünkü Yıldız Sarayında işler yolunda gitmiyordu. Son dönem Padişahların saray sefaları gitgide azalıyordu ve 2. Abdülhamit de bunu elinden geldiği kadar değerlendiriyordu. Tabii bu cariyeli akşam sefaları şömine başında devam ederken, Sarıkamış ve Erzurum'dan da bir mesaj vardı Mehmetçikten: ''Paşa'ya söyleyin de düşmana atacak 2-3 bağ fişek, korkunç derecedeki açlığı giderecek bir parça kara ekmek, zatürreden kurtulmak için de bir parça esbap istiyoruz'' diye. Vah anam vah! Vah Mehmedim vah!

    Tabii orada, burada, sarayda, konaklarda devam eden her türlü eğlence ve güya adaleti sağlar gibi yapan büyük komutanlar, büyük büyük padişahlar İngilizleri ağırlarken, ekonominin çöktüğü, eğitim yerle bir olup cahilliğin baş gösterdiği bir zamanda, bu vatanı düşünen aydınlar da vardı, kazması küreğiyle ninelerimiz, dedelerimiz de vardı. Bunlardan biri de Faik Bey'di. Vatan elden gidiyordu. Londra'da ülkesi için eğitim görürken daha büyük bir görev çıktı: Vatana hizmet. Gönüllü olarak yedek subay olarak katıldı bu savaşa. Geldi hemen Erzurum'un gara kışına, soğuğuna. Yılmadı, vazgeçmedi. Ruslara karşı boyun eğmedi. Acı ve ibretlik bir hatırat bıraktı bizlere, düşünüp anlayalım diye!

    Bu kitap Faik Bey'in savaş yıllarında gördüklerini, yaşadıklarını kaleme döktüğü bir eserdir. Erzurum'da Ruslarla kahramanca çarpışırken anlattıklarıdır. Hem de ne çarpışma. Aziz Mehmetçik açlıktan, düşmana nişan almayı geç kuru gürültü yapmak adına mekanizmayı çevirecek bir gücü, dermanı dahi yokmuş. Günümüz insanlarının kucak dolusu nimetlere yüz çevirirken şehitlerimiz ahırda bir yandan sığırlar işerken bir yandan da idrar sıçranan ekmekleri yemek zorunda kalmışlardır. Oy Mehmedim oy! Aylarca banyo yüzü görmeyen, her tarafı bitlerle dolu bir vücut. Ne için, kim için bu sıkıntı! Kahraman askerlerimizin korkusu yoktu fakat cephanesi azdı. Bundan da ziyade açlık, ah o açlık yok mu bitirmiş, kahretmiş Mehmedimizi. O yollar, o Erzurum yolları yok mu her sokak başı 16 -17 yaşlarında boyu boylarından büyük mavzerlerle uzanmış bedenler, ayağında patikleri dahi olmayan yüzü mosmor olmuş bebekler... Ne korkunç manzaralar. Kimse anlamaz diyor merhum Faik Bey. Görmeyen, yaşamayan asla bilemez diyor. Geliyordu ona doğru gözleri yaşlı bir çocuk: '' Efendi Erzurumu gine alabilir miyik aceb?'' Cevap veriyordu asker Padişah'ın Erzurumdan başka güzel şehirleri de var diye. Çocuk cevap verir: '' Nerde Efendi, Erzurum gibi şehir mi ola?'' diye inanmadığını belirtmiş.

    Fakat savaşla bitmiyordu bu durum, bir de esaret yılları vardı ki bu da en kötüsüydü. Her saat açlık, pis kokular ve soğuk. Daha yazacak çok başlıklar var ki anlatmak ve yazmakla bitmez. Sadece ve sadece şunu söyleyebilirim ki bu kitapta da belirtilmek üzere bu Aziz Milleti cahillik perişan etmiş. Her köşede, bucakda bekleyen yazarın da ifade ettiği gibi bir avuç 'cehli mürekkep' insan vatanın her omurgasını inim inim sızlatmış. Yobazlar her zaman işbaşında olmuştur. Bir de yazarın da belirttiği gibi bu ülkeye, devlete Ermeniler ve Araplar kadar zarar veren bir millet olmamış. Ama gel gör ki günümüzde de güya Ensar-Muhacir kavramı altında(ki bunu da anladıklarını sanımıyorum) Canavar suratlı, edepten ahlaktan yoksun insanları soktular bu ülkeye. Çocuğu, yaşlıyı anladı bu millet fakat askeri cephede küffarla savaşırken mahalle sokaklarında pervasızca gezinen boy boy adamları anlamadı. Osmanlı Devleti'nin yaptığı hatayı şimdi de tekrarlıyorlar. Onbinlerce Ermeni Ruslarla beraber askerimize kurşun sıktı. ''Osman Kardeş benim, biziz'' deyip gecenin kör karanlığında askerimizin siperlerine yaklaşırken haince kurşun sıkan bir millet. İngiliz uşağı Arapların da Peygamberimizin kutsal mekanında yaptıkları nankörlükleri saymayacağım bile. Irkçılık ve milliyetçilik kavramının ne olduğunu dahi bilmeyen bir insana ben bunları anlatsam ne fayda.

    Ben demiyorum merhum Gazi Faik Bey diyor. Biz savaşırken açlık, soğukla mücadele ederken ülkenin her tarafını da öyle zannederdim diyor. Fakat sarayda ve saraya bağlı konaklarda verilen ziyafetleri gördükçe düşündüklerinin doğru olmadığını anlıyor. Evet çok uzatmış olabilirim, belki herşeyi anlattınız diyenler de olabilir ki hiçbir şeyi anlatmadım, anlatamadım. Çünkü bu büyük Milletin büyük Ordusu'nun şanlı tarihi anlatmakla bitmez. Ve uzun sürmüyordu bu hasret. Teğmen Faik Bey'in beklediği o Halaskâr geliyordu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk geliyordu. Gözleri çakmak mavi, duymuştu askerlerin sesini, milletin haykırışını... Doğuyordu bir büyük vatan daha: Türkiye Cumhuriyeti. Başta Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Çanakkale, Sarıkamış, Erzurum ve diğer cephelerde savaşmış Aziz Mehmetçiğimizi, soğuktan, açlıktan şehit düşmüş askerlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Allah mekanlarını pürnur eylesin. Bir büyük kütüphanesi bulunan, bunları kütüphanelere bağış olarak vasiyet eden ve maalesef tamamı düşman tarafından yanan kitaplarıyla Faik Tonguç'u da Saygıyla yad ediyorum...

    https://www.youtube.com/watch?v=t-yAbWEsJi8
  • Kemalistlere göre kadınlar yeni rejimin siyaset-dışı, edilgen seyirci ve destekleyicileri olmalıydı. Patri­ yarkal ve indirgemeci bir yaklaşımla kadınların toplumdaki rolü "vata­ na asker/evlat yetiştiren anneler" olarak tanımlandı. Cumhuriyet Halk Fırkası, yasal/toplumsal uygulamalarıyla kamu ve özel alan ikiliğini kadınlar aleyhine oluşturdu; böylece kadın haklarının sınırlarını belirledi ve kadınlara bu sınırlan "gönülden" kabul ettirmek için öncü ka­dınların ve örgütlerin üzerinde baskı uyguladı. Yeni rejim, kadın haklarını dış dünyaya karşı güçlü demokratikleşme simgelerinden (Tekeli 1982: 207-18) biri olarak kullandı. Bu yoldaki reformlarının kazanımı­nı feministlere değil, "ulu önder ve halaskar"a (Atatürk) ve Kemalizme mal etti; bu yönde "kadınlara haklarını biz verdik" söylemini yerleştir­di. Bu dayatmayı kabullenen TKB'deki bir grubun, denetimli olarak etkinliklerini sürdürmesine izin verdi. "Kadınlar hakları için mücadele etmedi" tezinin hahim olduğu Kemalist tarihyazımı ile öncü cumhuriyetçi feministlerin toplumun belleğinden silinmesi sağlandı.
  • Kâinatın ekser enva'ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insan kelimesinde bir melce', bir halaskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani, manen der: "Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey'in anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun."