Birgün lacivert suların sandala çarparak, köpüklele tatlı tatlı çırpınmasına baktı durdu, sanki denizin dibini görecekmiş gibi, gözünü hiç ayırmadı. Sonra suya girdi yavaş yavaş, sandalın kenarına tutunarak. Çenesine kadar suyun içinde sandala asılarak epey bekledi. Ellerini bırakmayı, denizin tatlı serinliğine karışıp gitmeyi hayal etti. Kolay bir ölüm olurdu bu. Amaçsız hayatına yakışan bir son. Hiç korku duymuyordu, ellerini bırakmak bir kurtuluştu. Yine de kafasının gerisinden bir ses yaomamasını söylüyor gibiydi. Neden diye soruyordu o sese, neden yapmayayım, ne olacak ki? O ses vızıldayıp duruyordu inatçı mı inatçı bir biçimde. Belki de günah diyordu.
Adına hayat, ölüm, sevda denilen garip şeyler üzerine düşündü. Balon balıklarına öfkesi dinmişti artık, herşeye öfkesi dinmişti. Bunu anlamış gibi bir martı gelip sandala konuk oldu. Baş tarafına kondu. Hiçbirşey anlaşılmayan ifadesiz gözlerle oraya buraya bakıp duruyordu. Mustafa ona ekmek attı, kuş havada yakaladı. Sonra alışkanlık oldu bu. Bir arkadaş edinmişti kendine.
Sanki düşünceler kafasının içinden telaşla bir yere kaçar gibiydi. Düşünmek, hatırlamak tehlikeliydi, altan alta bunu duyumsuyor, kaçmaya çabalıyordu. Yoksa daha birkaç gün öncesine kadar karısı ve oğlu ile yaşayan adamın içine düştüğü o karanlık boşluk kendisini yutacaktı.