O yüzden sevgini içime alıyor, sana da sevgimi veriyorum. Bir erkeğin bir kadına, bir babanın kızına, Tanrı'nın bütün yarattıklarına duyduğu sevgi değil bu. Tıpkı niye o yollardan geçtiği
ni anlatamadan hedefine koşan bir nehir gibi, ismi ve açıklaması olmayan bir sevgi. Alacağı da vereceği de olmayan, sadece varlığını hissettiren bir sevgi. Asla senin olmayacağım, asla benim olmayacaksın, ama yine de söyleyebilirim: Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum.
"Kalbim yok olmuştu sanki, artık bu dünyada değildim, müthiş bir panik içinde ölümü yakından gördüm. Etrafımdaki her şey tuhaflaşmıştı, kolumdan tutmamış olsan hareket edemeyecek haldeydim. Gözlerimin önünde müthiş önemli şeylerin zuhur ettiğini hissediyor, ama hiçbirini anlayamıyordum. "
"Ne yapıyorsun? " diye sordu bana.
"Elif... "
Karşımdaki kızın ya da kadının gözyaşları o kapılardan birinden fışkırıyordu adeta. 'Gözyaşları ruhun kanıdır' demiş biri, şimdi gördüğüm de buydu, çünkü bir tünele girmiş geçmişe gidiyordum, o da Tanrı'nın insanlara bahşettiği en kutsal duayı okur gibi ellerini kavuşturmuş orada beni bekliyordu. Evet, oradaydı, karşımda, dizüstü çökmüş gülümsüyor, aşk her şeyi kurtarabilir, diyordu, fakat ben kendi giysilerime, kendi ellerime bakıyordum, bir elimde bir tüy kalem vardı...
"Yeter! " diye haykırdım.
Elif'teydim, her şeyin aynı yerde, aynı anda bulunduğu noktada.
Bir pencereden dünyayı ve gizli yerlerini, zamanda kaybolmuş şiirleri ve boşlukta saklanan sözleri seyrediyorum. O gözler bana varlığından hiç haberdar olmadığımız şeyleri söylüyordu; ama vardılar işte, ve bedenle değil, ruhla keşfedilmeye, tanınmaya hazır bekliyorlardı. Hiç telaffuz edilmeseler de kelimesi kelimesine anlaşılan cümleler... Aynı anda insanı hem coşturan hem de boğan duygular...