Shakespeare'in döneminde bir kadının Shakespeare'in dehasına sahip olması düşünülemez. Çünkü Shakespeare'inki gibi bir deha köle gibi çalışan, hiç eğitim görmemiş ve hizmet sunmakla yükümlü insanlar arasında doğmaz. İngiltere'de Saksonlar ve Bretonlar arasında doğmamıştı. Günümüzde işçi sınıfı arasında da doğmuyor.
Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında kralların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır.
Ders vermek zorunda olduğum, hepsi de bir örnek, orta sınıfa mensup oğlanlar yeterince kötüydüler; o klostrofobik küçük kasaba ise kabus gibiydi; ama asıl dayanılmaz olan öğretmenler odasıydı. Öyle ki derse girmek neredeyse bir kurtuluştu. İç sıkıntısı, her yıl aynı bildik uyuşuklukla geçen hayat, çalışanların üzerine bir bulut gibi çökmüştü. Ve bu, benim günün modasına uygun bulantılarımdan falan değil, gerçek iç sıkıntısıydı. Buradan boş laflar, ikiyüzlülük ve başarısız olduklarını bilen ihtiyarlar ile başarısız olacaklarını sezen gençlerin aciz öfkesi yayılıyordu etrafa.
Kimi insan vardır, topluma hiç farkında olmadan karışır, kimiyse topluma onu denetim altında tutarak karışır. Biri vitestir, dişli çarktır, diğeriyse bir mühendis ya da sürücü. Ama bunun dışında durmaya karar veren bir kişinin yalnızca kendi varlığı ve hiçliği arasındaki çözülmeyi ifade etme yetisi vardır. "Düşünüyorum öyleyse varım" değil, "Yazıyorum, çiziyorum, öyleyse varım".