Arkeolojinin "keşif tutkusu"nun değişen biçimlerinin serencamına antik eserlere meraklı, çevrelerince absürt, dâhi ve nüktedan addedilen John Frere, John Aubrey ve William Stukeley gibi isimlerle başlıyor Brian M. Fagan akademisyenliğinin yetkinliğine harikulade hikâye anlatıcılığını ekleyerek. Ardından Avrupa'daki çeşitli bölgelerde değerli eşyalar ve antik eserler bulmak için harekete geçen "ilk kazıcılar"ı anlatıyor. Bu noktada Pompeii ve Herculaneum insanlarıyla "kişi olarak ilişki kurup yakınlaştığımız" bir duygulanım yaşıyoruz. Napoléon Bonaparte'ın meşhur Mısır arkeoloji çıkarmasına ve bilim insanları ekibine geçiyoruz ardından ve 1800'lerde Mısır, kazıcılardan koleksiyonerlere birçok grubun nasıl da gözdesi oluyor, görüyoruz. Biliyorduk belki fakat burada hakikaten görüyoruz. Jean-François Champollion'a hiyeroglifleri çözüp Mısıroloji'yi kurarken, Flinders Petrie'ye sistematik yöntemleri geliştirirken bir kez daha hayran oluyoruz.
Ardından maceracılar dönemi geliyor ve elbette Heinrich Schliemann ile Troia'da ve Mykenai'de karşılaşıyoruz ve dünyanın farklı bölgelerinde Austen Henry Layard, Paul-Émile Botta gibi isimlerle. Fagan, bu zaman dilimini "arkeolojinin kahramanlık günleri" olarak şahane bir izlekle tanımlıyor: bilinmeyen eski uygarlıkları, henüz bir bilim olarak arkeoloji tam manasıyla oturmamışken, ortaya çıkarma hevesi. Bu sıralarda Üç Çağ Sistemi, tarih öncesi zamanlara dair bir sistematizasyonla, Christian Jürgensen Thomsen ve J. J. A. Worsaae ile karşımıza çıkıyor.
1870'lere geldik. Bu maceracılık ve koleksiyonerlik, Alman arkeologların Babylon ve Olympia kazılarıyla yavaş yavaş tozlu ama her daim bize yol gösterecek sayfalarda yerini almaya başlıyor. Arkeoloji, amatörlükten kurtuluyor; "meslekten arkeologlar" yetişip yetiştirmeye başlıyorlar.