• İnsanlara nerede hata yaptıkları doğru dürüst anlatıldığında anlayış gösteriyorlar. Ne de olsa uzlaştırıcı bir hareket. İletişim hâlâ ölmemiş. Ormanda, bir bakıma daha iyi iletişim kuruluyor.
    Erlend Loe
    Sayfa 86 - Yapı Kredi Yayınları
  • Seni korumak için her şeyi yaparım, ama hata yapmana izin vermek en iyisidir. Hatasız bir hayat yaşamaya değmez.
  • Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta göze görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.
    İşte bu andan itibaren bende, hayatımın istikametine hâkim olan değişme başladı.
    Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir
    vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde bu kanaat yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı. Hiçbir
    hareketim onun tesirinden kurtulamadı; ve bugün de, aradan bu kadar uzun seneler geçtiği halde her şeyi, bilhassa cesaretimi büsbütün kırarak beni etrafımdan tamamen uzaklaştıran o anın
    bütün teferruatını, hatırlıyorum; o zaman kendi hakkımda verdiğim hükümlerde hata etmiş olmadığımı görüyorum...
  • Kâtip kendini savunmaya çalıştı. "Bilgisayara göre hiç boş yerimiz yok."

    "Sen sus!" Liang yine yalandan gülümsedi. Kâtibi azarlamakla hata yaptığını ve durumu belli ettiğini sezmişti. "O çok genç, efendim. Biz anlaşmazlık olacağını düşünerek daima birkaç boş oda bulundururuz." Hâlâ gülümsüyordu.

    Kâtibe emir verdi. "Ting ruan-jiF'' Ve acele acele sözlerine devam etti. İfadesiz bir yüzle bakan David Webb her sözü anlamıştı. "Beni dinle kemiksiz tavuk!" diyordu. "Sana sormadıkça benim yanımda bilgi vermeye kalkma. Bunu bir daha yaparsan kendini çöplükte bulursun. Şu budalaya iki yüz ikiyi ver. Orası boştur." Güçlükle gülümseyen adam David'e döndü. "Limana bakan odanın görünümü çok güzeldir, Bay Cruett."

    Oyun bitmişti ve kazanan tatlı sözlerle zaferini küçümsediğini belirtti. "Size minnettarım. Böylece kentte birçok yere telefon edip nerede kaldığımı haber vermeme gerek yok." Gözlerini, güvenini iyice yitirmiş olan Liang'a dikmişti. "Güzel manzaralı bir oda dediğinize göre siz you hao jingse de fangjian'ı kastediyorsunuz sanırım. Haklı mıyım? Yoksa Çincem de çok budalaca mı?"
  • Bir Hak Dostu'na sormuşlar:
    "İnsan kendisinde hata görmeyip başkasında nasıl görür?"

    Demiş ki:
    "O, nefsine aşık olmuştur. Aşık maşukunun hatasını görmez."
  • Adem işlediği ilk günahla tüm masumluğu ile beraber Tanrı'dan almış olduğu kutsallığı da kaybetti. Kim bilir belki de her demirden, altından ya da herhangi başka bir dünya maddesinden yapılma tahta oturanın aklına ben Tanrı'dan yetki alıyorum demesinin arkasında da bu vardır. Yani ne demek istiyorum ki hepimiz, Adem ve Havva'dan geliyorsak eğer genetik kodlarımıza işlenmiş olması gerekmiyor mu Tanrı'dan gelen kutsallığa olan muhtaciyetimiz. Şeytanla olan savaşta Adem kaybetti. Ve Tanrı, onu cennetinden kovarak yeryüzüne gönderdi. Ama Şeytanla Adem'in savaşı hiçbir zaman son bulmadı. Bugün de hala devam ediyor. Habil ile Kabil'den tutun da bugünkü Suriye savaşına kadar. Hepsini bir kenara koyarsak eğer 2.Dünya Savaşı'nda durum diğerlerinden biraz daha farklıydı. İnsanlık, atomun gücünü keşfetti ve atomdan çıkardığı enerjiyi dev bir bombaya dönüştürdü. Tanrı gücüne erişmiş oldu. İnsanlık bunu -yani bilim insanları- Şeytan'ın yardımıyla mı başardı? Ben durumun öyle olduğunu zannetmiyorum. Bir önceki yorumum olan Kavgamız kitap yorumunu okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Hitler, atom bombasını müttefiklerden önce keşfetseydi durum bugünkünden daha mı farklı olurdu? Muhtemelen evet, çünkü atom bombasını elinde bulunduran bir güce kim karşı koyma cesaretinde bulunabilir ki... Ama yine de savaşların sona ereceğini sanmıyorum. O bizim genetik kodlarımızda var. Tarihten beri savaşıyoruz. Tarihin sonuna kadar da savaşmaya devam edeceğiz. Churchill, Stalin, Roosevelt ve Hitler... Sair surette diğerleri. Bugün olduğu gibi gelecekte de hala savaşmaya devam ediyor olacağız. Bugün atom bombalarıyla yarın kazma kürekle. Birbirimizin canını yakmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Çok ilginçtir, generalleri Hitler'e savaşa 1942'de girme önerisinde bulunurlar. Hitler kararlıdır. Polonya'yı işgal eder. Çünkü İngiltere'nin Polonya için savaşa girmeyeceğini düşünmektedir. Ancak yanılmıştır. Peki Hitler, Alman ordusunu dinleyseydi ne olurdu? Savaşı 6 ayda kazanırlardı. Neden? Çünkü jet olacaktı, roket olacaktı... İnanılmaz bir teknolojiyi elinde bulunduran Alman ordusu önünde durulabilmesi imkansız olacaktı. Atom bombasının teorik olarak yapılabilmesinin mümkünlüğü görülünce Almanlar da müttefikler gibi hemen harekete geçtiler. Ancak burada belki de tarihin seyrini değiştiren bir hata yapıyorlar. Nötronları yavaşlatmak için ağır su kullanıyorlar. Bu yetmiyor, grafit kullanmak gerekiyor ancak ne hikmettir akıllarına gelmiyor. Ancak Almanların elinde bir ağır su tesisi yok. Ve yenisini kurmak da yıllar alıyor. Savaşın gidişatı Hitler açısından hiç de iyi değilken yeni bir tesis kurmakla harcayacak enerji ve vakit de yoktur. "Peki ne yapılmalı? Hazırda bir tesis var mı? Evet. Nerede peki? Efendim, Norveç'deki Norsk Hydro Ağır Su tesisleri. Derhal işgal ediniz." İşte Hesaplaşma kitabında tam da bu hikayeyi okuyoruz. Norveçli vatanseverlerin, ülkeleri için katlanmak zorunda oldukları onca cefa takdir edilesi bir vatanperverlik örneğidir. Eşine nadir rastlanır zorluklara katlanarak, geri dönemeyeceklerini bile bile intihar operasyonuna katılmak dünyada ender sayıdaki milletlere has bir özelliktir. Hitler'in Fransa'yı işgali de ayrı bir hikaye konusudur. Fransa işgalinin son bulması amacıyla Fransızları masaya oturtan Hitler, Fransız heyetine bir de sürpriz hazırlamıştı: I.Dünya Savaşı'nı fiilen bitirmek amacı ile Fransızların, Almanlara imzalattığı ateşkes antlaşmasının imzanlandığı vagon. Hitler, "Vagonu, 11 Kasım'da nerede duruyorsa oraya koyun" talimatı vermişti. Vagon da Compiegne Müzesi'nde çıkarılmış ve 11 Kasım 1918'de durduğu noktaya getirilmişti. Fransa'nın gururunu yerere sererek vicdanını soğutmuş olan Hitler, Eiffel Kulesi'nin önünde fotoğraf çektiriyordu. Sonuç olarak atom bombasını yapanlar Alman bilim adamlarıydı. Aslında atom bombası yarışında her iki taraftaki bilim insanlarının çoğunluğu da Almandı. Bir taraf Dünyayı ele geçirmek isteyen Hitler korkusundan diğer taraf Hitler’den önce atom bombasına sahip olarak dünyayı kurtarma arzusundan atom bombasını icat etmek istiyorlardı. Ancak işin özünde ne Dresden’e fosfor bombası atıp savaş suçu işleyen, Hamburg’u baştan sona yakıp insanların asfalta yapışmasına neden olan İngiltere’nin, ne de Japonya’yı önce yangın bombaları ile yerle bir edip ardından da atom bombaları atacak olan Amerika’nın dünyayı Hitler’den korumak veya intikama doyamamak gibi bir durumu vardı. Atom bombası saldırısının arkasında yatan gerçek sebep intikam değil, yeni dünya düzeninin kurulması için gerekli stratejinin uygulanma zorunluluğuydu...