Ne kalır geriye bitmiş aşklardan?
Kesişmeyen yollar, tabir edilmeyen rüyalar, dönüşsüzlüğün çaresizliği, bir de Küçük Prens'in buğday tarlalarının renginden başka?
Bir daha hiç öyle aşık olamayacağınızı, o kadar tutkulu sevemeyeceğinizi, kendinizi hiçleştirmeyi göze alamayacağınızı, kendi benliğinizi yok ederek geçmişten, gelecekten, gerçekten koparak sevişemeyeceğinizi anladığınız, aşkın nesnesinin değil kendisinin içinizde sönümlendiğini fark ettiğiniz o anın; ruhta ölüm anının boşluğundan başka?