Parmakları arasında yön bulan kalem, yavaşça geziniyordu saman rengi kağıdın üstünde. Odanın soluk ışığı dışarıya çıkmak istermiş gibi kesik kesik yanıyor, etrafı bir aydınlığa bir karanlığa boyuyordu. Mutfaktaki bozuk musluktan akan soğuk su damlaları belli bir ritim oluşturmuş, adeta genç adama ninni oluyorlardı. Adamın bakışları eski bir anıyı getirmiş olacaktıki önüne, takılıp kalmıştı kendi elyazısının üstünde.
Kirpikleri ıslaktı, bu odanın kesik ışıklarında bile belli oluyordu. Kalın dudakları kurumuş, çenesinin altında sakalları çıkmaya başlamıştı. Saçları karışmıştı ve elmacık kemikleri çıkık yüzünün rengi solgundu. Bir damla daha yaş düştü genç adamın gözlerinden, ince bir yol çizerek ilerledi pürüzlü yüzünde ve dudaklarının kenarında bitirdi yolculuğunu.
Şimdi nasıl gülecekti bu adam?
Dudağının her üste doğru kıvrılışında, gözyaşlarının tuzlu tadı bulaşmayacak mıydı gülüşüne?
Yine anılar bir film şeridiymişçesine geçerken o koyu kahve gözlerinin önünden, bir kahkahası daha bölünmeyecek miydi hüznüyle?
Kaderinin bu olduğuna inandı adam. Alışmıştıda zaten artık. Alışınca her şey daha bir kolaydı. Içinde küçük bir erkek çocuğunun hıçkırarak ağladığını biliyordu mesela. Sevdiği kadının bir gözyaşına bile muhtaç olduğunu biliyordu. Bulsa kurutur, saklardı ya, ne fayda... Ölmek istedi adam. Yeniden ve yeniden sevdiğine ölmek. Onun gülüşünde tatmak ölümü, azrailin adımlarına ayak uydurup dans etmek istedi. Eriyip sevdiğinede karışmak istedi de, olmuyordu işte her istenen. 'Öpsen geçecek' dediğin bir yara gibi kalıyordu içinde...
-HATİCER🙇😌
(Böyle şeyler yazmaya devam etmelimiyim sizcee??)
Bir gece yarısı uyandığında yatağından kalk, şöyle yıldızlara bir bak. Düşün! Madem ki içinde bulunduğun yer, konuştuğun kimse sana feyz vermiyor; terk e mani olan ne?