En silinemez şeylerin bile bir ömrü vardır, tıpkı hiç iz bırakmayanlar ya da hiç gerçekleşmeyenler gibi ve eğer hazırlıklı olup bunları not etsek, kaydetsek ya da filme çeksek ve bunları bize hatırlatan kanıtlar toplasak ve hatta olan şeylerin yerine basit bir not, bir kayıt ya da bir film koymayı denesek ve böylece başından beri gerçekte olan her şey bizim not aldığımız ya da kaydettiğimiz ya da filme aldığımız şey olsa bile, sadece bu biçimiyle, bu sonsuz mükemmellikteki tekrarla bile içinde hala gerçekten bir şeyler olmakta olan başka bir zamanı kaybetmiş olacağız (yine not edilen bir zaman olsa bile) ve biz onu yeniden yaşamayı ya da yeniden kurmayı ya da geri döndürmeyi ve geçmişte kalmasını engellemeyi denerken bir başka zaman akıp gitmekte olacak ve bu başka zamanda biz şüphesiz beraber olmayacağız, telefonları açmayacağız, hiçbir şeye cesaret etmeyeceğiz, hiçbir suçu ve ölümü engelleyemeyeceğiz (suçu biz işlemesek, ölüme biz neden olmasak bile), çünkü olanların bitmemesi ve zamanın geri dönmesi için didindiğimiz hastalıklı çabamızda o zamanı, sanki bizim değilmiş gibi, yanımızdan akıp geçmesi için bırakacağız. Öyleyse gördüklerimiz ve işittiklerimiz, görmediklerimiz ve işitmediklerimizle benzeşir, hatta birbirinin aynısı olur, bu sadece bir zaman ya da bizim artık yok olmamız meselesidir. Ama tüm bunlara rağmen, yaşamımızı daha çok duymaya, daha çok görmeye, daha çok yerde olmaya, daha çok bilmeye uğraşarak yürütmekten vazgeçmeyiz çünkü bu yaşamlann bir gün beraber olmaya, bir telefonu açmaya, bir şeye cesaret etmeye, bir suç işlemeye ya da bir ölüme neden olmaya bağımlı olduğuna kendimizi ikna etmişizdir. Bazen olanlann hiçbirinin olmadığı duygusuna kapıl ıyorum, çünkü hiçbir şey kesintisiz olmuyor, hiçbir şey sürekli değil, sürüp gitmiyor, hiç durmadan