“Hayır, hayır, öyle söylemeyin. Bir şey ‘geçindiğim’ yok benim. Geçinmek, olmadığın halde bir şeymiş gibi davranmaktır. Benim durumum farklı. Ben sporcu olarak dünyaya gelmişim. Bundan büyük bir zevk alıyorum.”
“Çok kolay kanan bir millet,’ diye belirtti. ‘Güdülemeye daha hazır, daha saf bir toplum hayal bile edemiyorum.’
‘Bak bu konuda sana katılamam,’ dedi diğeri, düşünceli bir halde. ‘Bu insanların garip sınırları var ve bunları dikkatle gözlemlemeyi öğrenmek gerekiyor. Bir yabancı için en büyük tuzak yüzeydeki bu saflıklarıdır. İlk izlenimin, son derece yumuşak başlı insanlar oldukları şeklindedir. Ama sonra birdenbire kaya kadar sert bir şeye çarpıyorsun. Sınura gelmiş olduğunu ve bu gerçeği kabullenmek zorunda olduğunu o zaman anlıyorsun işte. Özellikle dikkat edilmesi gereken, oldukça tutucu birtakım kuralları var örneğin.’
‘’Kibarlık’ gibi şeylerden mi bahsediyorsunuz?’ Von Bork, görmüş geçirmiş biri gibi iç çekti.
‘İngiliz önyargısından bahsediyorum.”
“Gelmiş geçmiş en korkunç ağustos ayının ikisi, akşam vakti saat dokuzdu. İnsan rahatlıkla Tanrı’nın lanetinin bu yozlaşmış dünyayı şimdiden sarmış olduğunu düşünebilirdi, çünkü yapış yapış, sıcak havaya olağanüstü bir sessizlik, garip bir uğursuzluk hâkimdi. Güneş batalı çok olmuştu ama batı ufkunda, açık bir yarayı andıran kıpkırmızı bir şerit sarıyordu gökyüzünü boylu boyunca. Yıldızlar parıldıyor, geceyi aydınlatma yarışına, altta, körfezdeki gemilerin ışıkları da katılıyordu.”
“Holmes hemen o yarı şakacı, yarı ukala havasına büründü yeniden. ‘Aklımızı kaçırtmak tamamıyle gereksiz olacaktı, sevgili Watson,’ dedi. ‘Herhangi bir gözlemci, bu kadar çılgınca bir deneye girişmeden önce de deli olduğumuzu söyleyebilir.”