“Kalın, siyah bir bulut yükseldi gözlerimin önünde. Aklım bana, her ne kadar henüz görünmüyor olsalar da, evrende var olan en basit korkunçluklardan tutun da en çarpık, en iğrenç, en dehşet verici şeylerin, bu bukutun içinde, her an benim üzerime atılmak üzere beklediklerini söylüyordu. Koyu renkli dumanın içinde yüzen, dönüp duran belli belirsiz şekiller görüyordum; her biri tehditkâr, her biri, gelmek üzere olan anlaşılmaz bir şeye, gitgide yaklaşan, sadece gölgesiyle bile ruhumu bin bir parçaya ayıracak güçteki bir şeye karşı beni uyaran şekiller. Dondurucu bir korku sardı yüreğimi. Saçlarımın diken diken olduğunu, gözlerimin yuvalarından fırlayacak kadar açıldığını, ağzımın açık kaldığını ve silimin damağımın kuruduğunu hissettim. Beynimdeki kargaşa o kadar yoğundu ki delirmenin sınırında olduğumu biliyordum. Bağırmaya çalıştım ama benim sesim olduğunu bildiğim halde, çok uzaktan, benden kopuk olan belli belirsiz bir hırıltıdan başka bir şey duymadım. Aynı anda, kaçıp kurtulmak için giriştiğim bir çabayla, ıstırap bulutunun içinden geçip Holmes’un yüzünü gördüm; beyaz, kaskatı ve dehşetle çarpılmış bir yüz…”