“Gerçekten de korkunç bir yerdi. Eriyen karlarla beraber kabarmış olan sular, inanılmaz büyüklükteki bir uçurumdan aşağı dökülüyor ve dibinde, yanan bir evden çıkan dumanları andıran bir fıskiyeye dönüşüyordu. Nehrin içine fışkırarak aktığı oyuk, parlak siyah kayalarla çevrili devasa bir yarıktan başka bir şey değildi. Köpük üreten kaynayan bir kazan halini alıncaya kadar daraldıktan sonra, nehri sivri dişlerinin üzerinden yoluna devam etmeye adeta zorluyordu. Sonsuza kadar kükreyerek aşağıya doğru inen yeşil sular ve sonsuza kadar yukarıya doğru tıslayan su damlacıkları insanın başını döndürüyordu. Uçurumun kenarında durup altımızdaki siyah kayaların üzerinde kırılan suyun parlaklığını seyrediyor, uçurumun dibinden yükselen buharıyla kulaklarımızı tırmalayan, insanınkine benzeyen çığlık seslerini dinliyorduk.”