• Yasemin çilekeşti. Nedenleri de bunlardı:
    -5 yaşındayken babası ölmüştü.
    -Okuyamadı, durumları el vermiyordu.
    -Çocukluğu göç ile geçti, yaşıtlarıyla arkadaş olamadı.
    -Annesi yüzünden eroin bağımlısı doğdu. Bağımlılığını atlatırken birçok kez havale geçirdi.
    -Yasemin'in gözleri doğuştan bozuktu.
    -Bir beşik kertmesi vardı, Yasemin'le işi pişirip askere gitti. Yasemin avunamadı, doğuda oturuyorlardı, ailesi uzun süre devlet terörüne maruz kalmıştı. Yasemin'in dağdaki amca oğlu beşik kertmesini öldürdü. Bebekle kaldılar.
    -Parası yoktu, annesi sana bakamam dedi ve evden kovdu.
    -Şehre geldi, iş bulamadı, yanlış insanlara bulaştı.
    -Hayat kadını oldu. Yasemin bakamaz şimdi dediler ve çocuğunu elinden aldılar. Kısaca Yasemin artık iyice olmuştu. Silah alayım diyordu. Sokağa çıkıp onu bunu vurayım da stres atayım diyordu.
    -
    Yasemin'in bir arkadaşı vardı. Yasemin'in arkadaşının bir evi vardı. Yasemin o evde kalıyordu. Yasemin'in arkadaşının adı Rukiye'ydi. Rukiye eve geldiğinde Yasemin hemen yakasına yapıştı ve ne kadar sıkıntılı olduğunu anlatmaya başladı. Rukiye gülümsedi. Yasemin gülme lan şıllık diyerekten alınsa da Rukiye işini biliyordu. Rukiye su kaynattı.
    Rukiye Yasemin'e papatya çayı verdi. İyice misin dedi. Yasemin iyice değildi. Rukiye Yasemin'e bir papatya çayı daha verdi. Yasemin biraz iyiceydi. Rukiye melisa çayı verdi, kediotu çayı verdi. Yasemin'in başı dönüyordu. Rukiye nane çayı verdi, lavanta kaynattı onu verdi. Yasemin gülüyordu.
    Birden sabah oldu. Yasemin uyuduğunu hatırlamıyordu. Şehre gelip de tutunamadığını hatırlıyordu. Annesinin onu evden kovuşunu hatırlıyordu. Rukiye'yi kaldırdı ve çay yaptılar. Bu sefer çarkıfelek çayıydı.
    -
    Rukiye bu çayları yapıyordu, bir saat iyi hissediyorlardı, sonra tekrar canları sıkılıyordu. Bu yüzden günde 10-15 bardak çay içer oldular. Rukiye her seferinde "bir çaylık dert mi olur" gibi şeyler diyordu ve Yasemin'in moralini bozuyordu. Bir gece otururlarken Rukiye aslında yasemin çayı da var dedi. Yasemin güldü, tam ver diyecekti, Rukiye "aslında tam yasemin çayı değil yeşil çay, yaseminle aroma katıyorlar" diye açıklamaya girişince birden arkadaşından tiksiniverdi.
    -
    Gece soğuktu, rüzgardan camlar titriyordu. Saat bozuktu ama etrafın karanlığından ve Rukiye'nin horlayışından geç olduğu anlaşılıyordu. Yasemin onca çaya rağmen uyuyamıyordu. İçi içini yiyordu. Aniden kalktı ve bulduğu bir Şok poşetine ne kadar çay varsa doldurarak kendini sokağa attı. aroma veriyormuş, en azından aroma veriyor kepaze kadın, rukiye diye çay mı var yok tabimnsnhn diye mırıldanarak yokuş yukarı ana yola yürümeye başladı. Titreyerek bir köşede sabahı bekledi ve açılan ilk A-101'e girerek ustaca kendine bir kettle çaldı. Bağımsızlığını kazanmış gibiydi. Bir vapura bindi ve lavaboya istiflendi. Musluktan doldurduğu suyu çeşitli prizlerde ısıtıp ısıtıp çay yapabiliyordu. Günlerini o şekilde geçirmeye başladı. Mutlu olmasa da kayıtsızdı. Bu ona yeter de artardı.
    -
    Aylar geçti. Çaylar bitmemişti. Rukiye bu kadar çay aldıysa o da iyi manyak olsa gerekti. O vapurdan bir kere olsun inmedi. Denizin tuzlu havası cildine teneffüs etmişti, kokmuyordu. Koksa da göze çarpmıyordu. Bütün çalışanlar Yasemin'in vapurda yaşadığını biliyorlardı ama ses çıkarmıyorlardı. Yasemin onlarla flört ediyordu ve vapur çalışanlarının uzun yolculuklarda çalışan deniz adamları gibi nutukları tutuluyordu. Bu biraz vapur çalışanlarının hayvanlığından, biraz ülkemizdekilerinden hep aranıyor oluşundan, biraz da Yasemin'in hayat kadını geçmişi ile flörtten anlamasından kaynaklanıyordu. İyi ki uzun yolculuk değildi bunlar da başına bir iş gelmiyordu.
    -
    Vapurda kimlerin neler unuttuğunu bilemezsiniz. Bir mor kaşkolu, üç hırkası vardı. Son vapur yolculuklarından birinde gözüne tam uyan gözlükler bulmuştu. Özellikle vapura binen çoğu kişi ilk seferlerde Kürk Mantolu Madonna kitabını unutuyordu. Yasemin unutulan kitapları da okuyordu. Vapurun etrafına stratejik olarak sakladığı bir kütüphanesi vardı. Sadece akşam seferlerinde bulduğu Paulo Coelho kitaplarını okumuyordu. Yasemin gıda ihtiyacını vapurun üst katından atılıp aşağı kata düşen simit parçalarıyla gideriyordu, problemlerinin kendini sevmeyişinden kaynaklandığını düşünmüyordu. Her anlamıyla ortamını kurmuştu, hem kültürleniyordu, hem ilginç insanlarla tanışıyordu, hem de bütün gün açık havada vakit geçiriyordu.
    -
    Her şey yolunda giderken günün birinde vapurun kaptanı değişti. İlk başta Yasemin bu kaptanla pek anlaşamadı, çünkü diğer çalışanlar gibi flört ile büyülenmiyordu. Yasemin sudan çıkmış balığa dönmüştü. Elinde başka kozu yoktu. Bir gün kaptan mesai sonrası onu etrafta oyalanırken gördü ve yanına geldi. Sakince "ben sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yeri kendiniz gibi seviyesizleştirirsiniz" dedi. Yasemin ne diyeceğini bilmiyordu, kaptanın koluna girse hiç olmazdı, hiçbir şey söylemeden inmeyi düşündü ama tanımadığı bir güç onu cevap vermeye itti. Cevap verme kararı aldığında içgüdüsel bir şekilde söyleyeceği şeyi hiç eğip tartmadan "ben de sizin gibileri bilirim, gittiğiniz her yerde seviye ararsınız, bulamadığınız an kendiniz seviyesizleşirsiniz" dedi. Kaptan bunu beklemiyordu, şaşırdığını bir anlığına bütün barizliğiyle belli etti ardından da arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Yasemin bunu hangi kitaptan okuduğunu merak etmişti.
    -
    İlerleyen günlerde ne zaman karşılaşsalar kaptan gözlerini kaçırıyordu. Yasemin aldırmıyor, çaylarını içiyor, kitaplarını okuyor, kökenlerini unutmamak adına da yerde bulduğu sigara izmaritlerini sömürüyordu. Gemiye bineli bir, belki iki sene olmuştu. Bu bir tahmindi. Yasemin günleri takip edemiyordu. Bu aymazlığı bir KPSS kitabı bulana kadar sürdü. Yasemin uzun süre çalıştı, daha sonra ilkokul mezunlarının KPSS'ye giremediğini öğrendi. Çay içti, ve derdini yedi. İskelede bulduğu kitapları satarak vapurdan açık lise okudu, vapurdan açık üniversite okudu, vapurda tez yazdı.
    -
    Yapması gereken tek şey KPSS'ye girmekti şimdi. Fakat kitapları alacak parası yoktu. Elinde ne varsa gitmişti. Bu çok canını sıkıyordu, çünkü hem çayları hem de hevesi bitiyordu artık. Bir gece yine uyuyamamıştı, üst katta uzanıyor ve yıldızları izliyordu, düşünmemeye çalışıyordu ki aşağıdan bir ses duydu. Birileri bir şey düşürmüştü. Ama sabaha karşı, bu saatte kim vardı ki vapurda? Kim ne düşürüyor olabilirdi? Aşağı indi ve lavabosunun önünde etrafa saçılmış ders kitaplarını gördü. Sendeleyen ayak sesleri makine dairesinin içine doğru yankılanıyordu. Kapının önüne oturdu ve içeri girmedi. Sırıtıyordu. Kaptanın beyaz şapkası yerdeydi. Belli ki jest yapmak istemişti. İlk başta soğuk gelen sonradan yumuşayan babacan bir adamdı demek kaptan. Gelip insanlara değersiz falan diyordu, sonra da ısınıyordu. Tutarsız soytarı, hahaha, belli ki, Yasemin'in hazır deniz ortamındayken vay amk diye düşüncelere dalmasını ve insanlara yaklaşımını bir kez daha sorgulamasını istemişti. Ama düşmüştü gerizekalı. Şimdi de aşağıda ses çıkarmamaya çalışıyordu fakat ister istemez boğazını falan temizliyordu. Sabah olunca makine dairesinden çıktı, Yasemin'e bakmadan ve şapkasını görmezden gelerek hızla ilk seferi yapmaya gitti. Yarım saat sonra şapkasını almaya geldi, gözleriyle etrafı kolluyordu. Yasemin'in şapka elinde onu beklediğini görünce geriye dönecek gibi oldu, Yasemin aniden kendisine sarılınca dengesini kaybedip tekrar düştü. Yasemin gülüyordu. Kurtaracak bir karizmasının kalmadığını fark edince o da gülmeye başladı.
    -
    Nice seferler yapıldı sonra. Yasemin alanında saygın bir akademisyendi artık. TV programlarına çıkıyor, seminerlerde konuşuyor, kitaplar yazıyor hatta ara sıra hükümet tarafından susturulduğu bile oluyordu. Çok ilerleme kaydetmişti çok. Artık bitki çayı da içmiyor, reçeteli ilaçlar kullanıyordu. Çaylara bağışıklık kazanmıştı. Sigortası olduğundan, saygı gördüğünden, öğretmen olduğundan kimse bu ilaçları alışını sorgulamıyordu. Bugünlerde derdi ilaçlara da kazandığı bağışıklıktı. Kendini işine vermek istiyordu ama yeni fikirler üretemiyordu. Nasıl olduysa vücudu yıllanınca değerleri de yıllanmıştı.
    Hiç evlenmemişti üstelik, yalnızlığa alışmıştı. İlk evini tuttuğunda ev sahibi Rukiye'nin eski ev sahibi çıkmıştı. Sabahları karşılaştıklarında da imalı imalı hocammm diyordu. Hayat kadınlığı yaptığı yıllar değil de bu adam soğutmuştu onu karşı cinsten, hiç aklına bile gelmemişti evlenmek. Modern yaşıyordu, modern düşünüyor ve modern seviyordu. Dolayısıyla bütün bu yaptıklarını yarım yamalak yapıyordu. Bu yüzden ortalama bir yaşamı vardı. Kettle'ı sadece hazır çorba için açan bir insanın yaşamıydı bu. Çay vakit kaybıydı sadece.
    -
    O adamın yanından çıktığında yeni evini karşıdan tutmuştu ve işe her sabah vapurla gidiyordu. Evinde bir sürü Kürk Mantolu Madonna vardı. Ara sıra sabah vapurunda oturduğu yerin yanına koyar, inerken de kasten unuturdu. Böyle bir gündü yine. Bugünün tek farkı uzun süredir düzenli kullanmaya çalıştığı ilaçlarının sayılarında bayramı unutmasıyla bir aksama yaşanmış olması, bu aksamayı unutmasıyla da bu sabah ilaçsız kalmasıydı. Dolayısıyla kendi de aksiydi. İstemediği şeyleri hissediyordu, bu hisler de istemediği şeyleri düşünmesine sebep oluyordu ve kim bundan hoşlanabilirdi sanki?
    İnme vakti geldiğinde Madonna'yı sert bir şekilde yanına koydu ve hızla çıkışa yürümeye başladı. İnsanları itiyordu ama bunun farkında değildi ve kendisinin itildiği yanılsamasına kapılıyordu. Bunca zorluğa rağmen bir yerlere gelebilmişti, kendisi ile gurur duyması gerekirdi. Yetmez, başkalarının da onunla gurur duyması gerekirdi, böyle vapurda itmeleri hiç yakışık almıyordu. Martılar ne kadar da çirkin ötüyorlardı be. Sabahın köründe de ne bok yemeye kalkmıştı sanki? Eroin bağımlısı doğmuştu ve akademisyen olmuştu. Sanki daha fazlasını hak ediyordu. Daha fazlasını hak etmiyor olsa bile en azından şimdiye yetinmeyi öğrenmiş olması gerekirdi. Önündeki adam hart hurt boğazını temizliyordu ve ensesi kocamandı. Neden ölmüyordu bu adam? Ne için uğraşıyorum ben dedi, maaşımın yarısını neden Kürk Mantolu Madonna'ya harcıyorum? Gitti kitabı geri alıp çantasına attı ve yine önüne geleni ite ite vapurdan indi.
    -
    İskelenin etrafındaki bankların birine oturdu. Canı feci sıkkındı şimdi. Vapurdaki kalabalık onu içsel monologlara itmiş ve kendi tiradını beğenmeyerek daha bir aksileşmişti. Solundaki bankta akşamcının biri sızmış olduğunu gördü ve yanında bir siyah poşet duruyordu. İçinde belki alkol vardır diye poşeti karıştırdı ve gerçekten de bir bira buldu. Yıllardır içki içmemişti. Akşamcıya tiksintiyle baktı ve birasını alıp uzaklaştı. Orada o değersiz, seviyesiz herifle görülmek istememişti. Sahilde yürümeye başladı. Birayı bir çöpün başında kafasına dikti ve kutuyu yere çalıp bir de sigara yakarak yoluna devam etti. Uzunca yürüdü. Yorulunca bir banka oturdu, derken gözünün kenarında tanıdık birilerini fark etti. Kimdi bu? Kaptan değil miydi bu? Gerçekten de bir bank ötede kaptan oturuyordu. O kadar yaşlanmıştı ki, beyaz şapkası olmasa tanıyamayacaktı. Çaktırmadan adamı mercek altına almak istedi ama başını çevirip bir kaçamak gözlem yaptıktan sonra geri önüne bakma planı, kafasını çevirdiği an kaptanla göz göze gelmesi ile sona erdi. Kaptan pişmiş kelle gibi huzurlu huzurlu sırıtıyordu ve beklentili bakışları Yasemin'i adamın adını unuttuğuna pişman etti.
    -
    İsteksizce kaptanın yanına oturdu ve "çok yaşlanmışsın" dedi. Kaptanın gözleri gülüyordu. Gülen gözlerini en rahatsız edici biçimde onun gözlerine dikerek "Nereye kayboldun sen yaaa" dedi, "insan ziyarete falan gelir". Yasemin bu aksi adamın yaşlanınca böyle ermiş gibi işi çözmüş gibi durmasından çok rahatsız oldu. Rahatsızlığını belli etmemeye çalışarak gülümsedi, "okudum, adam oldum" dedi. Kaptan yine güldü, bok mu vardı, neden bu kadar çok gülüyordu bu adam? Kaptanın elindeki çaya baktı, "papatya mı o" diye sordu.
    "Kuşburnu, büfede papatya yokmuş".
    "Hmm..."
    Gerçekten ilgilenmiyordu. Soruyu sormuştu ama nedense cevabını duymak istememişti. Bir an önce akşam olsun, hemen yarın olsun, hafta bitsin, emekli olayım, ne olacaksa olsun diye hızlı hızlı düşünüyordu. Yerinde durmaktan rahatsız olduğu elinin kolunun sabit durmamasından belliydi, kaptan neden bunu görüp lafı kısa kesmiyordu ki?
    -
    Bir süre susup önlerindeki kayalığın ardında ufukları fethetmiş denizi izlediler. Olabildiğince yavaş bir şekilde birbirlerini kovalayan bulutları ve uzakların sisi içinde demir atmış gemilerin sükunetini seyrettiler. Görünüşe göre bunlar kaptana yetiyor da artıyordu. Aynı şey Yasemin için geçerli değildi. Kaptan bir sonraki cümlesini kurduğunda, o gitme kararını çoktan almıştı.
    Yeni simit bitirdiği her halinden belli olan kaptan, sarı süveterindeki susamları ayıklamaya çalışıyordu, sonra duraksadı ve "hatırlıyor musun vapurdaydık beraber" gibi bir şeyler söyledi.
    Yasemin de bunu bekliyordu işte, "hııı" diyerek ayağa kalktı ve tepki fırsatı bırakmadan hızla kaptanın omzunu sıkarak gideceğinin sinyalini verdi.
    "Güzel vapurlardı onlar" dedi arkasını dönerken ve ekledi, "bu yeni vapurlar y.rrak gibi".