• "Mavi Huydur Bende....Hayat hiç mavi yerinden vurmadı..çünkü ben maviyi beyazı koruyan masumiyet olarak tanırım,karanlığı görünür kılan bir renktir mavi,öyle bilirim..sürükleyendir,bitmeyendir... mavi olarak anlatmalıyım herşeyi...
    kaldırın başınızı gökyüzüne,görmek istediğinizi değil gördüğünüzü söyleyin bana! yaşamın ta kendisidir mavi..belkide sadece bu yüzden ölmeye değil..yaşamaya mahkum
    edilmiştir..
    maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi
    bir renk değildir mavi huydur bende
    ve benim yetinmezliğimdir
    ve herkesin yetinmezliğidir belki
    denecektir ki bir süre
    ve denenecektir
    bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki
    gönül gözü görendedir,derinler mavidir..."
    Edip Cansever
  • İslam emrettiği bir şeyi orta yerde bırakmaz.Onun sınırlarını en güzel şekilde çizerek,insanların hevalarıyla baş başa bırakmaz.Bir şeyi Allah subhanehu ve teâlâ emretmiş olsa dahi,onu istediğiniz ortamda yerine getiremezsiniz.Allah’ın emirlerinin icra edildiği ortamlar da, o emirler gibi temiz olmalıdır.

    Namaz Allah’ın subhanehu ve teâlâ emridir.Yeryüzünün her yeri ‘temiz’ olmak kaydıyla bu ümmete mescid kılınmıştır.Bu işe tahsis edilmiş mescidler en şerefli ve Allah’ın en sevimli mekanlarıdır.Mescidler dahi bozuk amaçlarla kurulduğu vakit orada namaz olmaz.

    “Zarar vermek,inkarı(pekiştirmek),mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşını gözlemek için mescid edinenler ve:’Biz iyilikten başka bir şey istemedik’ diye yemin edenler (var ya),Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir zaman durma.Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid,senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur.Onda,arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır.Allah arınanları sever.” 9/Tevbe,107-108

    Müslümanlar zarar,küfür ve tefrika üzere kurulmuş bir mabedde,dinin temeli olan namazı dahi kılamazlar.Çünkü temiz olan eylemler,temiz olan mekanlarda rızaya muvafakat eder.

    Acaba “Oku!” emrinin icra edileceği -bu cürmü işleyenlerin zannına göre- kurumlar hangi amaç ve hedefler gözetilerek kurulmuştur ? Bu sistemin ve kurumların sahiplerinden dinleyelim ...

    Milli Eğitim Kanunu (Madde 2): “Türk milli eğitiminin genel amacı,”Türk milletinin bütün fertlerini,Atatürk ilke ve inkılâplarına ve Anayasada ifadesi bulunan Atatürk milliyetçiliğine bağlı,Türk milletinin ahlaki,insani,manevi ve kültürel değerlerini benimseyen,koruyan ve geliştiren,ailesini,vatanını,milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan,insan haklarına ve anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik,laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye’ye karşı görev ve sorumluluklarını bilen ...”

    Milli Eğitim Genel Amaçları (Madde 5): “Milli Eğitim amaç ve ilkeleri doğrultusunda,öğrencilere Atatürk ilke ve inkılâplarını benimsetme,Türkiye Cumhuriyetinin anayasasına ve demokrasinin ilkelerine... İnsan hakları,çocuk hakları,başkalarının haklarına saygı ... Birey olma bilinci kazandırabilmektir.”

    Şimdi soralım: Neden buralara ‘Tağutlara kulluğun modern mabedleri’ dediğimiz anlaşılıyor mu ? Ve bu cürmü “Oku!” emrine mâl edenler;bu kurumların “Oku!” emri için münasip yerler olduklarından emin mi ?

    Sabit bin Dehhak radıyallahu anh anlatıyor:”Bir adam Allah Rasûlü’ne geldi:’Ben Buvane mıntıkasında bir deve kesmeyi adadım’ dedi.Allah Rasûlü:’Orada cahiliye putlarından,ibadet edilen bir put var mı ? diye sordu.’Hayır’ dediler.’Öyleyse adağını yerine getir’buyurdu.”

    Adak;İslam’ın yerine getirilmesini emrettiği ibadetlerdendir,ancak her mekanda bu emir icra edilmez.İbadet edilen putlardan ve cahiliye bayramlarından temizlenmiş mekanlarda ancak yerine getirilebilir.

    Allah’ın “Oku!” emrine binaen okulları imar ettiğini iddia edenlere biz de soralım:Bu emri yerine getirdiğinizi iddia ettiğiniz mabedlerde put ve şirk bayramları var mı ?

    Şayet varsa;sizler neden orada bulunuyorsunuz ? Okul ve put... Okul ve cahiliye bayramları... Kalbinde zerre hayat,vicdanında ise hayâ olan insanın yüzünün kızarmaması mümkün mü ? Buralar puthanelerdir.Bahçe de,sınıfta,koridor da,kitaplar da,dersler de,okul alet ve edevatıda,her yerde büyük tağutun putu vardır.Tazim edilecek şekilde yükseğe asılmıştır.Ve her sabah ona ibadet edilip,bağlılık yemini yapılır.Onun putunun önünde,saygı içerisinde,kıpırdamadan,hep beraber,aynı usül ve lafızlarla... Yaradan adına,bu ibadet değilse,ibadet nedir ? En katı mezhepler dahi namazda üç harekete müsaade etmişken,tek hareketin disiplin ve kınama,bazen de dayak nedeni olduğu bu törenin adı nedir ! Bu ibadet değilse,Mekke müşriklerinin Allah’a yaklaşmak adına,Allah’ın subhanehu ve teâlâ Salih kulları önünde yaptığı seremoniyi de şirk eylemi olarak adlandırmayın siyer okumalarınızda (!)

    Ya bayramlar ? Tağutları övdükleri gibi,onların İslam dinine zarar vermek adına yaptıkları eylemleri bayram ve etkinlik adına kutsarlar ... Bu bayramlar,cahiliye bayramları gibi eğlenceden ibaret değildir.Hazırlıklara belli bir zaman önce başlanır,bir plan ve program dahilinde yapılır.Özel geçit tâkı hazırlanır.

    Örnek olması açısından;Cumhuriyet’in kuruluşu bayram olarak kutlanır.İslam aleminin yas günü olması gereken bir gündür oysa... Sembol olduğu şey;İslam’ın yönetimden kaldırılması,yerine beşeri yönetime geçilmesidir.Bu,bayram olarak kutlanmaktadır! Tağut bu fiilinden dolayı övülmektedir.

    Bu tağutun helak olduğu gün yas tutulur.Buna yönelik etkinlikler yapılır.2007 yılının 10 Kasım’ında bir öğretmen çocuklara şu şiiri ezberletmiştir:

    Karanlığa güneşsin
    Bir sönmeyen ateşsin
    Sen ilahlara eşsin
    Benim sevgili atam

    Bu olay bir velinin fark etmesiyle basına yansımıştır.Tabi çocuklar ezberledikten sonra...

    Bunda şaşılacak bir şey yoktur.Sistem amacını açıkça ilan etmiş,bunu yönetmelikte belirtmiştir.Yapılan tüm etkinlikler ve müfredat bu doğrultudadır.Şaşılacak olan,işlediği cürmü Allah’ın subhenahu ve teâlâ “Oku!” emrine mâl edenlerin halidir.
  • Yunan'lılar, verimli şekilde öğrenmek sanatında hayranlığa lâyıktırlar; biz de onlar gibi, komşumuzdan öğrenelim, fakat bilgince marifet için değil, öğrenilmiş her şeyi dayanak olarak kullanıp yükselmek, kom­şudan daha da yükseğe çıkmak için de değil, hayat için öğ­renelim. Felsefenin başlangıcı nedir? sorusu hiç önemli değildir. Çünkü başka her yerde kaba olan, şekil alınmamış, boş ve çirkin olan bulunur: ve her şeyde yüksek basamaklar önem taşır.
  • Ancak hayat dediğin nedir ki ? Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep böyle gidecek sanırız. Birden ip kopar , ışık söner , her şey darmadağın olur.
  • "Kısırdöngü asla yok olmaz. Sadece genişler,sonra da kendini unutturur. Niye? Çünkü döngü dediğin, bildiğin daire. Üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. Hatta bazen, kısırdöngü öyle bir genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da, kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla verir! Ama kör olmak şart, tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. Mekanik bir tepkidir yani! Hayatın kendisi gibi... Hatta bu yüzden hayat da bu kadar sıkıcı! Çünkü hayat da sadece bir tepki. Şimdi, bak şu çevrene! Her şey hayatın düşmanı! Yediğin, içtiğin, aldığın her nefes, her şey! Hayat da işte, buna karşı bir tepkiden ibaret! Tabii en başat da ölüme karşı! Okulda öğretmişlerdir. Nedir bilimin temeli? Etki ve tepki, değil mi? Ne demek, biliyor musun? Doğadaki inatlaşma demek! Her şey bir inat meselesi. Özellikle de yaşamak. İşte bu yüzden de hayat, maçın kendisini şeref gölü sayan, inatçı bir asalaklar takımı izlemek kadar sıkıcı. Dolayısıyla bir umut ya da bir amaca gerek yok, hayatta kalmak için. Öleceğini bilmek yeter. Hayattasın çünkü tehlikedesin. Hayattasın çünkü her saniye ölüyorsun. O kadar. Hayatın anlamı işte bu: Ölüm korkusu! Anlıyor musun beni?"
    Hakan Günday
    Sayfa 121 - Doğan Kitap
  • Nasıl ki murassa ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârane desen: "Hâşâ!.. Ben neyim, hiç.
    Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurane bir fahirdir.

    İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir."
  • "Korku nedir, artık hiç bilmiyorum. Bildiğim tek şey... Bu hayat bir ada... Hayırsız bir ada. Bizi ta ne zaman atmışlar bu adaya. Birbirimizi yiyoruz iştahla."