• 250 syf.
    ·26 günde·Beğendi·7/10
    Öncelikle eğer okursanız aşağıda paylaştığımız yazının bir değerlendirmeden ziyade kitabın kendimce çıkardığım bir özeti olduğunu belirtmek isterim.
    İnsan-Toplum-İktisat / İbrahim Erol Kozak
    Eserde ilk olarak bütüncüllükten yani ansiklopedik bir bakış açısından uzak şekilde konuları ele almanın hayata bölük pörçük ve bulanık bakmak olduğunu, kişiyi yabancılaşmaya sürükleyip sorunların çözümlendirilememesine neden olduğundan bahsedilir. Hayatın bütünsel bir şekilde ele alınamaması çağımız insanını bunalım ve arayışa sürüklemekte, bu da günümüz uygarlığının en büyük tehlikesi olarak yorumlanmakta Lisnel Robin tarafından. Bu boşluk ve arayışın var olduğu çağımızda hayatın kalitesini yükselteceğini iddia eden materyalist sistemlerse elde edecekleri gelirler için hayatın tüm kalitesini bozmaktan çekinmemektedirler. Oysa Mukaddime’de ele alınan konular, bütüncül bir şekilde incelenmiş, bu da o gün için ele alınan konuların “tarih tarihe, suyun suya benzediği gibi benzer” sözünü de dikkate alarak bugün için uyarlanabilir olduğunu söyle imkânını bizlere verir. Fakat bu noktada şöyle bir tehlikeyle de karşı karşıya kalmamız mümkündür; eserden uyarlanacak yeni görüşler İbn Haldun’un üzerine konuştuğu konulara dair temel felsefesine zıt olabilirler bu da bir fikir karmaşasının ortalığı kaplamasına neden olabilir.
    İnsanın ve insanlık tarihinin anlaşılabilmesi için onun iktisadi uğraş ve ilişkilerinin incelenmesi gerektiği görüşü 19. yy’da yaygın hale gelmiş, Avrupalı sosyologlarca da ilk defa bu dönemde ortaya çıkmış bir görüş olduğu savunulmuştur. Bu algının, Sanayi Devrimi ve bunun ortaya çıkardığı diğer şartların, bu şartların sonuçlarının bir tezahürü olduğunu söyleyebiliriz.
    İnsan yaşamını sürdürebilmek için temel ihtiyaç maddelerine muhtaçtır. Fakat onun bu maddeleri işlemeden kullanamaması, onun diğer insanlarla bir araya gelerek iş bölümünde bulunmasını gerekli kılmıştır. Çünkü insan en temel ihtiyaçlarını bile tek başına karşılayamaz. İhtiyaçlarını sağlayabilmek için kendi ürettiklerini, iş bölümü yaptığı diğer insanların ürettikleriyle mübadele etmesi gerekir. Bu zorunluluk sebebiyle de insan sosyal bir varlık olmak zorundadır. Bu ise fıtratın bir gereğidir. İnsanlarda birlikte olmanın gerekliliklerinden biri iktisat ise diğeri de güvenlik arzusu olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Fıtratın bu özelliğini göz önüne alan İbn Haldun “din ve iktisadı” iç içe ele alarak, nimetlerden faydalanma şmkanının Allah tarafından kula bahşedildiğini belirttikten sonra ticaret ve zanaatı farz-ı kifaye olarak değerlendirip dünya düzeninin işbölümü ve iktisat ile sağlanabileceğini söyler. Bu konuda Gazali ise sadece asgari ihtiyaçları karşılamanın hem dünya düzeninin hem de dinin yıkımı anlamına geleceğini söyleyerek, fazla mal elde edilmediğinde mâlî ibadetlerin de kişiden düşeceğini ifade eder.
    Bizler eğer bir toplumun tarihini ve bu toplumun uyandırdığı etkiyi anlamak istiyorsak o toplumun iktisadi uğraşlarının farklılığını ve bunların etkilerini de incelememiz gerekmektedir.
    İbn Haldun, kişisel ve psikolojik faktörlerin iktisat üzerindeki etkisinden söz ederken, iktisadın da bunlar üzerindeki etkisinden bahsetmeyi ihmal etmez. Örneğin ticareti “ucuza alıp pahalıya satmak” olarak nitelendirerek kişinin ahlakına olumsuz etkilerinden; ilim ve zanaatların insandaki zeka ve kabiliyeti arttırıp, şehirleşme, günlük ilişkiler gibi bir çok alanda güzel özelliklerin zuhur etmesini sağladığından bahsederek hadari ve bedevi toplumların arasındaki farkı örnek verir.
    Bu anlatılanlar bağlamında İbn Haldun, insanın yaratılış sürecinin hayat boyu devam ettiğini ve bunun da 3 aşamada gerçekleştiğini belirtir.
    1. Yaratma: İnsanın yaratılması
    2. Yaratma: Kişinin içinde bulunduğu çevresel şartlar.
    3. Yaratma: Kişi itiyatları, yaptığı iş ve tercihler yoluyla bir ömür boyu kendini yaratır.
    Bu bağlamda “insan nesebinden ziyade itiyatlarına mensuptur.” der İbn Haldun.
    İbn Haldun’un bu fikirleri Marksizm’in Eylem Felsefesi ile benzerlik gösterse de bütün dünya tarihini insanın çalışması ve üretmesi olarak değerlendirerek insana sadece iktisadi açıdan bakan Marksizm, tüm insan faaliyetlerine bütüncül olarak bakan İbn Haldun’dan çok farklı bir konumdadır. Yani bu benzerlik Ali Şeriati’nin de ifade ettiği gibi karşıtların benzerliğidir. Asıl olarak İbn Haldun Marksizm’in tam karşıtı bir erdedir. Onlar olaylara materyalist bir şekilde yaklaşırlarken İbn Haldun daima her olayın ilk sebebi olarak Allah’ı görmektedir. O yine Marksizm’in “servet sahibi olmanın siyasi güç sağlayacağı” görüşünün aksine “siyasi gücün servet sahibi olmayı kolaylaştıracağı” görüşüne sahiptir.
    İktisadi faaliyetlerin gerekliliğine değindikten sonra bir de kimlerin çalışma ve emeğe nasıl baktığını incelemek faydalı olacaktır: Eski Yunan ve Roma çalışmayı can sıkıcı ve külfet gerektirici bir iş olarak görmekteydi. İbranilerde de durum böyleyken Hristiyanlar çalışmaya hem müspet hem de menfi olarak bakmaktaydılar. Protestan zihniyette ise zenginlik ve zenginler yüceltilirken Marksizm’de ise emek, üretim, işçi ve sanayileşme kutsanmaktaydı. Bu konuya sosyologlar arsında ise birçok farklı açıdan bakılmaktadır: Russell, Marksist düşünceye tamamen zıttır ve bu düşünceyi çağımızın mutsuzluğunun sebebi olarak nitelendirmektedir. Schumaeher de buna benzer bir görüş olarak çalışmanın mutluluk ve terbiye edici yönüne vurgu yapmaktadır. Veblen ise çalışmanın israf ve tembelliği önlediğini savunurken, çalışmanın fıtri olduğunu belirtir. From ise insanın yaşamak için çalışmak zorunda olduğunu söyler.
    İslami anlayışta ise insan rahatın peşinde olsa da yeryüzünde kaldığı sürece çalışmak zorundadır. Ve kişinin geçimini sağlamasına dini bir yükümlülük olarak bakılmaktadır. Önceki bazı görüşlerin aksine de İslam’da kişinin değeri işi ve zenginliği ile değil takvasıyla ölçülür toplum nezdinde prestiji düşük bir işte çalışmak kişinin değerini düşürmez.
    İslam’da çalışma ve emek bu kadar kutsalken 19. ve 20. yy’da bazı tekkelerde ve gruplarda riyazet adı altında işten el ve eteğin çekilmesi Max Weber’ce İslam’a Hint ve İran mistisizminden girmiştir. Fakat bu etkilenmede sosyal ve siyasi yapıların etkileri de unutulmamalıdır. Konuya ışık tutması açısından 13. yy sufilerinden Ebumekarin’e kulak vermek gerekmektedir. O şöyle der: Normalde toprağından 1000 batman mahsul çıkan biri ihmalkarlığı sebebiyle 900 batman mahsul elde etse kayıp 100 batmanın hesabı ondan sorulur.
    Fakat tüm bu söylenenler İslam’ın çalışmaya verdiği önemin Protestan zihniyetle aynı olduğu düşüncesini ortaya çıkarmamalıdır. İslam’da bir işi kıymetli kılan o işteki niyettir. Bu niyete göre yapılan iş İslami açıdan makbul sayılır.
    Ayrıca İslami anlayışta üretilen malın hangi yollarla tüketileceği de belirtilmiştir. Yani İslam’da üretim ve tüketim terbiyesi bir bütün olarak ele alınmaktadır. Öyle ki Gazali, fazla mal ve servet yığmanın insanı Allah’tan uzaklaştıracağı, dolayısıyla da kişi ve toplumları mutsuzluğa sevk edeceği görüşündedir.
    İbn Haldun’un emek ve çalışma hakkındaki görüşleri ise şöyledir; Her türlü mal ve mülkiyet ancak emek ile elde edilebilir. Üretilen her türlü değer tabiat ve insan emeğinin bir araya gelmesi sonucu oluşur. Bu emeğin gerçekleşmesi için de insandaki akıl, el ve alet üretip kullanma yeteneğinin varlığından bahseder.
    Bu konulara dair yaptığı tespitlerden sonra çalışmanın ahlaki ve terbiyevi boyutlarına vurgu yapmaktadır. İbn Haldun, emeğin ve kişinin kendi işini kendisinin yapmasının terbiyevi yönleri üzerinde durarak, lüks alışkanlığından dolayı hizmetçi kullananlar ve hizmetçilik yapanlar açısından yozlaşma ve emek israfından bahsetmektedir.
    Tam da bu noktada yabancılaşma kavramı incelenmelidir. Yabancılaşma, insanın hayatının herhangi bir anında yaptığı işin, içinde bulunduğu faaliyetin yerini ve anlamını belirleyecek genel bir hayat felsefesine sahip olmaması veya benimsediği hayat felsefesi ile arasındaki ilişkiyi kavrayamaması, amaçlarla araçları birbirine karıştırmasıdır.
    Bazı sosyologlar yabancılaşmanın 4 unsurundan bahseder:
    1. Güçsüzlük
    2. Süreci bütüncül algılayamama
    3. Yalnızlaşma
    4. Kendini özüne karşı yabancı hissetme
    Dolayısıyla felsefi veya dini bir açıklama bu 4 unsura uygun bir alt-yapıyla sunulmalıdır. Bu bakımdan yabancılaşmayı ürerimden tüketime, eğlenceden dinlenmeye hayatın her alanında görmek mümkündür. Yabancılaşmanın olduğu yerde bazı çevrelerin çıkarları doğrultusunda kurulmuş sosyal yapılar görmek kaçınılmazdır. Yani insanlar bu çevrelerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmaktadır.
    Yabancılaşmanın tüm devirlerde var olan bir kavram olduğu unutulmamalıdır. Yabancılaşmanın günümüzde bu kadar sık görülmesinin nedeni ise makineleşmenin getirdiği monotonluk ve materyalist sistemlere dayalı oluşturulan sosyal ve iktisadi yapılardır.
    Yabancılaşmaya İslami açıdan bakacak olursak; kişinin niyeti yaşam felsefesiyle örtüşüyorsa yabancılaşmadan korunmuş demektir. İbn Haldun ise aşırı zenginlik ve lüksün kişiyi kul olma bilincinden kopardığından, dolayısıyla da yabancılaştığından bahseder. O, bu tartışmanın içerisinde asabiyet kavramını yabancılaşmanın zıttı olarak kullanır.
    Gazali de buna benzer bir tutumla Müslümanın, dünyalık olan her şeyin maksat ve gayesini bilmesi gerektiğini; mübah olan fiillerden faydasız ve amaçsız olanların terk edilmesini yoksa bunların kişiyi yabancılaşmaya sürükleyeceğini belirtir. Kısacası insan, faaliyetlerini yüce gayelerle ahenkli ve uyumlu bir şekilde yaparsa yabancılaşmadan korunmuş olur.
    İnsanın tabiatına dair onun mücadeleci olduğunu söyleyen kötümser görüşlerin yanında işbirliğine yatkın olduğunu söyleyen iyimser görüşler de mevcuttur. Bu görüşlere bağlı olarak insanın iktisadi ve sosyal ilişkilerdeki yerine dair tercihler şöyledir;
    Mücadele İlkesi
    Rekabet İlkesi
    İşbirliği İlkesi
    İbn Haldun bunlardan işbirliği ve dayanışma ilkesini savunmaktadır. Çünkü insanların üretmek zorunda olmalarının bir hikmeti olarak da onları dayanışma ve işbirliğine itmek olduğunu ifade eder.
    O, ilk bakışta işbirliğini savunması ve ticaretin de mücadele ve rekabet hissini arttırdığı, dolayısıyla da olumsuz sonuçlar ortaya çıkardığı gerekçesiyle ticarete karşı çıkar bir konumda gözükse de yıkıcı olmayan ve kurallarla sınırlı bir rekabete yer vermektedir. Mücadeleci tabiatın insanın ruhunda olması sebebiyle meşru ve kontrollü rekabetin toplum için yararlı olacağını savunmaktadır. Yani ona göre; insanın –baskın olmakla beraber- hem işbirliği hem de mücadeleci ve rekabetçi yanı vardır. Kanunlar ve din de insanın bu hayvani yönünü sınırlandırarak yıkıma sebebiyet vermesinin önüne geçer.
    İbn Haldun ayrıca iktisadı, asabiyet çerçevesinde de incelemektedir. Asabiyet, bir toplumun üyelerinin hep birlikte müşterek bir değeri benimsemeleri ve bu uğurda her türlü fedakârlıkta bulunmalarıdır. Asabiyet kişiyi yabancılaşmadan korur. Asabiyet kendine güven il azmi yüksek, şahsiyetli ve hür bir insan tipinin simgesidir. Yine ona göre hakları iktisadi faaliyette bulunma arzusu, kalkınmanın temelini oluşturur. Bu arzu da asabiyetle doğrudan ilişkilidir.
    İbn Haldun, sosyal, siyasi ve iktisadi meselelerin ferdi ve psikolojik faktörlerle ilişkisini her zaman yaptığı gibi ikili bir ilişki içinde inceler. Dolayısıyla siyasi baskı ve zulmün iktisadi faaliyette bulunma istek ve arzusunu engellediğini söyler.
    Bu söylem göz önüne alındığında devletin halka karşı adil tutumu, iktisadi bakımdan canlılığı sağlaması veya zayıflatması tedrici bir şekilde gerçekleşir. Ayrıca devletin zenginliğini hazinede saklanan parayla ölçmek yanlıştır. Tam aksine zenginlik, mevcut hazinenin halkın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılıp, kötü şartların giderilmesi ve güvenliğin sağlanarak halkın iktisadi bakımdan canlı ve üretken hale getirilmesiyle sağlanır.
    Ayrıca yöneticilerin koyduğu kurallar, baskı ve zulümle benimsetilmeye kalkılırsa bu asabiyeti kırıcı bir unsur olur. Fakat bu kurallar topluma onunla özleşeceği şekilde aktarılır ve benimsetilirse asabiyet ruhu, dolayısıyla da iktisadi faaliyetler zarar görmez. İbn Haldun, bu görüşlerine dayanarak; göçebelerin kanunlarının tabii süreç içerisinde kendiliğinden oluştuğunu ve toplumun tüm fertleri tarafından daha kolay bir biçimde benimsendiği için göçebelerin ruh sağlığının, kanunları zorla benimseyen şehirli toplumlardan daha iyi olduğunu belirtir.
    Bunlarla bağlantılı olarak İbn Haldun, çocuğun yetiştirilmesinde baskıcı, sert ve otoriter, ağır cezalar veren veya yapası gereken her şeyi en ince ayrıntısına kadar dikte eden bir babanın/hocanın/ustanın çocuğun güvenini, başarma şevkini kırdığını belirtir. Bu dürtülerini kaybetmiş çocuk da doğal olarak asabiyet duygularını yitirir. Kısaca O, çocuğun olabildiğince özgüveni ve başarma azmi yüksek şekilde yetiştirilmesi gerektiğini söyler.
    İbn Haldun’un insan psikolojisine dair görüşleriyse şu şekildedir: Her insanda potansiyel bir enerji rezervi vardır. Bu enerjinin kullanılması kişiye sunulan fırsatlar ve içinde bulunduğu imkânlarla doğrudan ilintilidir. Bu enerji ve başarma güdüsü kişinin inanç, değer ve dünya görüşüyle de doğrudan ilintilidir. Asabiyetin temelinde de aynı nedenler yatmaktadır. Yarıca bu konuda İbn Haldun, insanın mutlu ve yetkin olabilmesi için maddi imkânlarının yanında özgürlük, kendini gerçekleştirme gibi psikolojik ihtiyaçlarının da giderilmesi gerektiğini söyler. Aksi taktirde başarı beklenemez.
    Devlet toplumdaki en büyük harcama gücünü oluşturur. Bu harcamaların iktisadi hayata yön verme gücü de azımsanamayacak kadar çoktur. Ancak devlet ve devlet memurlarının talep ettiği ve rağbet gösterdiği zanaatlar gelişim gösterebilir. Bu bakımdan devletin, harcamalarında birtakım kısıtlamalara gitmesi de ekonominin canlılığını olumsuz yünde etkilemektedir. Talep azaldığı için arzda da bir azalma olacak ve ekonomik durgunluk baş gösterecektir. Bundan dolayı da hazinenin gelirleri azalmış olur. İbn Haldun bu noktada devlet harcamalarıyla iktisadi durum arasındaki ilişkiyi bir akarsuyun etrafına canlılık vermesine benzetir. Bu sebeple de hazinede para stoklamaya karşıdır. Bu para halkın ihtiyaçları doğrultusunda harcanarak ekonomik gelişme daha da arttırılmış olur. Dolayısıyla İbn Haldun’un sosyal devlet anlayışını savunduğunu da söyleyebiliriz.
    O, devletin vergilerini azaltacağı ve haksız rekabete neden olacağı için devletin bizzat iktisadi faaliyetlerle uğraşmasına karşıdır. Ayrıca bu durumun bir süre sonra otoriter, hak ve hürriyetlere saygısız bir devlet doğuracağı kanaatindedir. Devletin sadece düzen ve denetimleri sağlamasının iki taraf için de en kazançlı yol olduğunu söyler.
    Bir ülkenin zenginliği ancak çalışanlarca sar edilen emekle elde edilebilir. Fakat zenginliğin oluşabilmesi için çalışanların temel ihtiyaçları olan rızıklarında daha fazlasını elde etmeleri gerekir. İbn Haldun, Marks’ın artı-ürün dediği bu fazlalığa kazanç demektedir. Kazanç ilerleme ve gelişmeyi sağlarken sömürü dediğimiz çalışmayanın, çalışanın malına el koyması olarak bilinen kavramı ortaya koyar. İbn Haldun sömürü olarak nitelediği bu kazanç şekillerini şu şekilde sıralamaktadır
    • Siyasi güç kullanma
    • Makam sahiplerine yaltaklanma
    • Halk içinde itibar sahibi olma
    • Siyasi ve iktisadi konjonktürdeki değişikliklerden yararlanma
    • Büyük ölçüde riskli işlere veya meşru olmayan yollara bulaşma
    • Ganimet ve miras
    O, bu kazanç çeşitlerinin toplumdaki bazı bireyleri diğerlerinin sırtından geçinmeye alıştıracağını, bundan dolayı da üretimin zamanla azalıp ekonominin çökeceğini söyler.
    Fakat O, bu isitismar gibi görünen olaya tamamıyla karşı çıkmamaktadır. Makul seviyelerde kaldığı müddetçe bu faaliyetin zenginlik ve üretimin artmasında etkili olduğunu söyler. Çünkü artı-ürünü alınan kişi geçinmek için yeniden üretmek durumunda kalacaktır. Eğer böyle olmazsa üretimde devamlılık sağlanamaz ve hayatın her alanında bir çöküş gerçekleşir. Bu istismar makul seviyede olup elde edilen servet lükse değil de yine halka harcanırsa üretim, dolayısıyla da elde edilen gelir sürekli olarak artar.
    Ayrıca İbn Haldun, zengin sınıfı, toplumda vuku bulan kötü alışkanlıkların sebebi olarak görür. Çünkü zengin sınıf, elindeki serveti çoğu zaman lükse, gösterişe ve makul olmayan şeylere harcar. Bunu gören halk elindeki fazla parayı onlara benzemek için onların harcadığı yollarda harcar. Bundan dolayı da zengin sınıfı eleştirir. Bu eleştiriyi modern dönem sosyologlarından da yapanlar mevcuttur.
  • Ah, tahterevelli! Ey hayatın özeti! Kısa aralıklarla alçalış ve yükseliş. Güçlüyle zayıf arasında kurulamayan denge! Ey paylaşmaktaki heyecan. Senin için gelmiştim buraya. Beni ancak sen teselli edebilirdin!
  • 240 syf.
    ·11 günde·Beğendi·7/10
    Ali Lidar'la tanışmam bu kitabı ile oldu. Kitapta herkesin hayat anlayışına göre "tesirsiz" kalan metinler bulunması ile birlikte ruhunuzu kanatan, kendi gençliğinizi hatırlatan "tesirli" parçalar da mevcut:

    -》"Çaresiz misin? Hadi ordan! Çaresiz değil şımarıksın sadece! Kimdir biliyor musun asıl çaresiz?
    800 lira maaş alıp 300 liralık gaz faturasını ödeyemediği için kendini asan babadır çaresiz. Öpe koklaya askere uğurladığı oğlunun, bayrağa satılı tabutuna sarılıp aklını kaybeden annedir çaresiz. Ön yaşından beri kendi evinde her gece tecavüze uğrayan ve daha fazla dayanamadığı için evden kaçmaya yeltendiğinin gecesi, otagarda "namus" cinayetine kurban giden kızdır çaresiz... Koca dayağından bunalıp baba evine sığındığında ,babası ve abileri tarafından, çocuklarının gözü önünde öldüresiye dövülen kadındır çaresiz. Torunu yaşında çocuklara titrek elleriyle kağıt mendil satmaya çalışırken kalp krizi geçiren ve bir saat ambulans gelmesini bekledikten sonra ağzı köpürerek ölen seksen yaşındaki dededir çaresiz. "

    -》 " Hayatımın özeti, düzeltilemeyecek kadar vahim bir anlatım bozukluğu. "

    -》"İnsan geçmişi düşünür, geleceği hayal eder, Şimdiyi de yaşar."

    -》"İyi kitaplar dışında kimse elimden tutmadı."

    -》" Doğup büyüdüğün yere ait değil insan. Acı çektiği ya da çok mutlu olduğu yere de ait değil. İnsan, olmak isteyip de olamadığı yere ait." gibi."

    Yedi kişilik bir nüfusla ömrü iki odada geçen, ögrenciliğinin üçüncü yılında pavyonda çalışan hayatın ezdiği, yıktığı, öğüttüğü bir insanın yer yer küfür, argo vb.. söylemlerde bulunmasını meşrulaştırdı bana.

    Tıpkı denizin mavisini görmeyi indiğimiz bir cumartesi sabahında deniz kenarında içmeye gelenleri, sevişgen tipleri görmezden gelip kuşlara, dalga seslerine odaklanır gibi satır arasındaki düşüncelere, yaşanmışlıklara, duygulara çevirdim perspektifimi.
    Kendine has tarzı hoşuma gitti. Birilerinin hoşuna gitsin, birileri hikayelerinde paylaşsın tarzı bir kitap değil kesinlikle.
    Dar ya da orta gelirli olan, bazen mutlu bazen geçim derdine düşen sinirlenen, öfkelenen, söven, her şeye boş veren,didinen,umut eden,ezilen,görmezden gelinen,kalabalıklarda kayıp olan insanın kitabı bu.
  • Tanrı sana kalbinin istediği her şeyi bahşedebilir,
    bir eş, bir ev,
    huzurlu ve mutlu bir yuva;

    yine de şu dünyada hiçbir şey,
    erkeğin ve karısının aynı görüşte olmasından
    daha kıymetli değildir.
  • Bir saniye önce vardı, bir saniye sonra yoktu... Hayatın en kısa özeti buydu...
    Meral Kır
    Sayfa 409 - Olimpos Yayınları, 1. Baskı
  • "...hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz, diyor dudak. radyoda aynı şeyleri duyuyoruz, birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz. Hayatın hiç sürprizi kalmadı. Hep aynı şeyler olup duruyor. tekrarlar.
    deliğin içindeki kırmızı dudaklar; hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbir şey hatırlamazken, komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı, diyor.
    Dudaklar gelecek parlak değil, diyor.
    Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. mükemmel bir uyum içinde olacağız. senkronize. birleşmiş. eşit. kati. karıncalar gibi. böcekler gibi. koyunlar gibi."
    Chuck Palahniuk