BİR DEHANIN ÇÖKÜŞÜ ;
FREUD’UN SESSİZ VEDASI
Sigmund Freud’un son günlerinde, kanser tarafından kemirilmiş bedeni, yaralarının ağır kokusu ve acıdan korunmak için doktoruyla yaptığı sessiz anlaşma vardı.
23 Eylül 1939’da öldü; gırtlak kanserinin tükettiği, ağır bir septik enfeksiyonla zayıf düşmüş, ama yine de olağanüstü bir berraklıkla yaklaşmıştı sona. Kendisine ölümcül bir düşman edinen ve onu sürgüne zorlayan Naziler karşısında, alaycı zekâsını hiç kaybetmemişti.
Kansere yenik düşen bedeniyle, bunun son olduğunu bilerek, ömrünün yetmiş dokuz yılını geçirdiği şehirden ve ülkeden uzak bir yerde, ölümüne olağanüstü bir açıklıkla yürüdü. Naziler onu bir tehdit, Reich için ölümcül bir düşman saymış; dünyaca tanınmış bir figür olduğu için öldürmeye cesaret edemeyip sürgüne zorlamışlardı. Yine de onun kitapları, Almanya’nın kültürel mirasına ihanet eden dev ateşlerde yakıldı.
Freud başlangıçta gitmek istemedi. Buna karşılık Naziler, ailesinin tehlikede olduğunu göstermekten geri durmadı. Yayıncılık ofisinin basıldığı gün, oğulları Martin’i götürüp bir gün boyunca sorguladılar; serbest bıraktılar. Bir hafta sonra kızları Anna’yı aldılar ve Gestapo karargâhında sorguladılar. Freud, ancak o zaman gitmek zorunda olduğunu anladı.
Viyana’da kalan dört kız kardeşi yıllar sonra Nazi ölüm kamplarında öldürüldü. Freud, günlüğüne o kara günü tek bir cümleyle yazdı: “Anna Gestapo’da.”
4 Haziran 1938’de, eşi Martha Bernays ve kızıyla birlikte sürgüne doğru yola çıktı; hasta, yıpranmış, yaşlı ve kırılgandı. Gitmeden önce, Nazilerin hazırladığı ve gerçeğin tamamen tersini söyleyen bir belgeyi imzalamaya zorlandı. Belgede Gestapo’nun kendisine saygı gösterdiği ve özgürce çalışmasına izin verdiği yazıyordu. Freud yalnızca bir cümle daha eklemek istediğini söyledi ve tarihe geçen alaycı