Bir yerde uzun zaman kaldığınıza, dünyanın ne kadar büyük ve uçsuz bucaksız olduğunu unutuyordunuz. O enlem ve boylamların uzunluğunu algılayamıyordunuz. Kendi içimizdeki uçsuz bucaksızlığı da anlayamadığımız gibi, diye düşündü Nora.
Ama o uçsuz bucaksızlığı hissettiğiniz, bir şey onu ortaya çıkardığı anda umut beliriyor ve istedeniz de, istemeseniz de, kayalara yapışan likenlerin inatçılığıyla size yapışıyordu.
Sonra da Oxford Üniversitesi’nden Roger Dunbar diye bir adamın, insanların en fazla yüz elli kişiyi tanıyacak şekilde proglamlandığını keşfettiğini ve bunun avcı-toplayıcı toplumların ortalama nüfusu olduğunu anlatmıştı.
…
“Ama bu teori hoşuma gitti. Instagram’da bu kadar insanı bir saatte görebilirsin.”
“Aynen öyle. Hiç sağlıklı değil. Beyinlerimiz bu yükü taşıyamıyor. Yüz yüze iletişimin özlemini her zamankinden daha çok duymamızın nedeni bu!”
Yoksulluğu, haksızlığı, açgözlülüğü, yapayalnızlığı, bütün bu karmaşayı o yaratmadı mı? Mutlaka çok iyi niyetlerle giriş miştir bu işe, ama sonuçlar bir felaket. Tanrı varsa bu dünyayı erkenden terk etmeyi seçen yaratıklara karşı cömert davranacaktır, hatta bizi burada vakit harcamaya zorladığı için özür bile dileyebilir.