• "Elimden geleni yaparım, gerçi elimde yalnızca şimdiki zaman var ama... hem de epeyce kısa bir zaman."
    "Kimsede daha fazlası yok, şimdiki zaman ise her zaman kısadır. Tabii bazı insanlar, bir sürü şeyler biriktirdikleri bir geçmişleri ve daha bir sürü şey biriktirebilecekleri bir gelecekleri olduğuna inanırlar, o başka. "
  • Yemin ederim,her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır;
    Hem de tam anlamıyla,gerçek bir hastalık!
    ...
    Hayattan çok az şey istedim ama O, O kadarını bile esirgedi benden.
    Azıcık güneş,kırlar, bir lokma ekmek bir lokma huzur, canımı fazla yakmayacak bir yaşama bilincim olsun
    ve bir de ne kimseye muhtaç olayım ne el alem bana muhtaç olsun.
    Bu kadarı bile esirgendi
    benden!
    ...
    Huzurlu odamda,kederler içinde yazıyorum, şimdiye kadar olduğum,bundan sonra da
    olacağım gibi yapayalnızım!
    ...
    Yaşamak,başkalarının niyetleriyle örgü örmektir!
    ...
    Kurduğum bütün cümlelerin
    derinliklerinde, suyu içilmiş bardağın dibinde erimeden kalan bir toz gibi, bir hiç olarak
    varlığımı sürdürüyorum!
    ...
    Daha fazla sıkıntı doğurmaktan başka derdi olmayan bir sıkıntı;bugün çektiğiniz acının
    acısını yarın çekeceğinizi şimdiden size muştulayan acı ne büyük bir açmaz bu!
    ...
    İçinde bir hiç olarak
    kaldığım bataklığı,
    azar azar ele geçirdim.
    Sonsuz varlığımı doğurdum,ama kendimi
    kendimden forsepsle koparmak zorunda kaldım!
    ...
    Bütün dünya hayal kurar.
    Bizi birbirimizden ayıran şey, o hayalleri
    gerçekleştirecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımızın
    olup olmamasıdır!
    ...
    Diyelim ki,
    beni boğmakta olan bir eli boynumdan söküyorum.
    O eli söküp atan kendi elimin,beni
    kurtarırken boynuma bir ip geçirdiğini fark ediyorum.
    İpi boynumdan dikkatle çıkarıyorum,
    ama bu kez de kendi ellerimle boğazımı sıkmama ramak kalıyor!
    ...
    Aynalarda gördüğüm suretim,hep ruhumun kollarına sığınırdı.
    Düşüncelerimde bile
    olduğum gibi var olabilirdim ancak;
    "Zayıf ve beli bükük biri!"
    ...
    İnsan kişiliğim, dışarıdan su katılmamış bir komedi gibi görünüyordu;
    içerden bakıldığında insana özgü olan her şey gibi!
    ...
    Uyduruk biriyim ben.
    Uyandığımda kendimi hep yabancı kucaklarda,
    adeta yanlışlıkla avutulurken buldum!
    ...
    Dört bir yanım olduğu gibi gecenin inkarlarından örülü çıplak,soyut evrenle sarılı. Biri
    yorgun,biri kaygılı iki parçaya bölünmüşüm!..
  • °•O•°
    "Rüzgâr da bizden ne de olsa. " diye düşündü. Sonra, "ara sıra öyledir" diye ekledi. "Ve büyük denizler bizim hem dostumuz, hem düşmanımızdır. Ya yatak?.. " diye aklından geçirdi. "Yatak en yakın arkadaşımdır benim. Ah bir yatak olsa şimdi" diye düşündü. "Yataktan iyi şey var mıdır be? Yenildikten sonra her şey daha kolay oluyormuş. Bunun bu kadar kolay olduğunu bilmiyordum. Hem ne yeniliş, ne yeniliş... "
    °•O•°
  • .
    Güzeli aramak …
    Bir eylem midir, yoksa içten gelen bir şey mi, ya da bir hedef mi olmalıdır. Kişisel bir bakış mı, yoksa toplumsal bir süreç mi ?
    Belki de bunların tümünü, hatta daha fazlasını aynı anda kapsayan bir olgu.
    Ne yazık ki, çoğu önemli şey de olduğu gibi büyük çoğunluğun farkında olmadığı bu sebeple ıskaladığı bir amaç aslında.
    Bu konuyu neden ele aldığımı düşünüyorum da…
    Kişisel olarak, son zamanlarda çevremizde meydana gelen davranışlar bütünü ve her anlamda yaşanan yozlaşmanın bunun en önemli sebebi olduğunu düşünüyorum. Tabiî ki, bu olumsuzlukların yansıması olarak duyduğum rahatsızlık, idealist yaklaşımlardan uzaklaşmaya neden olan, hatta bunu engelleyen, bir sistemin ve bakış açısının hâsıl ve baskın olması, bununla mücadelenin yorucu ve zor olması, insanı insan yapan değerler süzgecinde bunu aklımın almaması.
    Her anlamda güzeli aramak en önemli hedeftir aslında. Bu neye inanırsanız inanın, inancınızın gereği olduğu gibi toplumsal davranışları düzenleyen hukuksal sistemlerinde amacıdır. En önemlisi insan olmamızın doğal bir sonucudur.
    Fakat nedense tüm bunların aksini yapan, bunun için mücadele veren, bunun aksini düşünenlerin sayısı güzeli arayanlardan kat be kat fazla. Yaşama amaçlarının farkında olmayan bir sürü insan kendilerini materyalist bir bakış açısı ile oluşturdukları bir akıntıya kaptırmış gidiyorlar. Bunu yaparken de arkalarından bir sürü insanı sürüklemeye çalışıyor, onlara her türlü rahatsızlığı veriyorlar. Kendi dar dünyalarında oluşturdukları sığ dünya görüşleri ile asla kavrayamayacakları “ Güzeli Aramak ” mücadelesine ket vurup, bunu aşağılar tavırlar içerisinde gittikçe kirleniyorlar.
    Nasıl mı ?
    Örneğin onlar neden mutlu olur veya olmazlar şöyle bir bakalım.
    Onlar arsalarının imar planında çok katlı yapı izni almasından mutlu olurken, orman arazilerinin imara açılmamasından mutlu olmazlar meselâ. Onlar için güneşin doğup batması takvimde rakamların değişmesinin dışında bir anlam ifade etmez meselâ. Oysa bazı insanlar dünyanın en uzak yerlerinden Nemrut Dağı’na gelip güneşin doğuşunu izlerler ve bundan oldukça mutlu olurlar meselâ. Onlar soyu tükenmekte olan pandalara yeni bir birey katılmasını umursamaz ama altılıda oynadıkları atın yarış kazanmasından, horoz dövüştürmekten, boğaların önünde koşmaktan vs. çok mutlu olurlar meselâ. Onlar işçi çalıştırıp emeğini zamanında ödemekten değil de pavyonlarda onlarca işçinin parasını bir gecede saçmaktan mutlu olurlar meselâ. Bir şiir dinletisinde bulunmaktan, bir sergi gezmekten, bir konferansa katılmaktan mutlu olmazlar ama seçim zamanı siyasilerin peşinde her türlü kültürel faaliyetin tam ortasında salonlara girmekten mutlu olurlar meselâ. Acil durumlarda kan vermezler, bundan mutluluk duymaz ama düğünlerde, futbol maçlarında takımlarının aldıkları galibiyetlerden sonra silahlarını göstermek ve mermi saçmaktan, kan dökmekten mutlu olurlar meselâ. Vesaire vesaire vesaire … Bu örnekleri çoğaltmak mümkün aslında. Hatta daha önemli örnekleri atlamış olabilirim. Ama neden bahsettiğimi umarım anlamışsınızdır.
    İşin zor yanı ise bu sorunların aşılmasının zannedildiği gibi sadece eğitimle aşılamayacak boyutta olması. İnsanın içinden gelmeli. Yıllar boyu ailesinden, çevresinden, bilgi kaynaklarından yanlış beslenen dimağların sadece öğretim sürecinde bunu kırması kolay olmayacaktır. Bu tarz düşüncelerin hakim olduğu bir aile ve çevrede yetişen, kitap, dergi, gazete, tv vb. medya unsurları ile desteklenen bu bakış açısı sadece üç-beş kişinin mücadelesi ile değiştirilemez.
    Dediğim gibi eğitimli insanlarda bile bu bakış açısı değişmediği gibi diplomanın gücü ile daha süslü bir söylem ve eylem halini almaktadır. Yıllar boyu hiçbir sanatsal eğilimi olmamış insanlar mevki ve makamları ile pekala sanat eleştirmeni olmakta hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi her şeyi eleştirmeyi bir hak gibi görmektedirler.
    Peki bu insanlar bunun farkında değiller mi ? Bu durumdan onlarda rahatsızlık duymuyor mu ? Hayata bu yönüyle bakmıyorlar mı ? Belki de güzeli aramaktan daha önemli olan da bu.
    Bir çoğu bunun farkında olmadığı gibi buna önem de vermiyor. Asıl acı veren de bu. Zihinlerinde bu yönde ve bakış açısında bir değerlendirme yapılması söz konusu bile değil. Hayat önlerine yaptıklarının yanlış olduğunu gösteren sonuçlar sunmadıkça umursamazlar bile. Ne zaman ki 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, 23 Ekim 2011 Van Depremi gibi büyük felaketler yaşanır o zaman gerek maddi gerekse manevi anlamda yaptıklarının yanlış olduğunu görürler ve kısa bir an için muhasebe yaparlar. Farkında olmadan kaptırdıkları hayatın bu anlamda bir hırs arenası olmadığını geçte olsa görürler. Fakat ne yazık ki, balık hafızası, ya da kuma yazılan sevgi sözcükleri misali hafızalarımızdan silinir, gider bütün bu yüzleşmeler.
    Güzel olanın birbirimize göstereceğimiz sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış olduğunu gösteren bir sürü anı hayatımızda yaşamaktayız oysa. Özlemini duyduğumuz bu güzellikler ile ilgili sayısız örnek masallar misali anlatılmakta. Bu kadar uzak olmadığını düşündüğüm, güzel olan her şey güzeli aramanın ürünü aslında. Arayınca buluyorsunuz, yeter ki buna niyetli olalım.
    Meselâ bir akşamı huzur evinde ya da yetiştirme yurdunda geçirmek, hiç tanımadığınız birine selam vermek, içten bir nasılsın? demek, çevrenizdeki olan bitenlere önyargısız, halden anlar bir tavırla yaklaşımınız vs. gibi de çok kolay aslında. Bunun aksini yapmakta o kadar kolay tabii ki.
    Sizlere başımdan geçen tam anlamıyla derslik bir örnek vermek istiyorum. Bir akşam üzeri eve gitmek üzere halk otobüslerinden birine bindim. Yer bulabilmek için olabildiğince daha önceki duraklardan birinden hem de. Otobüse binince daha henüz yirmili yaşlarının başında bir genç arkadaşın yanına oturdum. Bir sonraki durakla birlikte otobüs dolmaya başladı. Yeni yolcularını yerleştirmeye çalışan, bunu yaparken de aslında o yolcuları değil de daha fazla yolcu almayı amaçlayan muavinin ilk hedefi herhalde daha genç olduğu için bu genç oldu. Bu talebi geri çeviren genç biraz sonra gelişecek olan olayların merkezinde olacağını bilmiyordu bile. Bu duraktan sonra yaşlı bir teyze binince ben davrandım ve ona yer verdim. Böylece o gencin yanına teyze oturmaya başladı. Yavaş yavaş otobüs daha da dolmaya başlıyordu. Bir sonra ki durakta bir bayan daha binince bütün gözler bu gence çevrilmişti. Kapı ağzında bulunan orta yaşlı iki arkadaş bu gencin üzerinden bir memleketi sorgulamaya başlamışlardı bile, “ Bu kadar şehir gezdim, otobüste yaşlılara ve bayanlara yer verme konusunda bu şehirdeki gençler kadar duyarsız olanını görmedim.” diyerek. Bunu duyan yaşlı teyze,” her yer böyle” diyerek memleketini savunma pozisyonunu almıştı bile. Lafların kendisine söylendiğini anlayan genç, “Siz benim hakkımda böyle konuşamazsınız” derken ineceği durağa varmıştı bile. Ve yerinden kalkarak otobüsten inince o genç hakkında ileri geri konuşup, ahlak dersi veren, memleket meselesi haline getiren o insanlar neye uğradıklarını şaşırmış, utançlarından kıpkırmızı olmuşlardı. Genç büyük bir gurur içinde ama kırık kalbi ile otobüsten sakat ayağı ile inip yürümeye devam etti, arkasına bakmadan. Beni bir üzüntü aldı ve bu olumsuz tavırların içerisinde yer aldığım için utandım. Fakat bir nebze de olsa önyargıdan uzak geniş bir bakış açısı ile olumsuz bir bakışa sahip olmadığım için sevindim. Terbiye, ahlak dersi verenlerden biri otobüsün yarı açık kapısından dışarı atladı ve gencin arkasından koşarak yanına vardı ve özür diledi. Ama neye yarar dı ki, kalp kırılmıştı bir kere.

    “ Güzeli aramaya devam, bütün çirkin olaylara rağmen."
    .
    ✒ d e r k e n â r
  • Mihail Bulgakov un okuduğum üçüncü kitabı.

    Kitap parçalara ayrılmış anılardan oluşuyor. En sevdiğim iki anı oldu içerisinde.

    Okuyup dirsek çürüttüğünüz okul sıraları size alaylı olmayı öğretmiyor. Hayat ve insan en iyi okuma biçimidir.

    Morfin
    Ben Birini Öldürdüm

    Bağımlılık sadece morfinle olabilecek iş değil sigara olabilir, eroin olabilir, ağrı kesici olabilir, kolonya olabilir, İNSAN olabilir.

    İnsan konusuna gelecek olursak önceleri bir şey anlamazsınız. Sınırlarınızın ne kadar zorlandığını, hürriyetinizden nasıl yoksun bırakıldığınızı, yapmaya mecbur bırakıldığınız fedakarlıkları görmezden gelirsiniz. Küçük şeylerin mide bulandırıcı olmadığını düşünürsünüz. Bir kereden bir şey olmaz dersiniz. Kendinizi kandırarak ilerlersiniz. Bağımlılığın ana malzemesi zamandır, zamanla alışırsınız. Biriken şeyler içinizde dinamit gibi patlamak üzereyken bir şeylere hayır demeyi öğrenirsiniz ama o zaman çok geçtir. Sizi ele geçiren bir manipülasyon..
    Çıkış yolu ararsınız bu bağımlılıktan kurtulmak için ama artık çok geçtir. Öğrenilmiş bir çaresizlik.

    İnsan kendi türüne en çok zarar veren canlıdır hatta birinci sırayı çeker bu konuda. Vahşidir, genleri bozulmuştur. İçindeki öfke, hırs, duymayan sağır bir vicdan, başka bir insanı kendinin bir eşyası ve nesnesi olarak görür bu evreden sonra yapılacak bir şey kalmamıştır.


    İntihar birinin hür iradesiyle aldığı bir karar değil fikrim böyle. Hep bir başka insan bir insanı intihara sürükler. Asıl tedavi edilmesi gerekenler intihar düşüncesi olanlar değil intihar düşüncesine sebebiyet veren insanlardır.

    Kendi yargılarımdan, hırçınlığımdan, kırılganlık noktamın aşına aşına dikiş tutmamasından belki böyle düşünüyorum. Çok güzel bir eğitim hayatım oldu, bir çok insana yol gösterdim, elimden geldiğince faydalı olduğum noktalarda oldu. Okuduğum her kitap aaaa bu böyleymiş dedirtti ama gördüğüm her insan beni şaşırttı. Yazılanlar yaşanılanlarla birebir uyuşmuyor. Gel gelelim ki başkalarının hayatını onarmaya çalışırken kendimi çok çok fazla yaraladığımı ve kendi çözüm yollarımı tıkadığımı farkettiğim an pes ettim.

    Birini iyileştirmek gerçekten çok zordur ama yaralamak hem de vahşi pençeli hayvanlar gibi yaralamak saniye sürer.

    Bu yüzden belki bağımlılığın en kötü en ağır tipi başka bir insana bağımlılıktır.

    Ben birini öldürdüm*
    Gerçekten öldürebilir misiniz? Lafla, sözle değil nişan almadan rastgele kurşunlar yağdırırak öldürebilir misiniz? Kendini koruma içgüdüsü size bunu yaptırır. Tek bir saniye bile düşünmeden hem de.

    Ama unutamazsınız derin bir kesik atar hayatınızın içine. Peki kimiz biz bizimle eşit konumda ve şekilde yaratılmış birine kendimiz idam sehpası kuruyoruz? Yoksa içimizde kendi yarattığımız küçük bir Tanrı mı var oyunu kendi kuralına göre oynayan?

    Birini yargılamak, öldürmek ve adaleti kendimiz sağlamak doğru olan bu mu?
    Bilmiyorum. Herkesin kendisine sorması gereken bir soru cevapları göreceli bulabileceği.

    Anılarda böyledir ne kadar öldürürseniz o kadar canlanır. Bazıları geçmişin tozlu sayfalarından çıkar boğazınıza yapışır. Tıpkı hatalar gibi.

    Tamamen hissettiklerime ait bir incelemedir.
  • George Orwell'ın yaşadığı dönemden geleceğe bir uyarı niteliğinde bıraktığı kitap. İnsana anlattığı/düşündürdüğü o kadar çok şey var ki, yüzde birini bile bu inceleme yazıma yansıtabilsem sevinirim sanırsam.

    İlk paragrafları kitabı okusam mı diye araştıran arkadaşlar için spoilersız yazıyorum. Spoiler ibaresi yazan yere kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

    Nükleer savaş sonrası dünya üç ana ülkeye bölünmüş ve bunlar Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya. Kahramanımız ise Okyanusya'da yaşayan bir "dış parti" üyesi. İç parti en kısa tanımıyla totaliter bir rejimin iktidarını yansıtıyor. Dış parti ise bu rejimin yönetimi altında bulunan kişiler için kullanılıyor.

    İşte bir dış parti üyesi Winston bu tür rejimler yönetimindeyken yapılacak en son şeyi yapıyor ve sorguluyor. Haliyle her düşünen/sorgulayan insanın yaşayacağı kötü günleri kendine çekmiş oluyor. Biz de bu karanlık ortamda Winston'un peşine takılıyoruz. Yaşadığı gizli aşkları, partiyi anlamlandırmasını ve proleter denilen bağımsız/yarı özgür insanlara karşı umudunu görüyoruz.

    Tüm bunlar usta bir kalemin elinden aktarılmasından dolayı size düşündürdükleriyle farklı bir insan olarak kitabı bitirmenize sebep oluyor. İlk okuyuşumda pek gözüme batmasa da ikinci okuyuşumda sosyalizme karşı yazılmış bir eser olduğunu net olarak görebildim. Her ne kadar çevirmen Celal Üster, Orwell'ın hem kapitalist hem de sosyalist düzene iki ucu sivri bir mızrakla saldırdığını söylese de bana pek öyle gözükmedi. (Sovyetler Birliği'ni karalamak için yazılmış bir kitap olduğu bence açık.)

    Kısacası distopya seven/sevmeyen herkesin okuması gereken şaheser niteliğinde bir kitap ve herkese tavsiye ediyorum. Tek önerim okumadıysanız önce Hayvan Çiftliği'ni okumanız daha sonra 1984'e başlamanız olacaktır. Uyarmadan da geçmeyeyim kitap gerçekten çok karamsar ve yazar size o karamsarlığı çok iyi geçiriyor. Sizi de o dünya içinde sıkışmış bir insan gibi hissettiriyor. Bu bakımdan mutsuzluğa hazır olun.

    <--- BURADAN SONRASI SPOİLER --->
    Savaş Barıştır
    Özgürlük Köleliktir
    Cahillik Güçtür.

    Defalarca geçmesine ve Orwell'ın ikide bir hatırlatmasına rağmen bir türlü bu üç cümlenin içlerinde yatan anlamı göremedim. Winston'un Goldstein'ın kitabını okurken ki satırlara kadar tabii ki. O kadar güzel bir alt anlam içine girmiş ki birden "Savaş gerçekten barış olabilir mi?" diye sorgulamama bile sebep oldu.

    Seçilen terimlerin her biri sizi farklı fikirlere sürüklüyor gerçekten. Gerbak, Barbak, Sevbak ve Varbak'ın tezatlıkları bunun en güzel örneği bana göre. Ancak İngsos içinde anlatılanlara ise değinmeye bile gerek yok. İnsanların dillerini değiştirerek düşüncelerini kısıtlama konusu ise gerçekten benimde oldukça aklıma yatan bir durum.

    Kitabın dünyasındaki günümüz ile kesişen noktaları görmezden gelmek için olağanüstü bir çaba harcadım. Bir Winston olma niyetim yok. Kitabın sonunda kendinize soracağınız soruda bu olmalı bence; Winston olmalı mıyım, yoksa olmamalı mıyım?

    Fahrenheit 451'de ki yarı umutlu sondan sonra 1984'ün "Büyük Birader'i seviyorum." sonu ise insanı iyice karamsar bir havaya sokarak noktayı koyuyor. Umarım kimsenin Büyük Birader'i sevmek zorunda olacağı günler gelmez...

    İkinci okuyuşum sonunda hislerim bunlar. Bir 5 yıl sonra tekrar okuduğumda (ki mutlaka okunması gerekir) aynı kelimelerden o zaman ne çıkaracağımı şimdiden merak ediyorum :)
  • 1. Unutma, sen değerlisin.
    Çalışsan da çalışmasan da…
    Ünlü olsan da olmasan da…
    O erkek seni istese de istemese de…
    Sen sen olduğun için bi’tanesin.

    2. Kadın olmanın tadını çıkartmalısın.
    Biraz şefkat, biraz anaçlık, biraz dişilik,
    biraz seksilik, bolca zeka ve altıncı his…
    Sen şahanesin..

    3. Göbeğin çıktı diye, 36 bedenden çok uzaksın diye,
    saçların o reklamlardaki kız gibi dalgalanmıyor diye eksik değilsin.

    4. Kendine güvenin en büyük silahındır
    ve o en derinlerinden gelen ışıl ışıl gülümsemen tabii ki.

    5. Biliyorum adettendir ama sonuca varamadığın,
    sadece bünyeni hırpaladığın o konuyu 50 kere konuşmana,
    tartışmana gerek yok.
    Olmuyorsa, üstünü çizip devam etmelisin.

    6. Yaptıklarından suçluluk duyarak vakit kaybetmemelisin.
    Yapamadıklarını listeleyip isteklerini gözden geçirmek suretiyle
    adımlar atarsan daha mutlu olabilirsin.

    7. Evlilik hiçbir şeyin kesin çözümü değildir
    sana öğretilmiş hiçbir mecburiyet alın yazın değildir.
    Kocan tek çıkışın, hayat zaferin değildir.

    8. Uzaklarda arama sakın; en büyük mutluluk sendedir.

    9. Aşkından gebersen de sınırlarını bilmelisin.
    Sınır neresidir? Sana saygısızlık yaptığı yerdir.
    Buna asla izin verme.

    10. Sen kendine ne değer biçersen, sen kendine nasıl davranırsan;
    herkes sana öyle davranır.
    Asla ama asla kendini küçümseme.

    11. Evde oturup derdine yanma.
    Kaderini birine, bir kuruma, bir konuma bağlama.
    Kaderin senin ellerinde, bunu sakın atlama!

    12. Eski sevgili adı üstünde ‘eski’dir…
    Senin yeni dünyanı bulandırmasına izin verme.

    13. Yeniden seveceksin, çok da sevileceksin.
    Kimse son değil, bunu bileceksin.

    14. Dünyanın kanunu bu; düşündüğünü çekersin.
    Allah rızası için kurup durma, senaryolar yazma!

    15. Sevgilini çok sevmelisin.
    Öyle herkese ‘sevgili’ dememelisin.
    Fakat çok sevmen demek,
    kendini ayaklar altına alman demek değildir.
    Bir kadın gerekirse, severken de gidebilir değil mi?

    16. Her şeyin şık olsun.
    Ruhun, bedenin, kıyafetin, sevişin, terk edişin, dostluğun, sevgililiğin… Kadınlık şıklık demektir.

    17. Başka kadınları kafana takmaktan vazgeç!
    Onlar sen olamaz, sen de onlar…
    Her kadın kendine özeldir, her kadın dibine kadar özeldir.

    18. Kız arkadaşların önemlidir,
    en kıymetlilerindir ama onları seçmeyi bileceksin.
    Kadın kadının kurdudur, bir kenara not edeceksin.
    Sadece kötü gününde değil, başarında,
    mutluluğunda da yanında olan,
    yüreğini ortaya koyan arkadaşlarından asla vazgeçmeyeceksin.

    19. Erkekler çocuktur. Nokta!
    Çocuğunu hem sevecek hem kızacak,
    icap ederse küsecek, cezasını vereceksin.!

    20. Seni bırakıp gidebilenin arkasından gözyaşı dökmeyeceksin.
    Aramazsa aramasın be!

    21. Sevginin, aşkın ne demek olduğunu anlamayan bir adamın
    vizesini keseceksin.

    22. Sen renklisin, sen beceriklisin,
    sen erkeğin mutlu olma sebebisin, sen başlangıçsın,
    sen sonsun…
    Mecbursun, bunu fark edeceksin!

    23. Her şey bir karar vermene bakar.
    Sabır bazen gerekli, bazen gereksizdir. Ayrımı yapabilmelisin.

    24. Yapamayacağın şey yok.
    Gidemeyeceğin yer yok. Sana kapalı olabilecek kapı yok!
    Şu an silkelenip kendine geleceksin!

    25. Tekrar söylüyorum, kafana kazı istiyorum,
    SEN ÖZELSİN,
    SEN BİR TANESİN,
    ÖNCE KENDİ DEĞERİNİ BİLECEKSİN…

    Ayşe Özyılmazel