• Ehmede Xanî - Hayatı , Eserleri
    Dünya edebiyati içinde 7 adet kitabı bulunan degerli bir yazardir. kendi döneminin bilim adamidir.Bölgenin üstün yetenekli bilgesidir. Halen mezari Ağri'da bulunmaktadir. 

    Onun yaşantısının öğrenilmesi Kürt kültür, sanat, dil ve edebiyatını öğrenmek açısından önemlidir.

    Şêx Ehmedê Xani, 1651 yılında Hakkari’nin Xani köyünde dünyaya gelmiştir. Babasının ismi İlyastır. Xani ismi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bazı rivayetlere göre Xani Aşiretinden olması sebebiyle, bazı rivayetler annesinin isminin Xanê olması sebebiyle ona Xani deniyor.
    Kısa bir sürede, ilim ve kültür alanında ün salmış bu alanda çok ilerlemiştir. On dört yaşlarındayken yazarlık hayatına başlamıştır.


    Ehmedê Xani, Kürt edebiyatına çok değerli hizmetler yapmış, bir çok güzel şiir ve eser armağan etmiştir. Eserlerinin şahı “MEM Û ZİN”dir. Bu kitabı 1695 yılında tamamlamıştır. “Nubıhara Bıçukan”da (Çocukların Turfandası) değerli bir eseridir. Bu eseri 1684 yılında yazmıştır.

    Ehmedê Xani çok ileri görüşlüydü. “MEM Û ZİN”den de anlaşılacağı gibi, haksızlığa, zulme , gericiliğe, feodal düzene karşı cephe almış bu yolda hayli mücadele etmişti. Zavallıların, yoksulların, çaresizlerin ve haksızlığa uğrayanların yardımcısı olmuştur. Çağdaşı olan bazı bilginler gibi yöneticilere ve zalimlere dalkavukluk etmemiş, çıkar peşinde koşmamıştır. Her zaman halktan yana olmuştur.

    Makam sahipleri için değil halk için, halk çocukları için çalışmış ve hizmet etmiştir.

    Şêx Ehmedê Xani düşüncesinde özgürdü, inandığını cesaretle anlatmış ve yazmış, bu hususta hiçbir şeyden endişe etmemiş doğruları ifade etmekten hiç geri durmamıştır.

    Şêx Ehmedê Xani o çağın aristokratik modasına uymamış ve diğer bilginler gibi eserlerini Arapça ve Farsça değil, halk diliyle, kendi ana diliyle,Kürtçe olarak yazmış ve Kürt edebiyatının öncülerinden biri olmuştur. Xani, derin bir felsefeye ve geniş bir kültüre sahipti.

    17.yy. Kürdistan, Kürtler ve Acemler arasında bölünmüştü. Bu ülkeler, büyük zorbalıklarla, Kürdistan’ı elde etmeye çalışmışlardı. Öyle bir hal almıştı ki, Kürdü Kürde vurdurtma politikaları, ortalıkta dolanıp duruyordu.Bu kötü durum, bu bozuk düzen, Şêx Ehmedê Xani’nin üzerinde çok etkili oldu. Şêx Ehmedê Xani Kürtlerin birlik olmayışından, çok fazla yakınmaktaydı.

    Şêx Ehmedê Xani, bir zaman sonra “Memê Alan” destanını temel alarak güzel ve değerli olan bir isim altında, “ Mem û Zîn” isimli eseri yazmaya başladı. Bu eseriyle, ölmeyen ve zengin bir eseri insanlara bırakmıştı. Büyük yazar Şêx Ehmedê Xani ve destanı “ Mem û Zîn” tüm dünyada duyulmuş bir destandır. Bu büyük eser tüm dünyanın önemli edebiyat parçalarında yer almıştır.

    Şêx Ehmedê Xani yalnız yazar değildi.O aynı zamanda filozof, uzman ve politik bir şahsiyetti . O, kendi zamanında Kürdistan’ın özgürleşmesi ve bağımsızlık için elinden gelen her şeyi bir bir yerine getiriyordu. Bu yüzden de vatansever biri ve kendi ülkesinde olan zulümlere karşı yüreği yanan bir kişiydi. O, kendi tüm varlığını ülkesinin özgürleşmesi yoluna feda etmişti. “Mem Û Zîn” bugün Kürt edebiyatının baş tacı olmuş ve kendi güzelliğinden, değerliliğinden hiç bir şey kaybetmeden herkes için ölmeyen bir eser haline gelmiştir.

    Ger dê hebûya me îttîfaqek
    Vêk ra bikira me înqiyadek
    Tekmîlê dikir me dîn û dewlet
    Teshîlê dikir me îlm û hîkmet

     

    “Mem Û Zin” hikayesi, “Memê Alan” adıyla halk dili arasında hayli ünlü bir eserdir. Bu hikaye milattan önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik bir nitelik kazanan bir destandır.

    Şêx Ehmedê Xani de “Memê Alan” destanından ilham alarak o hikayesi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş ve modern bir üslûpla yazmıştır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de Kürt edebiyatına ölmez bir eser armağan etmiştir. Xani, bu eser de, Memo ve Zin’in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal kültürel ve idari durumunu da güçlü bir meharetle tasvir etmiş, gözler önüne sermiştir. İyiliği, doğruluğu,suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem Û Zin’in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve iki yüzlülüğü de Bekir (Beko) de somutlaştırarak gözler önüne sermiştir.

    Şêx Ehmedê Xani kendisinden sonrakilere de büyük bir örneklik teşkil etmiştir. Bediuzzaman Saîdî Kurdî onun için benim manevi üstadım der. Bediuzzaman’ın onun mezarı başında iken ondan ders aldığı rivayet edilir.

    Şêx Ehmedê Xani yüzyıllarca Kürt medreselerinde de bir ekol olmuştur. Medreselere yeni bir soluk kazandırdığı görülür.

    Şêx Ehmedê Xani’nin bize üç kitabı ulaşmıştır. Mem û Zin, Nubıhara Bıçukan ve Eqida İmanê.

    Eqida İmanê (İmanın Şartları)Xani’in İslam’ın temellerinden söz ettiği,insanlara din konularını Kürt dilinde açıklamaya çalıştığı,73 beyitten oluşan uyaklı bir dini kitaptır.Bu kitabın önemi;Kürtçe yazılmış olmasıdır.Kürtçe yazılmış olması bizler için kitabın önemini daha da artırmaktadır.İbnül Esir,İbni Xalikan,Ebul Fida ,v.b. gibi birçok ünlü Kürt din adamı ve bilgini daha önceleri eserlerini Arapça yada Farsça yazmışlardı.

    Kısa hayatına çok şeyler sığdıran Şêx Ehmedê Xani 1707 yılında Doğubeyazıt’ta vefat etti. Ziyaretgahı şu an doğubeyazıt’ta İshak Paşa Sarayına 10 dk. mesafede bulunmaktadır.

     
  • Eminim bu kitabın anlamı herkes için özeldir. Fakat benim için daha da özel. Birinci sınıftaydım ve okumaya son derece hevesliydim. Öğretmenimiz bize okuyacağımız ilk kitabın “Şeker Portakalı” adını taşıdığını söyledi. Hemen eve gelip anneme “Bu kitabı almalıyız.” dedim. Annem de beni hiç kırmadan istediğim kitabı aldı. Kitabı avuçlarımın arasına aldım ve dizelerinde gözlerimi gezdirmeye başladım. Okumayı çok istiyordum. Ancak bu isteğime rağmen başaramadım. Okumayı bilmediğimden değil aslında, okuyabiliyordum. Ancak bir türlü bu kitabı okumayı beceremedim. Anneme bunun nedenini sordum. “Belki de bu kitabı okumak için henüz hazır değilsindir.“ dedi Ben de kabullenip okumaktan vazgeçtim. Arada sırada denemeye devam etmeme rağmen bir türlü okumasını beceremedim. İçimde bir yerlerde hep anımsadım bunu, “Şeker Portakalı” benim için sadece bir kitap değil; aynı zamanda bir tabuydu. Ben küçükken kimse bana hikaye anlatmadı. Annem ya da babam roman okumazdı. Onlar daha çok kavga ederlerdi. Uyumadan önce yanımda kimseler olmazdı. Hem çizgifilmleri seven bir çocuk da değildim ben. Bebeklerle de oynamazdım. Sebebini bilmediğim bir şekilde hayal gücüme erişemiyordum. Aradan 15 yıl geçti. Üniversiteyi bitirdim. Bazen aklım dağılsa da türlü türlü kitaplar okudum. Bu kitap hariç. Bunca zamandan sonra dün gece yeniden avuçlarımın arasına aldım bu kitabı. Su gibiydi, akıp geçti. Yalın bir dili olsa bile aslında ne kadar derin anlamlar taşıdığını anladım. “Sadece birinci sınıfta değil; bininci sınıfta dahi okumalı insan bu kitabı” diye geçirdim içimden. Belki de iyi ki okuyamamıştım bu kitabı. Her cümlesinde ayrıca heyecanlanıyorum şimdi. Bitecek diye ödüm kopuyor. Zezé’nin bebek kalbini daha iyi anlayabiliyorum artık. Bazı kitaplar vardır ya da bazı filmler. Bir kere seyretmek yetmez insana. Seyir halinde keyif verir elbet. Bir cümlesi ruhunuzun cümcüğüne öpücük kondurur bazen. Asıl önemli olan bütün gidişatını bilmenize ve her seferinde aynı hevesle okumanıza rağmen her seferinde başka bir köşesini öpmesidir ruhunuzun. Bu kitap da öyle bir şey işte. Tüm kalbimi öptü.
  • Yabancı Yayınları'nın kitaplarından uzak durmaya karar vermiştim. Belli bir yaş grubuna ait kitapları çıkardığı için. Bu kitabı da kaç kez sepete ekleyip çıkardım bilmiyorum. Alsam mı? Kitap çok pahalı, bunca parayı vermeye değer mi? Ya sevmesem diye düşünüp durdum. Çünkü artık aynı kurgu üzerine dönen kitaplardan fena halde sıkılmaya başladım. Seri katil, peşine takılmış polisler ve gram heyecan duymadığım satırlar. İşte bu kitabın konusu da öyle. Ama bu farklı. Hiç gereksiz detay yok. Her şey dozunda. İnanılmaz akıcı. Sade, yormayan, net. Dün başladım, ufak bir uyku molası verip sabaha karşı kitabı bitirdim. Anlatımı, olayların gelişimi, hepsi bambaşka bir güzellikte yazılmış. Hep ne oldu, ne olacak, işin içinden kim çıkacak diye düşünüp durdum. Hem sonunu merak edip bitsin istedim, hem de keske biraz daha uzun olmasıydı diye bitmesin. Sanki nadide şarap içermiş gibi yudum yudum başlayıp, sonra da o şahane tadı almak için bir an önce kadehin bitmesini istermişcesine. Çok çok sevdim. Tüm polisiye severlere şiddetle tavsiye ederim...
  • 1) Çünkü dikiş tutturamamış aristokrat rolünü benimsemişti.
    2) Çünkü hiçbir zaman Heidegger gibi “Heil Hitler” yazmamış, Sartre’ın yaptığı gibi Komünist Partisi’nin kuyruğuna yapışmamıştı.
    3) Çünkü dostluğa inanıyordu. Bir dost, diyordu, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir.
    4) Çünkü, kendinden nefret etmenin sıkıntılı ve başarısızlığa yargılı peygamberi Otto Weininger’in hayaleti, yaşamının sonuna kadar ona eşlik etti.
    5) Çünkü onu Avrupa’nın en zengin insanlarından biri yapan aile mirasını geri çevirdi.
    6) Çünkü yaşamının son yıllarında öğrencilerine pek ender olarak verdiği ahlak derslerinden biri şuydu: “İnsan, kafasının içini boş şeylerle doldurmamalı.”
    7) Çünkü birinin çıkıp, entelektüel dünyanın Augias ahırlarını temizlemesi gerekiyordu. Wittgenstein, bu işi yapmak için kendisinin seçilmiş olmasına her zaman şaşırmıştı.
    8) Çünkü Bertrand Russell ona, bir Dünya Barış ve Özgürlük Örgütü kuracağını haber verdiğinde, Wittgenstein bıyık altında gülmüştü. “Öyle sanıyorum ki, demişti bunun üzerine Russel, siz kendi adınıza bir Dünya Savaş ve Kölelik Örgütü kurmayı yeğlerdiniz.” Wittgenstein bu düşünceye ateşli bir biçimde katılmıştı: “Evet, ben daha çok böyle bir örgütü yeğlerdim!”
    9) Çünkü felsefenin hiçbir düşünce toplumunun yurttaşı olmadığını ileri sürüyordu. Hatta Wittgenstein’ı filozof yapan, bu köktenci tuhaflığıydı.
    10) Çünkü Tractatus logico-philosophicus’u yayımlayan editöre, okuduklarından hiçbir şey anlamayacak olan okurun kinini kusabilmesi için, kitabın sonuna on-on iki boş sayfa eklemesini önermişti. Ayrıca yıldız falına inananların, yıldızların kendisi hakkında ne söylediğini öğrenmelerini sağlamak için, kitabın kapağına doğum tarihinin ve saatinin konmasını da istemişti…
    11) Çünkü onun ülküsü, bir dilbilgisi damlasının içinde bir felsefe bulutu yoğunlaştırmaktı.
    12) Çünkü kendi kendine sürekli şu soruyu soruyordu: Yalnızca belli bir yeteneği varsa ve bu yetenek de yok olmaya başlamışsa, insan ne yapabilir? En iyisi, bu yetenekle birlikte yok olmak değil mi?
    13) Çünkü prostat kanserine yakalandığını öğrendiğinde, üzüldüğü şeyin bu tanı değil de, doktorunun ona, bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebileceğini söylemiş olmasıydı. “Yaşamayı sürdürmeye hiç de hevesli değilim,” cevabını yapıştırmıştı ona.
    14) Çünkü şöyle diyordu: “Benim düşüncelerim, İngiliz garlarında bilet gişelerinin üzerine yapıştırılan şu afişe benzer: “Bu yolculuğu ille de yapmanız gerekiyor mu?” Bunu okuyan birinden şöyle bir cevap beklenebilir: “İkinci kez düşünecek olursam, hayır.”
    15) Çünkü yaşamı boyunca hiç kravat takmamıştı.
    16) Çünkü atom bombasını acı fakat sağaltıcı bir ilaç olarak görüyordu.
    17) Çünkü Schopenhauer’a sadık kalarak, çocuk yapmanın suç olduğunu düşünüyordu ve kendisine tutkun bir genç kıza bir gün, bunun gerçekte bu sefil dünyaya yalnızca bir varlık daha bırakmaktan başka bir işe yaramayacağını söylemişti. Ayrıca, insanların bu dünyada çok uzun süre yaşadıklarını düşünüyordu.
    18) Çok günah işlediğinin ve bu günahların hiçbir şekilde bağışlanmayacağının bilincindeydi. Onun gözünde Tanrı acımasız bir yargıçtı; Tanrı’yı başka türlü düşünemiyordu.
    19) Çünkü her türlü felsefi kanıt getirmenin sıradan bir edim olduğunu düşünüyordu. Russell’a itirafta bulunarak, bir çiçeği çamurlu elleriyle kirletmek istemediğini söylemişti.
    20) Çünkü kendine şu soruyu soruyordu: “Şimdi, geçmiş olduğu zaman nereye gidiyor ve geçmiş nerede?” İşte, diyordu, felsefede insanın başına en çok dert açan sorulardan biri.
    21) Çünkü Wittgenstein ile Thelonious Monk arasında tuhaf yakınlıklar var. Ona da, Monk’a da öykünmeye olanak yok – ikisi de çok karmaşık, çok kendine özgü. İkisi de sessizliğin müzikçisi.
    22) Çünkü Ingeborg Bachmann, doktora tezini onun üzerine hazırladı.
    23) Çünkü Isabelle Huppert, Werner Schroeter’in Malina başlıklı filminde, Wittgenstein’ı konu alan bir ders veriyor.
    24) Çünkü Michael Haneke’nin Bir Rastlantının Zamandiziminden 71 Parça başlıklı filmi, doğrudan onun felsefesinden, İngiliz Derek Jarman’ın Wittgenstein filmi de onun özyaşamöyküsünden esinleniyor.
    25) Çünkü Freud’u yalnızca bakış açımızı değiştiren biri olarak değil, yeni bir bakış açısı yaratan, modernliğin en büyük estetik tanrılarından biri olarak görüyordu.
    26) Çünkü felsefe alanında yarışı kazanan, diyordu, en yavaş koşmasını becerebilen kişidir. Ya da: Varış noktasına en son ulaşan kişidir. “Filozofların,” diye yazıyordu, “birbirlerini şöyle selamlamaları gerekir: ‘Ağırdan al!’ ”
    27) Çünkü, neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmanın hiçbir işe yaramadığını, ayrıca, bunu yapmakla insanın kendisinden başka kimseye zarar vermediğini, söylüyordu.
    28) Çünkü Vazgeçiş Okulu’nun bir başka Schopenhauerci yandaşı olan ve gelip geçenlere cehennemin yolunu soran, ayrıca kendi kendini aldatmaktan korktuğu için itiraflarını yakan Louise Brooks’la aynı ailedendi.
    30) Çünkü kötü haberleri her zaman iyi haberlere yeğ tutuyordu –karanlık önsezileri böylelikle doğrulanmış oluyordu– ve Gottfried Keller’in şu cümlesi, en sevdiği alıntılar arasındaydı: “Her şey yolunda gidiyorsa, bunun böyle olması için hiçbir neden olmadığını unutma.”
    31) Çünkü verdiği unutulmaz konferanslardan birinde, Karl Popper’ı uzun bir maşayla tehdit etmişti.
    32) Çünkü o olmasaydı, Wittgenstein’ın Yeğeni’ni, Thomas Bernhard’ın o başyapıtını tanımamış olacaktık.
    33) Çünkü ünlü Mind dergisinde çıkan felsefe yazılarını okumanın saçma olacağını, Street and Smith’in yayımladığı polis romanlarının bu konuda çok daha doyurucu olduğunu ileri sürüyordu.
    34) Çünkü en beğendiği deyişlerden biri şuydu: “O lânet olası şeyi rahat bırak!”; bu deyişi fiyakalı bir abartıyla söylüyordu ve bu sözler yaklaşık olarak, şeylerin olduğu biçimiyle iyi oldukları, bir şeyleri değiştirmeye özellikle kalkışılmaması gerektiği anlamına geliyordu.
    35) Çünkü, üniversitede dersini bitirir bitirmez, en yakındaki sinemaya koşup bir western ya da müzikli komedi izliyordu. Her zaman da en ön sıraya oturuyordu.
    36) Çünkü felsefe üzerinde çalışmanın, insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğinin bilincindeydi. İnsan hangi noktaya erişmişse, ancak o düzeyde yazabilir.
    37) Çünkü çevresine şunu salık veriyordu: “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!”
    38) Çünkü şöyle diyordu: “Avaz avaz saçmalamak seni özellikle utandırmasın! Dikkat edeceğin tek şey, kendi ağzından çıkan saçmalıklar olmalı!”
    39) Çünkü üniversitede yapılan felsefe eğitimini hor görüyor ve orada “dürüst bir çalışma yapılabilmesinin mucize olduğunu” söylüyordu.
    40) Çünkü söylemlerindeki göz boyama oyununa direnmekte uzmandı. Diogenes, soytarıların dilini kullanarak filozofların dilini çürütmüştü; Wittgenstein da bizim felsefi şişinmelerimizin altına yerleştirdiği odunları tutuşturdu.
    41) Çünkü insanın anlamasına olanak bulunmayan şeyleri anladığını sanmasına yol açan felsefi basitleştirmelerden iğreniyordu.
    42) Çünkü elli yaşını geçtiği halde, gençlerle korkunç karmaşık aşk ilişkileri yaşayabiliyordu.
    43) Çünkü kendi yaşamını düşünmenin ya da düşünmeye çalışmanın, mantık problemlerini çözmekten hem daha zor, hem daha dürüst bir davranış olduğu kanısındaydı. “Bir insan bile olamadıktan sonra, mantıkçı olmak neye yarar?” diyordu kendi kendine.
    44) Çünkü başarısız bir keşişti – bu özelliği, yaşamöyküsünü en iyi yazan kişinin gözünden de kaçmamıştı … Monk’un adına yazgılı bir keşiş.
    45) Çünkü Gilles Deleuze’ün öfkelenip başkalaşmasına, savcıya dönüşerek onu felsefeyi katletmekle suçlamasına yol açmıştı.
    46) Çünkü Birinci Dünya Savaşı sırasında en tehlikeli görevlere gönüllü olarak katılmıştı. Korkunun, dünya üzerindeki varlığımız hakkında yanlış düşünmemizden kaynaklandığı inancındaydı. Siperlerde Tolstoy’u, Schopenhauer’ı ve Nietzsche’yi okuyordu.
    47) Çünkü filozofların sorunlarını, onların düşündüğünden daha çılgın şeyler düşünerek çözebileceğimizi söylüyordu.
    48) Çünkü, pozitivizmin en köktenci yuvası olan Viyana Çevresi’ne bir konferans vermek üzere çağrıldığında, dinleyicilere Rabindranath Tagore’dan mistik şiirler okumayı yeğlemişti.
    49) Çünkü ün peşinde koşma özleminin, düşüncenin ölümü olduğu kanısındaydı.
    50) Çünkü Norveç’te tek başına iki yıl yaşama kararından sonra onu caydırmaya çalışan Russell’a, akıllı insanlarla konuşarak akıl fuhuşu yaptığı karşılığını vermişti. “Orada karanlıklar içinde kalacağını söyledim,” diye anlatıyor Russell, “O da bana ışıktan nefret ettiğini söyledi. Bunun üzerine, ona deli olduğunu söyledim, o da bana: ‘Tanrı beni zihin sağlığından korusun!’ diyerek karşılık verdi.” Wittgenstein, bütünüyle işte bu sözlerdedir.

    Roland Jaccard

    Fransızcadan çeviren: Aykut Derman (Bu yazı ilk kez Cogito 33. sayıda yayımlanmıştır.)
  • KERİME
    Bastırdığın her şey imkân bulduğunda gizli ya da aşikâr çıkıp gider, özgürlüğüne kavuşur. "diyor yazar...öyle midir sizce de? Yine kadın, yine hüzün,yine acılar...
    Kerime Kitap Bahadır Yenişehirlioğlu
    Kadın olmanın zor olduğu ülkemizde,kadınların sıkıntılarından bahseden yazar her zamanki gibi tarihi olaylara da değinmiş.okurken beni benden alan bir kitaptı.yine ağladım, ağladım...Okumaya değer diye düşünüyorum.
    Kerime, Bahadır Yenişehirlioğlu'nun ikinci romanı. Dönem romanı özelliği taşıyan Kerime'de olaylar, ezanın Türkçe okunması kararının alındığı 1932'de başlıyor.Muhafazakâr bir seriye kâtibi ve ailesinin başına gelen trajik olaylar, o dönemin koşulları içerisinde anlatılıyor. İki kızını da baskı ve korkularla yetiştiren bir seriye kâtibinin başına gelen korkunç bir olay... Kâtibin, . küçüklüğünden beri boyunduruğu altında tuttuğu büyük kızı Kerime'nin, ilerlemiş yaşına rağmen annesinin ve mahallenin baskısıyla kendinden yaşça büyük, dul bir adamla evlenmesi...Ailenin küçük kızı Nezihe'nin ise umutsuz bir aşkın peşinde felaketine doğru sürüklenip, gencecik hayatını bir adam uğruna karartması...
    Cumhuriyetin kurulmasından kısa bir zaman sonrasını ele alan romanda, muhafazakârların ve Kemalistlerin mevcut devlet yönetimiyle ilgili düşüncelerine ayrı ayrı yer veriliyor, halk arasında yaşanan görüş ayrılıkları da tüm açıklığıyla gözler önüne seriliyor.Kerime, bir genç kızın, muhafazakâr ve erkek egemen bir toplumda yetiştirilip, yanlış verilen kararların, hataların bedelini nasıl ödediğini gösteriyor...Ölümle yüz yüze gelmişti seriye kâtibi. Bu ikili ölüm pencereden gördüğü ölüm, hem de kendine doğru yaklaşan ölüm. Bütün benliği ile hissediyordu bunu. Kendi ölümünü çoktan kabullenmişti ama kızının ölümünü seyretmek bu çok acı, bu ölüm çok acı... İyi okumalar...
    KERİME
    Bahadır Yenişehirlioğlu
    Everest yayınları
  • Yaşlı Adam Ve Deniz
    ''İnsan yenilmek için yaratılmadı'' dedi dokunaklı bir sesle; ''Ademoğlu mahvolur ama yenilmez.''Yazarımız bu kitabıyla, 1953 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmıştır...
    Yaşlı Adam ve Deniz Ernest Hemingway
    Kitabın konusu yaşlı bir balıkçının günlerce balık tutamamasıyla başlayıp,umudun,cesaretin ve kendisiyle kavga eden bir adamın hikâyesi kısaca... Kendisiyle kavga eden diyorum çünkü,umudunu kaybettiği bir gün balık avına çıkar ve hikaye asıl orada başlar.İşte burada hayatının belkide en büyük kavgasını kendisiyle yapar,balıkçılık mesleğidir evet ama ya suç işliyorsa ya balıkları sadece öldürüyorsa yada teselli bulur aç karnını başka nasıl doyurabilir ki...Öldürdüğü balıklar için pişmanlık mi duymalı yoksa bunun mesleği olduğunu düşünüp hayatına devam mı etmeli...Hayatınız boyunca doğru bildiğiniz bir çok şeyin aslında ne kadar yanlış olduğunu anlamak belkide en büyük kırılma noktasıdır... Yaşlı adam içinse kırılma noktası karşılaştığı büyük avıdır...gerisini okuyun ve öğrenin diyorum...
    Ben bu kitabı okurken neler hissettim,en çok önemsediğim konu bu benim için.En çok istediğim özendiğim şey oltayla balık tutmaktı,bunu yapamayacağımı anladım çünkü ben o kadar sabırlı bir insan değilim.Bir balık avlamak için saatler ve günler harcayacak ne sabrım ne enerjim var çok iyi anlamış oldum:)
    Bu kitabı okurken şöyle geçti aklımdan,aslında o yaşlı adam bizden, herhangi birimizden biriydi sadece...Başına gelen tüm olumsuzluklar yaşamın ta kendisiydi ve o deniz dünya idi gözümde ve o balık hırsımızdı ve o canavarlar bizi yenmeye çalışan kötü insanlar kötülüklerdi...Tabiki yaşlı adamın umudu,yaşama isteği içimizdeki çocuktu...Böyle iste...Bir büyüğümün tavsiyesi oldu kitabı bitirdikten sonra,yazarın ilk olarak okuyacaksan bu kitabıyla başlamasaydın dedi.Tabi benim için geç bir tavsiye oldu.Onun tavsiyesi üzerine sizler şu kitaplarından başlayın derim;silahlara veda ya da çanlar kimin için çalıyor...
    Kitaptan küçük bir alıntıya yer vermek istiyorum; ''Hem bu hatırı sayılır bir günahtır bence.Aklına günahı getirmenin sırası mı şimdi?Günahı anmadan düşünecek bunca dert var.Hem ben ondan bir şey anlamam ki. Günahın ne olduğunu anlamam, ona pek inanmam da.Belki balık tutmak da günahtır.Geçimimi sağlamak, başkalarını doyurmak için yaptığım halde bu işin günah olduğunu sanıyorum.Ama o zaman her şey günah sayılırdı.Günahı münahı düşünmenin sırası değil şimdi.Bunun İçin çok geç kaldık, hem millet bununla doyuruyor karnını.Başkası düşünsün, bir ben mi kaldım aklını yoracak? Balık nasıl balık olarak yaratılıyorsa, sen de balıkçı olmak için yaratılmışsın...''
    Kitapla kalın...
    Ernest Hemingway
    Yaşlı Adam Ve Deniz
    Bilgi yayınevi
    Çeviri:Orhan Azizoğlu
  • Pozitifliğin aşırılığının eline savunmasız olarak düşen yeni insan tipi her türlü egemenlikten mahrumdur. Depresif insan, kendi isteğiyle de olsa, herhangi bir dış kısıtlama olmaksızın kendi kendini sömüren animal laborans'tır. Hem mücrim hem de kurbandır. Benlik, empatik manada, hala bir bağışıklık kategorisidir. Fakat depresyon her bağışıklık şemasının ötesindedir. Performans öznesinin -ebilme'yi -ebilemediği anda birdenbire parlar. Her şeyden önce depresyon, bir yapabilme ve edebilme yorgunluğudur. Depresif bireyin "hiçbir şey mümkün değil" çığlığı ancak her şeyin mümkün olduğuna inanılan bir toplumda mümkündür. -Ebilme'yi ebilememe, kendini suçlama ve kendine zarar vermeyi tetikler. Performans öznesi kendini kendi kendiyle savaş eder halde bulur. Depresif kişi bu içselleştirilmiş savaşın engellisi olan kişidir. Depresyon, pozitifliğin aşırılığı altında ızdırap çeken toplumun hastalığa yakalanmasıdır. Kendi kendisiyle savaşı sürdüren insanlığın akisidir.