ali ihsan sivrikaya

ali ihsan sivrikaya
@hepsibenim
amateur lifer
bokum geldi sevgilim. biliyorum, pek yeri ve zamanı değil ama geldi işte. anneannemlerde pek fazla içececek alternatifi yoktu. sıcak ve şipşak olcabilecekler arasında en cazip olanı ise kayısı çayıydı. ben galiba kayısı çayını biraz fazla kaçırmışım sevgilim. kaşla göz arası üç poşet devirivermişim. bu arada, kayısı çayının kabızlığa iyi geldiğine dair aldığın duyumlara pek güvencen yoksa artık güvenebilirsin. çünkü ben deneyimledim sevgilim. bağırsaklarımı ne denli büyük bir akarsu yatağına çevirebileceğine bizzat şahit oldum. işte tüm bu sebeplerden dolayı, benim bokum geldi sevgilim. aslında bakarsan seni sevişim de böyle gelmişti. en ummadığım anda ve kaşla göz arasında. seni sevişimin gelmesi için bir şey tüketmemiştim ama. hatta bizzat ben tükenmiştim. en tükendiğim yerden doğdun sen sevgilim. en kuruyan yaprağıma mürekkep oldun damladın. ben de yazdıkça yazdım sonra seninle alın yazımı. haşa, tanrının gücüne gider diye düşünmeyin durup dururken şimdi. tanrı zaten alın yazınızı bizzat sizinle yazar. yani siz kendi defterinizin kalemi olursunuz farkında olmadan. koca tanrının işi gücü yok da sizin yazınızla mı uğraşacak bir de helvetica fontla. ben sadece becerememiştim işte pek kalem olmayı. erken tükenivermişim sağa sola oynarken. hatta kendime gelmek için epey bir sallanmışım, yetmemiş hatır hutur kanırtmışım hayatımı da belki kendime gelirim diye ama olmamış. bir damlacık iz bile damlamaz olmuş benden hayat çölüme. işte ben o kuraklıkta savrulurken sevgilim, sen ıslatıvermişsin benim defteri aniden. garip bir his hissetmişim başta. o kadar yabancı kalmışım ki bu hissiyata, nedir bu beni yaşartan ve yaşatan şey demişim gafilce. işemek gibi bir şey değil bu ama sevgilim yanlış anlama. daha çok işe yaramak gibi biraz daha. çünkü sen de bilirsin ki, bir kalem,
Reklam
kanepeler
“kanepeler diyorum, aradaki sınırları ortadan kaldırmaya yönelik büyük bir cüret.” “nasıl yani?” “yani işte genellikle daha bireyciyizdir ya, daha bir kendi alanımız olsun isteriz, sınırlarımızı bilmek, hatta mümkünse onları belirlemek isteriz falan.” “bence o bu devire mahsus bir şey ya. insanlar eskiden bir arada olmaya falan çok razılarmış gibi geliyor bana. analar, gelinler, torunlar falan bir arada gık demeden yaşayıp gidiyorlarmış herhalde. yattıkları yer bile aynı odada. hatta toplu yer yatağı sistemi falan komple bir kolektivite göstergesi bence.” “o daha çok alt sınıfın bir alışkanlığı gibi ama ya. bütçe sıkıntısının getirdiği bir zorakilik gibi bir şey. herkes birlikte yaşıyor ve tek bir kiraya bütçe ayrılıyor. fazla odalı eve çıkılmıyor da toplu yer yatağı sistemi ortaya çıkmak zorunda kalıyor gibi.” “yine de toplu halde şeyler yapmak bizim genlerimizde var ya. neticede avlanmaya falan tek başımıza çıkmamışızdır herhalde.” “orası öyle aslında, bir topluluğun bir parçası olmak her zaman güvende hissettirip dış tehditlerden korur her zaman. okulda zorbalanan çocuklar bile hiçbir gruba ait olamamış yalnız çocuklardır dikkat edersen.” “kesinlikle öyle. ama topluluğun içinde kimlik inşa etmenin getirisi olduğu kadar götürüsü de oluyor. mesela ben hiçbir yaratıcı kişi görmedim ki kalabalıkla uyumlu halde yaşarken bu özelliğini keşfetmiş ve bu doğrultuda bir üretim yapmış olsun. kendi özünü keşfetmene de aynı zamanda engel olan bir şey gibi duruyor bence.” “doğru. tanrı da yalnız mesela.” “evet o da bir yaratıcı örneğin.” “kalabalık bir tanrı topluluğu olsa yaratılmamıza ihtiyaç olur muydu acaba?” “olsa bile sonucu bu kadar derin bir hikayeyle bağlanmazdı diye düşünüyorum. muhtemelen eğlence unsuru gibi bir şey olurduk.” “şimdi nasılız ki?” “şimdi
Duygu ve Düşünce
bugün her şeyi siktir ettim usulca. sadece sana tokanı uzatırkenki halimi düşündüm. tam 3 saatimi almış kaşla göz arası. bir türlü vermeyi konduramamışım o anın büyüsüne. senin ellerin saçının topuzunda düğümlenmiş, benimse gözlerim senin gözlerinde. tüm gazete manşetleri silinmiş o an. 3. sayfanın mahremini hiçbir punto lekelememiş. Iraktaki milisler susturmuşlar karşılıklı olarak silahları. hepsi pikapın gölgesine oturmuş, bir çaydanlık kaçak çay demleyip tuttukları takımın akıbetini konuşmuşlar. putin, zelenskiye telefon açmış falan. savaşıyoruz falan ama stand upların çok iyi lan demiş. eyvallah deyip kapatmış zelenski de napsın. efendiliğinden taviz vermemiş. ama o an tüm aslanlar krallığından taviz vermiş. önünden sallana sallana geçen hiçbir ceylana dokunmamış bir tanesi bile. hadi gezin lan bugün doyasıya demişler. hanımefendi saçını topluyor. antiloplar falan cirit atmış su birikintilerinin içinde. bir tanesi faşır fuşur suyla oynarken yanına bir timsah yanaşmış. kardeşim demiş suyun bu tarafları hayvan gibi tuzlu olur, biraz ortalara gelin orada takılın. iklim bile titremeyi bırakıp kendine gelmiş ya o an. kalmamış kriz mriz. nisanın ortasında yağmur mu olur aga dağıtın şu bulutları demiş mezosfer. güneş de ağzını yaya yaya vermiş ışını. yani sen saçını toplarken yeryüzünde çok şey değişmiş. ama ayaklarım yerden kesiliyken hiçbirini duymamışım. dudaklarındaki yarıklardan birine kıvrılsam kaç ömür uyurum onu düşünmüşüm. sonra sen tokanı istemişsin, ben de vermişim gafil avlanıp. saçının topuzu son halini almış. ıraktaki milisin çay bardağından geçen kurşun göğsünü delmiş. putinin izlediği videoya reklam, aslanın guruldayan midesine 2 yaşlarında bir ceylan girmiş. 4. sınıflara özel olarak hazırlanmış atlasın ortasında koca bir yangın belirmiş. ve ben yine
resimdeki ünlü
gazete bulmacası üstünde inşaat işçileri kahvaltı ediyor. resimdeki ünlü hülya avşar. sıvacı nuri, sürekli nişanlayarak fırlattığı siyah zeytin çekirdekleriyle hülya avşarın göğüs dekoltesini kapatıyor. "hep aynı şeyi yapıyorsun nuri. yapma." diyor ustası. "günahtır bizde ağabey. nimetin olduğu yerde meme olmaz." diyor nuri. "nimetin olduğu yerde meme olmayacak olsaydı, bizim karnımızı ilk doyuran nimet olan anne sütümüz oradan mı çıkardı be nuri" diyor ustası. nuri bir an, aylardır boğuştuğu konut kredisini hatırlayıp afallıyor. "haklısın ağabey. ben biraz bağnazlık ettim galiba" deyip, eline aldığı çokokrem kutusuyla kurtarıyor hülya avşarı marmarabirlik mahsullerinden. sonra da ziyade olsun deyip kalkıyor sofradan. işçisinin kırıldığını düşünen usta, kahvaltısına devam etmeyip nurinin arkasından gidiyor. gölge bir cepheye bakan odanın uçurumuna oturup birer sigara yakıyorlar. usta, bekletmeden konuya giriyor. "ben hülya avşarın üzerine leke sürdürmem nuri. bu bugün zeytin olur, yarın labne olur, başka bir gün orospu yakıştırması olur, fark etmez. benim olduğum yerde hülya avşara kimse doğrudan ya da dolaylı olarak dokunamaz. dokundurtmam. biliyorum, sana saçma geliyor, anlamlandıramıyorsun söylediklerimi kafanda. ama bu böyle. benim kırmızı çizgim de bu amına koyduğumun dünyasında. nuri, sigarasından derin bir fırt aldıktan sonra ustasını yanıtlıyor. "biz de keyfimizden atmadık herhalde o çekirdekleri ağabey. hülya en az senin olduğu kadar, hatta seninkinden çok çok daha büyük kırmızı çizgim benim. bana yazdı, konuştuk. sabaha kadar mesajlaştık whatsapptan. ona filmlerini sordum, şarkılarını söyleyerek sesli mesaj attım. hepsi mavi renk oldu. dinledi yani. okudu da. en sonunda 'nuri' dedi bir gün. 'iyi adamsın, hoş delikanlısın ama, evin yok be' dedi. 'tam