• 276 syf.
    ·10/10
    Portre yazmak, hele de yazılan kişiyi birkaç sayfada yazıp ortaya koymak kolay iş değildir. Sonuçta birinin hayatından bahsediyorsunuz. Anlatmak istedikleriniz öyle kısaca bitmeyebilir. Ama yazar, şair olmanın avantajını kullanıyor bu yazılarda. Fazlalıklar atılınca, kelimeler iktisatlı kullanılınca, anlatımda ve üslupta yoğunlaşılınca, olmuş. Hem de çok güzel olmuş. Şiirsel olmuş. Kişi anlatılırken önce eserinden yola çıkılmış. Kendi sözleriyle bazen kendisi anlattırılmış. Önemli fikirleri alıntılanmış. Yaşadıkları zorluklar, yazdıkları eserler, hocaları, etkileyenleri, etkiledikleri her bir özellik sayfalar arasında yer bulmuş.

    Portrelerin girişleri çarpıcı öykülemelerle başlamış çoğu zaman. Birçok portrede yazının ortasına geldiğimizde anlıyoruz kimin anlatıldığını. Hayatların çoğu hüzünlü. Kitabı okumaya başladığım sıralarda şöyle bir not düşmüşüm.

    Yazarların hissesine hep acılar mı düşer? Elimde bir kitap var. Şu ana kadar okuduklarım hep yazar. Okuyorum okuyorum da mutlu olan bir tane yazar göremedim desem yeridir. Kitabın konusu olmaya değen bütün yazarlar acılar içerinde kıvranıyor. Dostoyeski, Tolstoy, Ezop, Cicero… Mutlu sonla biten bir yazar hayatı yok mu Allah aşkına! İşte Çehov hem de kendisi bir doktor, 44 yaşında ateşler içinde veremden ölüyor. Ölürken de kalbi üzerine buzlar koyan karısına sesleniyor: “Bomboş bir kalbin üzerine buz koyma!”

    Yazar bir roportajında kitabı için şöyle diyor: “Kitaba ismini veren “Güneşimin önünden çekil!” cümlesi Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği bir söz olsa da, hemen hemen kitaptaki bütün karakterler tavırlarıyla bu sözü söylüyorlar. “Güneşimin önünden çekil!” demek hakikati perdeleyenlere “Penceremizi kapamayın!” demektir. Bunu demek yürek ister, bedel ister çünkü. Nitekim yalnız Diyojen değil, Arşimet ve Attar da farklı cümlelerle “Güneşimin önünden çekil!” diyebildikleri için öldürülmüşlerdir. Bu kitapta Doğu’dan ve Batı’dan onlarca portre var; hakikati arayan onurlu adamların sıra dışı bir üslupla kaleme alınmış öyküleri bunlar. Yaşadığımız sığ hayata gönderilen derinlik davetiyeleri…”

    Beni etkileyen birçok hayat oldu tabi. Kitabını okumak istediklerim de oldu. En çok mezhep imamlarının yaşadıkları beni etkiledi. Yöneticilerin isteklerine uygun fetvayı vermediklerinde neler neler yaşamışlar. İşkenceler, hapisler. Ya İmam-ı Buhari? Valinin çocuğuna ders vermediği için Buhara’dan sürülüyor. Yöneticiler o zaman da kendilerini bir şey zannederlermiş. Dünya hep aynı. Aynı devran üzre dönüyor ne yazık ki.

    Bir de Muhammed İkbal’den çok etkilendim. Kurtuluş savaşı verdiğimiz yıllar. Pakistan’da bir meydan. Meydanda yüz binlerce insan. Kürsüde Muhammed İkbal. Hayalen ölmüş. Sormuş ona peygamberimiz: “Söyle gelirken bana ne armağan getirdin?” “Efendim, dünyada huzur ve rahat kalmadı, gönlün arzu ettiği hayat ele geçmiyor. Varlık bahçelerinde binlerce gül, binlerce lale var ama vefasızdır onlar, terk eder bizi renkleri de kokuları da. Efendim, bunların yerine bir şey getirdim size, cennette bile eşi benzeri olmayan bir şişe kan getirdim. Bu senin ümmetinin namusudur, şerefidir, vicdanıdır. Bu, Trablusgarp'ta, Çanakkale'de şehit olan askerlerinin kanıdır." Bu hitap üzerine kalabalık dalgalanır. Kadınlar küpelerini, bileziklerini, erkekler neleri varsa küçücük servetlerini Türkiye’ye bağışlarlar.

    Ah bir de Nabi’yi anlatmalıyım. Yok yok anlatmayayım, onu kitaba bırakayım. Açıp okuyun. “Sakın terk-i edebten kûy-ı Mahbûb-i Hudâ'dır bu/ Nazargâh-i ilâhidir, Makâm-ı Mustafadır bu.” Naatının hikayesini…

    “Kitapta en sevmediğin kişi kimdi?” diye sorarsanız İbn-i Haldun derim. Nerede güç kuvvet, orada İbn-i Haldun… Kim başta, o revaçta. Kimin kuyusu kazılmış, o da vurmuş bir tekme.

    Güneşimin Önünden Çekil, Ali Ural, Şule Yayınları, 10. Baskı, 2014, İstanbul
  • 1- Nefs`e Karşı Cihad

    Şüphesiz en güç cihad, insanın nefsiyle ve nefsinin arzularına karşı yaptığı cihaddır. Müslüman, gerçek cihadı nefsine karşı verir. Nefsine karşı cihadı kazanamayan, düşmanın karşısına çıkmak için kendisinde güç ve cesaret bulamaz. Hz. Peygamber Tebük seferinden dönüşte ashabına şöyle buyurmuştu: " Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" (Aclûnî, Keşfu`l-Hafâ`, I, 425). Bu hadisinde Hz. Peygamber, en kalabalık bir ordu ile katıldığı Tebük seferini "küçük cihad" olarak vasıflandırırken; nefse karşı verilecek mücadeleyi "büyük cihad" olarak nitelendirmektedir. " Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir" (Tirmizî, Cihad, 2) hadîsi de aynı manayı ifade etmektedir.

    Aynı meâlde başka hadis-i şerifler de vardır. Bütün bunlar bize, insanın nefsi ile, nefsinin boş ve mânâsız, hatta gayr-ı meşrû istekleri ile mücadele etmesinin cihad olarak değerlendirildığını göstermektedir.

    2- Ilim Ile Cihad

    Cihad`ın başka bir çeşidi de ilim ile yapılan cihaddır. Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi cehalettir. Hakk`a ulaşmak isteyen herkesin cehaletten kurtulması, ondan uzaklaşması gerekir.

    Bilginin ortaya koyduğu delillerin gönüller üzerinde icra ettiği tesiri silâh gücü ile temin etmek mümkün değildir. Onun için şöyle buyurulmuştur:

    "Ey Muhammed! Insanları Rabbi`nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir. " (en-Nahl 16/125).

    Temeli ilim yoluyla tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "ilim ile cihad"dır. Bu usûle "Kur`an ile cihad" da denilir. En güzel mücadele şekli Kur`an`ın mücadele şeklidir. Bunun için Cenâb-ı Hak:"Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı Kur`an ile büyük bir cihadla cihad et" (el-Furkan, 25/52) buyurmuştur. Ayet-i kerimede Kur`an ile cihadın "büyük cihad" olarak belirtilmesi, Kur`an`ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiği göstermektedir. Hak ve hakikatı, en tehlikeli zamanda bile, hiç bir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Rasûlullah (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır. " (Ibn Mâce, Fiten, 4011)

    3- Mal Ile Cihad

    Mal ile cihad, Allah Teâla`nın insana ihsan etmiş bulunduğu mal ve servetin yine Allah (c.c.) yolunda harcanması demektir.

    Bilindiği gibi dünyada her iş para ile yapılmaktadır. Hakkın korunması ve zafere ulaşılması da yine paraya bağlıdır. Bunun için mal ile cihadın önemi büyüktür. Müslümanların, İslâm`ın yücelmesi hakkın muzaffer olması için her türlü mal, servet ve paralarını bu yolda fedâ etmeleri mal ile cihaddır.

    Hz. Peygamber`in, mal ile cihad hususundaki teşvik edici sözleri ashabı kiramı harekete geçirmiş ve kendileri yoksulluk içinde sıkıntılı bir hayat geçirirken, mal ile cihad farızasını edâ edebilmek için elde avuçta ne varsa getirip Rasûlullah`a vermişlerdir. Bu konuda Kur`an-ı Kerîm`de de pek çok ayeti kerîme vardır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    "Iman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden, (mücâhidlere) yer veren ve yardım edenlerin hepsi birbirinin vekilıdır. " (el-Enfal, 8/72).

    "...Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşın. Bilseniz bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır. " (et-Tevbe, 9/41).

    "Allah, mallarıyla, canlarıyla mücadele edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. " (en-Nisâ, 4/95).

    4- Savaşarak Cihad Yapmak

    Cihad, müslümanlara farzdır. Her müslümanın nefsi ile, ilim ve malı ile sürekli cihad yapması, böylece dinin korunması, Hakk`ın galip kılınması için çalışması gerekir. Bazen "I`lây-ı kelimetullah" yani Allah adının yüceltilmesi dinin korunup yayılması içinde elde silâh düşmanla savaşmak icab edebilir. Bu en büyük cihaddır ve müslümanlara farzdır. Hattâ cihad denildiği zaman ilk akla gelen husus, düşmanla sıcak savaşa girmektir.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    "Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara, 2/190)

    Bu ilâhi emir Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşmanın ve İslâm yurdunu düşmana karşı korumanın cihad olduğunu bize ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde; ganimet elde etmek, şan ve şöhrete ulaşmak, mevki ve makam elde etmek için yapılan savaşın cihad olmadığını, cihadın, Allah (c.c.)`ın adının yüceltilmesi (I`lây-ı kelimetullah) için yapılan savaş olduğunu haber vermiştir.

    Çağımızda bir takım gruplar her ne kadar savaşsız bir dünyanın özlemini dile getirmekte ve bunun için açık veya gizli savaş aleyhtarı faaliyetler sürdürmekte iseler de, bu hiç bir zaman, binlerce yıldan beri devam eden gerçeği değiştirmeyecek ve savaşlar sürüp gidecektir. Cenâb-ı Hak bu değişmez gerçeği aşağıdaki ayet-i kerîmede bize haber vermiştir:

    "Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir Şey, hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda kötü olabilir. Bunları Allah bilir, siz bilemezsiniz. " (el-Bakara, 2/216).

    "Savaşan, ancak kendi öz canı için savaşmış olur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir. " (el-Ankebut, 29/6).

    İslâm dini müslümanlara şerefli bir hayat yaşatmayı hedef edinmiştir. Bu sebeple bu dinin emrettiği savaş, savunma savaşı, zâlimlerden mazlumları kurtarma savaşı, her yere adalet götürme savaşı ve müslümanların haysiyetini koruma savaşıdır. Kur`an-ı Kerîm`de:

    "Kendilerine karşı savaş ilân olunduğunda zulme uğrayanlara cihad etmeleri için izin verildi. Hak Teâlâ onlara yardıma hakkıyla Kadirdir." (el-Hac, 22/39) buyurulup meşrû savunma savaşına izin verilirken her an savaşa hazır olmak da emredilmiştir.

    Savaşın önemini ısrarla belirten İslâm dini ve onun yüce kitabı, barışın da gereğine işaret etmekte, barış teklifi düşmandan geldiği takdirde tavız vermeden teklifin yerine getirilmesini istemektedir:

    " Eğer onlar barış isterlerse sen de onu kabul et. Allah`a güven ve dayan."

    "Her şeyi işiten, herşeyi hakkıyla gören O`dur. Onlar seni aldatmak isterlerse, şunu kesin olarak bil ki, Allah sana yeter. Seni,yardımlarıyla ve müminlerle destekleyen O`dur." (el-Enfâl, 8/63).

    İslâm, müslümanlara yapılan tecavüzlerin hiç birinin karşılıksız bırakılmamasını istemektedir:

    "O halde, size karşı tecavüz edenlere siz de aynıyla mukabele edin. " (el-Bakara, 2/194).

    Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar müslümanların cihada devam etmelerini isteyen İslâm, savaş hukukunu da en güzel şekilde tanzim etmiştir. Allah Teâlâ`nın:

    " Andlaşma yaptığınızda Allah`ın ahdini (andlaşma hükümlerini) yerine getirin." (en-Nahl, 16/91)

    "Haddi aşmayın, Allah haddi aşanları sevmez." (el-Bakara, 2/190) buyurması; Peygamber Efendimiz`in cephe gerisinde bulunan kadın, çocuk, ihtiyar ve din adamlarının öldürülmemesini, savaşçılara işkence edilmemesini çapulculuk yapılmamasını istemesi, İslâm savaş hukukunun temel kuralları olmuştur.

    Dinimizin müslümanlara farz kıldığı cihadın fazileti ve bu emri yerine getirenlerin Allah katında ulaşacakları yücelikler Kur`an-ı Kerim`de şöyle haber verilmektedir:

    "Allah Teâlâ, Cennet`e karşılık müminlerin canlarını ve mallarını satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Savaş meydanında şehît ve gazı olurlar. Allah`ın bu öyle bir vâdidir ki, Tevrat`ta da, Incil`de de, Kur`an`da da sabittir. Kim Allah`tan daha çok vadıni yerine getirir? Yaptığınız bu hayırlı alış verişten dolayı sevinin. Işte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe, 9/111)

    "Ey mü`minler! Sizi çetin bir azabdan kurtaracak bir ticaret yolu göstereyim mi? O da şudur: Allah`a ve Rasûlüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla savaşırsınız. Bir bilseniz bu iş sizin için ne kadar hayırlıdır. Bu takdirde Allah sizin günahlarınızı mağfiret eder, altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki hoş konutlara koyar. Işte büyük kurtuluş budur." (es-Saf, 6/10-12). Cihadın fazileti hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur:

    "Rasûlullah`a: "-hangi iş daha hayırlıdır?" diye soruldu. " Allah`a ve Peygamberine iman etmektir. " dedi.

    "-Sonra hangisi faziletlidir, denildi: Allah yolunda cihaddır" cevabını verdi sonra "hangisidir?" sorusuna karşı da: "-Makbûl olan hac`dır, " buyurdu" (Buhâri, Iman, 18)

    Abdullah b. Mes`ud şöyle anlatıyor: "Rasûlullah`a: -Yâ Rasûlallah, Allah katında hangi iş daha sevimlidir? diye sordum. -Vaktinde kılınan namazdır, dedi. -Sonra hangisidir? dedim. -Anne ve babana iyilik etmendir, buyurdu. Sonra hangisidir? sorusuna da: -Allah yolunda cihaddır, cevabını verdi." (Buhârî, Cihad, 1)

    Ebû Zerr (r.a.)`den şöyle rivayet edilmiştir: "-Ya Rasûlallah, hangi amel daha faziletlıdır?" dedim. "Allah`a iman etmek ve onun yolunda savaşmaktır" buyurdu. (Riyâzü`s-Sâlihîn, II, 531).

    Bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)`e geldi ve: "-Insanların hangisi efdaldır?" diye sordu. Rasûlullah: "-Allah yolunda malı ve canı ile cihad eden mümin kişidir" buyurdu (Buhârî, Cihad, 2)

    Elde silâh, din ve İslâm diyarı uğrunda hudut boylarında nöbet beklemenin asıl bir görev olduğunu ve bunun Allah Teâlâ`yı ziyadeşiyle memnun ettiğini bildiren Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

    "Hudut ve İslâm diyarının muhafazası için bir gün, bir gece nöbet beklemek, bir ay (nafile olarak) gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır." (Müslim, Imâre,163; Tirmizî, Cihad 2)

    "Iki çeşit gözü, Cehennem ateşi yakmaz: Biri Allah korkusundan ağlayan göz; diğeri Allah yolunda nöbet beklerken uyumayan göz. " (Tirmizî, Fezâilü`l-Cihad, 12)

    Görüldüğü gibi cihad ilâhi bir emir olup kadın erkek bütün müslümanlara farzdır. Bu farzı yerine getirenler Cenâb-ı Hakk`ın hoşnutluğunu kazanacak ve ahirette yüce mertebelere ulaşacaklardır.

    Cenâb-ı Hak:

    "Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) başlanıp beslenen atlar hazırlayın" (el-Enfâl, 8/60) buyurarak müslümanlara her zaman cihad için hazırlıklı olmalarını emretmiştir.

    Işte bütün bu ayet ve hadislerin ışığında cihad, dünya ve dünya malı için olmayan, Kelîme-i Tevhîd`in kabulü ve gönüllere yerleşmesi için gösterilen cehd ile bunun neticesinde kazanılan kardeşliğin adıdır. Cihad; insanları, kula kul olmaktan kurtarıp Allah`a kul etmeğe davet edişin ve bu uğurda çekilen sıkıntıların adıdır. Cihad, insanları, sınıf, zümre, parti ve bütün beşeri hegemonyalardan kurtarıp Allah`ın hâkimiyeti altına gönül rızası ile davet etmenin adıdır. Kinsiz, kansız ve mutlu bir İslâm toplumu oluşturmak için gösterilen ihlaslı hareketin adıdır. Cihad, her ferdin, kendisini günahlardan arındırıp Allah`a istiğfar etmesi, Allah`a yönelmesi, Allah`a yönelen insanlardan oluşan bir dünya kurması ve bu dünyada kendisi ve insanlar için yalnız Allah`ın hâkimiyetini istemesi ve bunun için devamlı hareket halinde olmasıdır. Cihad, eskiden yapılan ve pişmanlık duyulan bütün yanlış işlerin aksini yapma gücüdür. Cihad, zimmete geçirilen bütün hakları geri iade edebilmektir.

    Cihad, terkedilen hukukullahı telâfi etmektir. Cihad, nefis ve bedendeki her türlü taklıdi terk etmektir.

    Rasûlullah (s.a.s.)`ın torunu Hz. Hasan der ki: "Adam Allah uğrunda cihad eder. Halbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da; hak ve ihlâsa yakın bulunması, haksızlıktan ve kötü niyetlerden gücü yettiği oranda kusur ve ilgisızlıkten uzak bulunmasıdır."

    Cihad, insanları baskı ve zorlamadan korumak ve kurtarmaktır. Zorlama ve baskı olmayan İslâm`a, insanları davet ederek Allah`ın adını yüceltmektir. Cihad, herkesi, mensubu olduğu akîdeden zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın kabulü ve yayılışına engel olmak isteyen ve gücünün yettiğine baskı yapan hak düşmanlarının kovulması ve her türlü engelin kaldırılması ile, sağlam kalp ve dosdoğru düşünen bir akıl için belirlenmiş en güzel nizamı, yani İslâm`ı hâkim kılmaktır. Cihad, Hz. Peygamber (s.a.s.)`in yaşayıp tebliğ ettiği İslâm`a yapışarak Allah yolunda kendini ve. malını feda etmiş, orta yolu seçmiş, aşırılıktan sakınmış ilâh olarak Allah`ı ve onun hâkimiyetini tanımış, İslâm`ı bütün dinlerin üstünde ve tamamlanmış tek din kabul ederek bu dini müdafaa ve yaşanılır kılmak için çalışmak demektir. Bunun için İslâm`da mutlak surette, öldürme, intikam, din değiştirmeye zorlama yoktur. Düşmanı yenmek, onun kuvvet ve gücünü bertaraf edip, dinde serbest olarak Allah`ın hükmüne tabi tutmaktır ki, işte Allah`ın adını yüceltmek için yapılan cihad şekillerinden birisi de budur.

    Cihad, ne bir savunma savaşı ne düşmana saldırıda bulunup onu imha etme savaşıdır. Kıtal ve kan dökme değildir. Yahut bir üstünlük ve egemenlik kurarak insanları boyunduruk altına alma savaşı da değildir.

    Insanlarla mücadele ve insanlar arası savaş ilişkilerini anlatan pek çok kelime varken, İslâm bu kelimeleri cihad kavramı yerine kullanmadı. Meselâ, harp, kıtal, ezâ kelimeleri cihad kelimesinin yerini tutmamaktadır. İslâm niçin eskiden Araplar`ın kullandığı harp vb. gibi kelimeleri almadı da yepyeni bir ifade olan cihad tabirini aldı. Bunun birinci sebebi, harp tabiri şahsi menfaatler, polemik oyunlar için ateşi sönmeyen, yangını çağlar boyu milletlerin, kabilelerin içinden çıkmayan kıtal anlamında kullanılmıştır. Harplerde genellikle, kişisel ve toplumsal kinler hâkim olmuştur. Harplerde fikir endişesi, bir akîdeyi galip kılma çabası göze çarpmaz.
  • KEBÂİR, Allah`ın emirlerine aykırı davranış, kötü amel, isyan, karşı gelme, suç, kabahatlerin büyükleri. İslâm literatüründe bu tür fiillerin bir kısmı büyük günah, bir kısmı da küçük günah olarak adlandırılır. Bu tabirin geçtiği ayetlerde şöyle denilmektedir:

    "Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız." (en-Nisâ, 4/31)

    "Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar, kızdıkları zaman onlar, affederler." (eş-Şurâ, 42/37)

    "O (muhsin ola)nlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar işleyebilirler... " (en-Necm, 53/32).

    Aynı ifadenin geçtiği Hadislerden bir kısmında ise Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

    Abdullah b. Mes`ud anlatıyor: Rasûlullah`a "Allah indinde en büyük günah nedir?" dedim. "Seni yaratan Allah`a Şirk koşmandır." buyurdu.

    "Bu gerçekten pek büyük, bundan sonra nedir?" dedim. "Seninle beraber yemek yemesinden, tüketici olmasından korkarak evlâdını öldürmendir." dedi. "Ondan sonra nedir?" dedim. "Ondan sonra komşunun hanımı ile zina etmendir." buyurdu.

    Yine Abdullah b. Mesud`dan değişik bir senetle aynı hadis rivayet edildikten sonra şu ayetin nazil olduğu ilâve edilmiştir.

    "Allah`ın (halis) kulları o kimselerdir ki, Allah`tan başka ilâha dua etmezler; Allah`ın haram kıldığı nefsi öldürmezler; meğer ki hakla ola. Zina da etmezler. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarptırılır. " (el-Furkan, 25/68).

    Abdurrahman b. Ebû Bekr, babasından, şöyle dediğini rivayet ediyor:Rasûlullah (s.a.s.)`ın yanında idik. Üç defa şöyle buyurdu:

    "Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah'a şirk koşmak, anaya babaya itaatsizlik etmek ve yalancı şahitliği yapmak..." (Buharî, Edeb 6; İman, 16)

    Başka bir hadiste, büyük günahlar, "el-Mubîkât: helâk edici" kelimesiyle ifadelendirilerek şöyle buyurulmuştur:

    "Yedi helâk edici şeyden kaçının." Bunlar nedir yâ Rasûlallah diye sorulunca: "Allah`a şirk koşmak; sihir yapmak; Allah`ın haram kıldığı halde bir kimseyi haksız yere öldürmek; yetim malı yemek; faiz yemek; düşmana hücum anında harpten kaçmak: namuslu, kendi halinde mümin kadınlara zina iftirası atmaktır." buyurdular.

    Diğer bir hadiste ise: "Büyük günahlar dokuzdur: Allah`a şirk koşmak; haksız yere adam öldürmek; temiz bir kadına kötülük isnat etmek; zina yapmak; düşmana hücum esnasında firar etmek; sihirbazlık; yetim malı yemek; Müslüman ana babaya asî olmak; emredilenleri yapmamak ve yasakları yapmak sûretiyle aileye karşı doğruluğu terketmektir. " Diğer Hadislerde yukardaki maddelere faiz yemek, hırsızlık ve şarap içmek de ilâve edilmiştir. (Buhârî, Vasâya 23; Müslim, İman 141-146; Ebû Davûd, Vasâya 10)

    Kebâir kelimesiyle ifade edilmediği halde, yukardaki Hadislerde bildirilen fiillerin dışında bir çok suçlar daha vardır ki, onlar İslâm âlimlerince, ayet ve hadisler doğrultusunda, büyük günah kabul edilmiştir: Bilerek ve kasten İslâm`ın şartlarını terketmek; içki içmek; kumar oynamak; hırsızlık yapmak; adaletten ayrılmak gibi. İslâm âlimlerinden bir kısmı genel hatlarıyla "büyük günah"ları şöyle tarif etmişlerdir:

    İbn Abbâs`a göre: "Allah`ın yasak ettiği her şey büyük günahtır. Ayrıca büyük ve küçük günah arasındaki fark şudur: Allah`ın Cehennem, gazap, lânet, veya azap gibi ifadelerle sona erdirdiği her günah büyüktür. Diğerleri küçüktür." Hasan Basrî de buna yakın bir ifade kullanmıştır.

    Ebû Amr İbn Salâh`a göre: "Büyük ismi verilecek şekilde büyük olan ve mutlak surette büyüklükle vasıflanan her günah büyüktür."

    Buna göre büyük günahların bazı alâmetleri vardır.

    "Şer`i cezayı icab ettirmek; Cehennem azabıyla tehdit olunmak; yapana fasık denilmek; lâ`net olunmak."

    Cumhûr-ı ulemaya göre; günahlar büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır. Beş vakit namaz, Ramazan orucu, hac, umre, abdest gibi hayırlı amellerin kendilerine keffaret olabileceği günahlar "küçük günah"; bu tür ibadetlerin keffâret olamadığı günahlar ise "büyük günah"lardır. Mesela: "İki umre, aralarında yapılan günahlara kefarettir." (Ahmed İbn Hanbel, II, 461). "Kabul edilmiş bir hac, o yıl ki hatalara kefarettir. " (Ahmed İbn Hanbel, II, 348), "Şehidden akan ilk damla kan, onun bütün günahları için kefarettir." (Ahmed İbn Hanbel, IV, 300), "Allah, cuma`yı kılanın iki cuma arasındaki günahlarını örter." (Ahmed İbn Hanbel, V, 181). Hadislerde, başka ibadetlerin kendilerine keffaret olduğu bildirilen cinsten günahlar küçük günahtır. Ancak herhangi bir ibadetin, kendisi hakkında keffaret kabul edilmediği günahlar ise büyük günahlardır. Meselâ: hiç bir ibadet adam öldürmeye, zina yapmaya, içki içmeye ve benzeri günahlara keffaret olarak kabul edilmez; bunlara ancak Şerîat`ın, haklarında takdir ettiği cezalar tatbik edilir.

    Hz. Ömer`le İbn Abbas (r.a.) "İstiğfarla büyük günah, ısrarla da küçük günah kalmaz" demişlerdir. Yani (Şerîat`in verdiği cezalar tatbik edildikten sonra) istiğfarla büyük günahlar affedilir. Fakat küçük günahlar ısrarla işlenmeye devam edilirse, onlar da büyük günah olur. Bu ifadelere göre büyük günahlara sayısal açıdan sınır koymak mümkün olmaz.

    Büyük günahların başında gelen ve en büyük günah olarak kabul edilen "şirk"in küfür olduğu muhakkaktır. Diğer günahların, onu işleyen mümin bir kulu imandan çıkarıp çıkarmayacağı hususunda İslâm Kelâm âlimleri ihtilaf etmişlerdir.

    Özetle, Şerîat`ın hakkında tehdit edici bir nass (korkutucu bir delil) tahsis ettiği veya büyük günah olarak bildirdiği bir günahı işleyen hakkında Ehl-i Sünnet mezhebinin görüşü şudur: Büyük günah mümini imandan çıkarmaz ve onu küfre sokmaz. Ancak böyle bir mümin asi sayılır. Ameller imandan bir cüz (parça) değildir. Ancak işlenen günahı helâl saymak, onu hafife ve alaya almak, kesinlikle küfürdür.

    Mu`tezile mezhebinin görüşü: Büyük günah işleyen ne mümin, ne de kâfirdir. O fasıktır ve iki menzil arasındaki bir menzildedir. Bu mezhep, imanı kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve amellerin yapılması şeklinde tarif ettikleri için; büyük günah işleyenleri mümin kabûl etmemişlerdir. Ancak kâfir de kabul etmemişlerdir. Çünkü, Peygamber (s.a.s.) asrında ve takip eden dönemlerin hiçbirinde büyük günah işleyenlere, dinden çıkanlara verilen ölüm cezası verilmemiştir. Eğer kâfir olsalardı, imandan sonra küfre gitmenin cezası olarak öldürülmeleri gerekirdi. Bu yapılmamıştır, onun için bunlar iman ile küfür arasındadırlar. Bunlara "fâsık" denir.

    Haricîlere göre; büyük ve küçük günah işleyen kimse kâfir olur. İslâm`ın, yapılmasını emrettiği ameller imanın bir parçasıdır. Yani amel imandan bir cüz`dür.

    Hasan el-Basrî`ye göre; büyük günah işleyen kimse "münafık"tır. Kalben inanmadığı halde dıştan inanmış gibi görünenlere münafık denildiği halde Hasan Basri nifâkı; imanı gizleyip büyük günahı işlemek suretiyle küfrü açığa çıkarmak, şeklinde kabul etmiştir.

    Haricîlerden bir fırka olan el-Ezârika`nın görüşü: Büyük günah işleyen kimse "müşrik"tir. Çünkü böyle kimse hem Allah için, hem de Allah`tan başkası için amel etmektedir. Yaptığı büyük günah ile Allah`tan başkasını (nefsini veyahut şeytanı) ona ortak koşmuştur.

    Yukarda belirlenen bütün görüşler, sahiplerince bir takım delillere dayandırılmıştır. Biz bunlardan sadece Ehl-i Sünnet`in deliline bakacağız. Diğerleri için akaid kitaplarında geniş malûmat verilmiştir; oraya bakılabilir.

    1. Delil: İman, kalp ile tasdiktir. Mümin`in imandan çıkması için kalbindeki tasdikin değişmesi gerekir. Hangi beşerî zaaflardan kaynaklanırsa kaynaklansın, işlenen büyük günahlar, tasdiki değiştirecek mahiyette olmadığı sürece işleyenini imandan çıkarmaz. Kalpteki tasdiki değiştirme ise ancak yapılan günahı helâl sayarak veya o hükmü alaya alarak meydana gelir. Şer`i hükümlerle alay etmedikçe, hafife almadıkça ve helâlleri haram, haramları da helâl kabul etmedikçe; kalpteki tasdik değişmemiş olur. O değişmedikçe de kâfir olunmaz.

    "Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki (günahları) dilediğine affeder. " (en-Nisa, 4/116)

    ayeti, ancak şirkin affedilmeyeceğini, diğer günahların ise -eğer Allah dilerse- affedebileceğini ifade etmektedir. Eğer büyük günahlar da küfür kabul edilseydi, ayetin ikinci bölümünde "ma dûne zâlik = bunun dışındakiler.." ifadesinin kullanılmasına gerek kalmazdı.

    2. Delil: "Asi" denilen büyük günah sahiplerinin gerçekte mümin olduklarını belirten bir çok ayet vardır:

    "Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları, şeytan işi pisliklerdir. " (el-Mâide, 5/90)

    "Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle savaşırlarsa... " (el-Hucurât, 49/9)

    "Ey iman edenler, yürekten, hâlis (samimi) bir tevbe ile tövbe ederek Allah`a dönün. " (et-Tahrim, 66/8)

    "Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. " (el-Bakara, 2/178)

    Ayetlerde görüldüğü gibi büyük günah işleyenlere "Ey inananlar" diye hitap edilmiştir.

    3. Delil: Mümin bir kimse öldüğü zaman cenaze namazı kılınır ve Müslüman kabristanına defnedilir. Asr-ı saadetten bugüne kadar büyük günah işlemiş ve tövbe etmemiş olsa bile (gizli halleri Allah`a ait olmak üzere), ölen her Müslüman için, günahkâr veya günahsız ayrımı yapılmaksızın cenaze namazı kılınmış ve Müslüman kabristanına defnedilmiştir. Peygamber`in tatbikatı böyle olmuştur ve İslâm âlimleri bu konuda icmâ* etmişlerdir.

    "Kendisine emanet edilemeyen kimsenin imanı yoktur."

    "Zina eden kimse, mümin iken zina etmez, mümin iken hırsızlık yapmaz, mümin iken içki içmez... "(Buhârî, Mezalim 30; Müslim, İman 100,104; Ebû Davûd, Sünnet, 15; Tirmizî İman, 11).

    şeklinde varid olan hadisler, büyük günah işleyenlerin kâfir olduklarına delil değil; ancak imanlarının kâmil olmadığına delildir. Kâmil bir iman, büyük günahların işlenmesine engeldir.

    Hepsi bu kadar olmamakla birlikte aşağıda sıralayacağımız suçlar, İslâm`da büyük günahlar olarak kabul edilmiş ve bunlardan bir kısmına İslâm hukukuna göre bazı cezalar takdir edilmiştir:

    "Allah`a şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak" (el-Bakara, 2/219); haram aylarda harbetmek (el-Bakara, 2/217); bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak O`nun rızası olmaksızın yemek (en-Nisa, 4/2; İsra, 17/34); fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek (İsra, 17/31); insanlar arasında fitne çıkarmak (el Bakara 2/217); faiz yemek (el-Bakara, 2/275); Allah`tan başkasına ibadet etmek (İsra,17/23); ana-babaya isyan etmek (İsra,17/23), akrabaya miras hakkını vermemek (en-Nisa, 4/7, 13; İsra, 17/26); malı gereksiz yere israf etmek (İsra, 17/27); zina yapmak (İsra, 17/32; en-Nisa, 4/15-16); haksız yere adam öldürmek (İsra, 17/33); ölçü ve tartıyı tam yapmamak (İsra, 17/35); kibirlenmek (İsra, 17/37); iffetli kadına zina isnat etmek (en-Nisa, 4/23); tesettüre riayet etmemek (en-Nur, 24/31); yalan yere yemin; Peygamber`e (s.a.s.) yalan hadis uydurmak (Peygamber`e yalan yere hadis uydurmak, büyük günah olmanın ötesinde, küfür sayılabilir. Çünkü şerîatın temel kaynaklarından ikincisi "sünnettir". Sünnete yalan isnat etmek; bazı konularda İslâm`ı temelinden yıkabılir); insanları diliyle çekiştirmek; kaş göz hareketleriyle alay etmek (Hümeze, 104/1 ).
  • "Şe-ri-ke" fiilinin masdarı, ortak olma demektir. Dinî anlamda şirk, Allah`a eş ve ortak koşma manasına gelir.

    Bu fiilin dört harfli "if`âl" babındaki şekli "eşrake"dir ve ortak tanıma, ortak koşma demektir. Bu babın ismi faili olan "müşrik" de, ortak koşandır (el-İsfahânî, el-Müfredât fi Caribi`l-Kur`an, Mısır 1961, II, 259, "şe-ri-ke" md.)

    Şirk, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur`an`da yüzelliyi aşkın yerde geçmektedir.

    Kur`an-ı Kerim`i incelediğimiz zaman, şirke düşen insanların nefislerine tabi olarak tevhide karşı çıkmalarının neticesinde bu duruma düştüklerini görüyoruz. Bütün müşrik toplumlarda, genellikle ahlaksızlık, nefis duyguları, zulüm, hırs, azgınlık, taşkınlık ve menfaatperestlik hakimdir. Şirkin temeli, insanların Allah`a tam manasıyle inanmamaları, O`nun emir ve yasaklarına gerektiği gibi uymamaları ve ondan sonra yukarıda arzedilen süfli bir duruma düşmelerine dayanır. Bu husus birçok âyette dile getirilmiştir (el-A`raf, 7/80, 81, 85, 86; Yusuf, 12/23, 25, 28, 29, 30, 31, 35; el-Hicr, 15/3 vb).

    Kur`an âyetlerinden başka, çeşitli Hadislerde ve ilmî eserlerde de şirk konusuna geniş yer verilmiştir. Allah`ın birliğine ortak kabul etmek şirk olduğu gibi, kudret ve tasarrufunda O`na ortak kabul etmek de şirktir. Şirk`in diğer bir çeşidi de, yalnız Allah`tan beklenmesi gereken sonuçları, Allah`tan başka güç ve kişilerden beklemektir.

    Şirk`in zıddı tevhiddir. O da, Allah`ın varlığını ve birliğini kabul etmekle beraber, O`nun tasarruflarında tek kudret sahibi olduğunu, hüküm ve irâdeşinin her şeyin üstünde bulunduğunu kabul etmektir. İslâm dininde tevhid esastır. Hemen hemen bütün ibâdetlerin ana gayesi çeşitli konularda müslümanların arasında birliği sağlamaktır. Dünyanın her yerindeki müslümanların aynı ezanı okumaları, ibadetlerinde aynı kıbleye dönmeleri, tevhidin birer göstergesidir. Şirk bunun tam zıddıdır. Tevhid`in ana gayesi ve esas hedefi olan Allah`ın birliği hususundaki inancı zedelemek, O`na ortak kabul etmek, büyük şirk kabul edilmiştir.

    Yüce Allah Kur`an`da: "Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür" (Lokman, 31/13) diye buyurarak, şirki bir zulüm olarak tanıtmıştır. Nitekim şirke düşen insan, bu hareketiyle kendi nefsine zulmetmiş olur (el-Maverd, en-Nuketu ve`l-Uyunu, Beyrut, 1992, IV, 333). Ve yine şirk göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların, maddenin ve hayatın zorunlu olarak teslim olduğu küllî bir kanuna, yani Allah`ın tek ilah ve Rab olduğu gerçeğine karşı gelinmekle Allah`ın hakkını O`na teslim etmemek bakımından da bir zulümdür. Şirk`e düşen insanın kendi şahsına zulmettiğini destekler mahiyetteki diğer bir âyetin meâli şöyledir:

    Allah`a ortak koşmadan, halis olarak Allah`ı birleyenler olun. Kim Allah`a ortak koşarsa, o sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir" (el-Hacc, 22/31 ) .

    Şirk`e düşen insan o kadar perişan olur ki, Yüce Allah ile bağları kopar; istikametini şaşırır; iyi ile kötüyü ayırd edemez hale gelir ve kendi öz çocuğunu öldürecek kadar şaşkın bir duruma düşer. Onların bu acı hali, Kur`an`da şöyle haber verilmiştir.

    Yine ortakları, müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi süslü (güzel bir şeymiş gibi) gösterdi ki (böylece) hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları, uydurduklarıyla baş başa bırak!" (el-En`am, 6/137).

    Yüce Allah`ın şirke bakışını ve şirkin Kur`an`daki tanımını sergileyen diğer bazı âyetlerin meâli şöyledir:

    "Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. O`ndan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah`a ortak koşarsa, büsbütün sapıtmıştır" (en-Nisa, 4/116).

    "Onlar (müşrikler, şirk koşanlar insanları) ateşe çağırır. Allah ise izniyle Cennete (girmeye) ve mağfirete çağırır" (el-Bakara, 2/221).

    "Kitâb ehlinden ve (Allah`a) şirk koşanlardan kâfir olanlar, Cehennem ateşindedirler. Orada ebedî kalacaklardır. Onlar, halkın en şerlileridir" (el-Beyyine, 98/6).

    Tevhide aykırı olan, Allah`ın ve Peygamber (s.a.s)`in emirlerine ters düşen şirke, kimden gelirse gelsin, itâat etmemek gerekir. İslâm dini annebabaya son derece itâat etmeyi, onlara saygıda bulunmayı emrettiği halde, şirk olan hususlarda, onların sözünü dinlememeyi ve onlara tabi olmamayı istemektedir. Konu ile ilgili bazı âyetlerin meâli şöyledir:

    "Biz insana anne-babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eğer onlar seni, (gerçekliği) hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi, bana ortak koşmanı için zorlarlarsa, (bu hususta) onlara itâat etme. Dönüşünüz banadır. O zaman size yaptıklarınızı haber veririm." (el-Ankebût, 29/8).

    Biz insana anne-babasını tavsiye ettik. Anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek (karnında) taşımıştır. Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur. (Bunların hepsi, güç şeylerdir. Onun için biz insana) `-Bana ve anne-babana şükret. Dönüş banadır, (diye öğüt verdik). Eğer onlar seni hakkında bir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itâat etme. Onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüşünüz banadır. (O zaman ben) size yaptıklarınızı haber vereceğim" (Lokman, 31/14,15).

    Allah`ın Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.v) de, şirki helâk edici büyük günahların başında saymıştır: Bu hususu belirten bir hadiste şöyle buyurmuştur:

    Helak edici yedi şeyden sakının:

    1- Allah`a şirk (ortak) koşmak;

    2- Sihir (ve büyücülük gibi göz boyayan, aldatıp oyalayan şeyler)le meşgul olmak;

    3- Allah`ın haram kıldığı cana haksız yere kıymak;

    4- Yetim malı yemek;

    5- Savaş alanından kaçmak;

    6- Faiz yemek;

    7- İffetli, namuslu, suçtan beri, mü`mine kadınlara zina isnâd etmek" (Buharî, Vesaya, 23, Tıb, 48, Hudud, 44; Müslim, İmân, 144; Ebû Davûd, Vesâya, 10; Nesâı, Vesâya, 12).

    Şirkin dışındaki günahların affedileceği, imân sahibi olan bir insanın bu gibi günahları işlediği takdirde, cezasını çektikten sonra mutlaka cennete gideceği, ancak şirke giren insanların, tevbe etmeden öldüğü takdirde, affedilmeyeceği Rasûlüllah (s.a.v) tarafından haber verilmiştir:

    "Cebrail bana gelerek şu müjdeyi verdi: "-Ümmetinden kim Allah`a şerik (ortak) koşmadığı halde ölürse, Cennet`e girer". Bunun üzerine ona dedim ki: "-Zina da etse, hırsızlık da yapsa ..?" Cevap verdi: "Evet, zina da etse, hırsızlık da yapsa..." Peygamberimiz (s.a.s)`in bildirdiğine göre, Cebrâil (a.s)`a bu soruyu üç defa sormuş ve her seferinde aynı cevabı almıştır (Buhârî, Cenaiz, 1, Libas, 24, İsti`zan, 30, Rıkak, 13,14, Tevhid, 33; Müslim, İmân, 153, 154, Zekat, 32,33; Tirmizî, İmân, 18; Ahmed b. Hanbel, V, 152, 159, 161, VI, 166)

    Bir de küçük şirk diye bir çeşit şirk daha vardır. O da, ibâdetlere riya ve gösterişi karıştırmak, Allah`ın rızasından sapmaktır. Kur`an`da bu hususta şöyle buyurulmuştur:

    Kim Rabb`ine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabb`ine ibâdette hiç kimseyi şerik kılmasın (ortak tutmasın)" (el-Kehf, 18/110).

    Bu âyette geçen, ibâdette Allah`a şirk koşmaktan gaye, ibâdette ihlaslı ve samimi olmamak, Allah`ın rızasının dışındaki riya, gösteriş ve benzeri menfaat duygularını taşımak demektir (el-Beydâv, Envanu`t-Tenzil ve Esranu`t-Te`vîl, Mısır 1955, II, 14).

    Hz. Muhammed (s.a.s)`in de bu hususta söylediği Hadislerden bazıları şöyledir:

    Sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirktir." Hazır bulunanlar: "Ya Rasûlüllah! Küçük şirk nedir?" diye sordukları zaman, Rasûlüllah (s.a.s) şöyle devam etmiştir: "Küçük şirk, riya yani gösteriştir. Ahiret gününde insanlara amellerinin karşılığı verildiği zaman, Allah diyecek ki: "- Dünya hayatında iken, kendileri görsün diye riya ve gösteriş yaptığınız kişilerin yanına gidin, bakın, onların yanında herhangi bir karşılık bulacak mısınız?" (Ahmed b. Hanbel, V, 428, 429).

    "Ümmetim için en çok korktuğum şey, Allah`a şirk koşmaktır. Ama dikkat edin; Ay`a, Güneş`e veya puta tapacaklar, demiyorum. Fakat, Allah`ın rızasının dışındaki gayeler için harekette bulunacaklar ve gizli şehvet, yani riyâ ve gösteriş duygularını taşıyacaklar (demek istiyorum)" (İbn Mâce, Zühd, 21).

    Ebu Hureyre (r.a) dedi ki, ben Rasûlüllah (s.a.s)`i şöyle söylerken işittim:

    "Kıyamet günü aleyhine hükm olunacak halkın birincisi şehid edilen bu adam olacaktır. O kimse, (Allah`ın huzuruna) getirilir; Allah ona verdiği nimetlerini bir bir anlatır. O da bunları bilir ve hatırlar. Yüce Allah:

    -”Bu nimetlerin arasında ne yaptın?" diye sorar. O kişi:

    -"Senin rızan için savaştım ve nihâyet şehid oldum " diye cevap verir. Yüce Allah:

    -”Yalan söylüyorsun. Fakat sen, hakkında kahraman denilsin diye savaştın. Bir rivâyete göre, Allah`ın emri üzerine o kişi yüz üstü sürüklenerek Cehennem`e atılır.

    (İkinci olarak) İlim öğrenmiş, başkalarına da öğretmiş ve Kur`an okumuş biri huzur`u ilâhiye getirilir. Yüce Allah ona da verdiği nimetlerini tek tek anlatır. O da bunları anlar. Allah ona:

    -"Bu nimetlerin arasında bulunurken, ne yaptın " diye sorar. O şu cevabı verir:

    -”Senin rızan için Kur`an`ı, ilmi öğrendim ve başkasına öğrettim." Yüce Allah ona da şöyle der:

    -”Sen yalan söylüyorsun. Fakat sen Kur`an`ı, ilmi riya ve gösteriş için, sana alim, güzel okuyor, densin diye okudun, öğrendin. Nitekim senin için bu övgüler yapıldı." Allah`ın emri üzerine o da sürüklenerek Cehennem ateşine atılır.

    (Üçüncü olarak) Allah`ın kendisine geniş çapta zenginlik ve çeşitli maldan verdiği biri getirilir. Allah, buna da verdiği nimetleri ayrı ayrı anlatır. O da, bu nimetleri kabul eder, hatırlar. Yüce Allah ona da şunu sorar:

    -"Bu nimetlerin arasında bulunurken, ne gibi hayırlı işler yaptın ? O da şöyle cevap verir:

    -"Senin rızan için, sevdiğin her türlü yola para harcadım. Maddi yönden, yardımda bulunmadığım hiç bir şeyi bırakmadım. " Yüce Allah ona da aynı şekilde cevap verir:

    -”Sen yalan söylüyorsun. Aslında sen bunları, sana cömert denilsin diye yaptın. Riya ve gösterişte bulundun. Beklendiğin medih ve övgülere de kavuştun." O da Allah`ın emri üzerine yüzüstü sürüklenerek Cehennem ateşine atılır" (Müslim, İmâre, 152; Nesef, Cihâd, 22; Ahmed b. Hanbel, II, 322).

    Bu hadiste ifâde edildiği gibi, şehid olmak, alim olmak ve hayır yollarına maddi yardımda bulunmak, son derece güzel şeylerdir. Ancak bunlar Allah rızası için değil, riya, gösteriş veya başka herhangi bir menfaat duygusu ile olunca, hiç bir kıymeti ve değeri yoktur.
  • Kul olmak bir tek Allah’a kul olununca güzeldir. Başkalarına kulluk etmek ise yaratana şirk koşmaktır. Sadece Allah için kulluk edenlerden olun. (amin)

    .
    Özü doğru olanın sözü de doğru olur. (Hz. Ali)

    Bütün kötülüklerin anahtarı hiddettir. (Cafer bin Muhammed )

    İyiliği gizlemek kötülüğü gizlemekten daha üstündür. (Ebu Bekir Ferra)

    Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. (Atatürk)

    Din belirli şeylere bir açıdan bakmak değil, her şeye belirli bir açıdan bakmaktır. (Robert E. Saga)

    Nazar ve nefes az kaldı kaderi geçecekti. Nefes ve nazardan Allah’a sığının. (Hz. Muhammed)

    İman iki eşit parçadır. Yarısı sabır, yarısı şükürdür. (Hz. Muhammed)

    İyilik yap ehli olana da olmayana da, ehline isabet ederse yerini bulur. Etmez ise ehli sen olursun. (Hz. Muhammed)

    Üç şey kendisinde bulunan kimse, cennete dilediği kapıdan girecektir: Kul hakkını ödeyen, her namazdan sonra 11 defa ihlas okuyan ve katilini affederek ölen. (Berika)



    “Sübhanallahil azim ve bihamdihi” bunu her gün okuyan her kimse, körlük, cüzam ve felçten korunur.

    Her gün yüz defa salavat getiren kişi, münafıklardan ve cehennem ateşinden uzaklaşır, kıyamette şehitlerle beraber olur.

    Sabah namazından sonra on bir defa İhlas Suresini okuyunuz. Kim ki bu sureyi sabah namazından sonra okursa, onun için cennette bir köşk ayrılır. (Haraiti)

    Yemeğe başladığınızda besmele çekmek ve Elhamdülillah demek sünnettir.

    “Ey nefsim! Seni sen yapan benim, beni de ben yapan sensin. Ya yola gel birlikte gidelim, ya da yoldan cekil ben hakka gideyim.”
  • Bismillahirrahmânirrahîm
    --------------------------------------------
    (En'am; 6/66-70)
    (Mealen)
    66- Ve hak olduğu halde, kavmin onu yalanladı. De ki: "Ben sizin üzerinize vekîl değilim."

    67- Her haberin karar kılacağı bir zaman vardır. Ve yakında bileceksiniz.

    68- Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana (bunu) unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma.

    69-Takvâ sahiblerine, (inanmayanların) hesabından herhangi bir (sorumluluk) yoktur ve lâkin belki sakınırlar diye hatırlatmak gerekir.

    70- Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Kazandıkları sebebiyle bir kimsenin (nefsin) helâk olmaması için (Kur'an) ile nasihat et. Onun için Allah'tan başka bir dost ve bir şefaatçi yoktur. O, her türlü fidyeyi verse de, ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan bir içecek ve elem verici bir azâb vardır.

    ***

    "Ve hak olduğu halde, kavmin onu yalanladı...."

    Üzerlerine inen sâbit, değişmez bir azâb olduğu halde onu yalanladı.

    *

    “De ki: Ben sizin üzerinize vekil değilim.”

    Sizi koruyacak ve bu azâbın size dokunmasını engelleyecek vekiliniz değilim.

    *

    “Her haberin…”

    Haber verilen her bir olayın gerçekleşeceği bir mahalli ve karar kılıp kalıcı olacağı bir yeri vardır.

    *

    “Yakında siz de…bileceksiniz.”

    Sizin üzerinizdeki madde beden perdeleri kalktığı zaman, bu azâbın acısı, nefslerinizin gerektirdiği, hak ettiği şekilde üzerinizde açığa çıkacaktır.

    *

    “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde…”

    Kendi nefslerinin izâfî sıfatlarını açığa çıkarmak, onlar için ayrı ve müstakil bir bilgi ve güç ispat etmek sûretiyle bizim ilâhî sıfatlarımız hakkında yerli yersiz konuşmaya dalanları gördüğün zaman;

    *

    “…Onlardan uzak dur.”

    Çünkü onlar, perdelenmiş müşriklerdir.

    *

    “Eğer şeytan sana unutturursa…”

    Şeytan bazı bâtılları ve hurafeleri sana telkin ederek nefsine vesveseler üflerse ve böylece senin nefsinin bazı (izâfî-kendine âit zannettiğin) sıfatlarıyla açığa çıkmasına neden olur da müşriklere benzemeni, dolayısıyla onlarla arkadaşlığa meylettirirse;

    *

    ”…artık…oturma…”

    Biz sana hatırlattıktan sonra hatırladığın bu hakîkatler karşısında artık onlarla oturma.

    *

    “O zâlimler topluluğu ile"

    Nefslerine zulmeden, yani kendi izâfî sıfatlarını Benim ilâhî sıfatlarımın yerine koyan, böylece onlarla Benden perdelenen zalimlerle beraber olma.

    Çünkü onlarla beraber olmak insana te'sîr eder. Böyle bir durumda, onların beraberliklerinin uğursuzluğu netîcesinde farkta kalarak senin de bir perdenin gerisine düşmenden korkulur.

    *

    “…Yoktur”

    Nefsin izâfî sıfatlarından soyutlanıp sıyrılmış, o sıfatların yapısal gereklerinden uzak duran tevhîd ehli için, izâfî sıfatlarıyla ilâhî sıfatlardan perdelenmiş olanların hesabından;

    *

    “Herhangi bir sorumluluk…”

    Perdelenmiş olanlarla iç içe, bir arada yaşamalarından dolayı perdelenmezler, onlarla aynı seviyede olmazlar.

    *

    "ve lâkin hatırlatmak gerekir"

    Fakat biz onlara bir hatırlatmada bulunduk ki, onlarla arkadaşlık etmekten sakınsınlar. Çünkü bu beraberlikten dolayı farkta kalabilirler.

    Bir diğer yönden:

    Perdelenmiş olanların vebâlinden, durumlarından ve hesaplarından onlara bir şey yansımaz ve bu haller onların hallerine uymaz, ki onlarla arkadaşlık etsinler. Ve lâkin çok kısa süreli beraberliklerle onları zaman zaman uyarabilirler.

    Bu uyarılar ile belki şirklerinden ve perdelenmişliklerinden sakınırlar ve tevhîd ehli olanların sohbetinin bereketiyle (izâfî perdelerinden) kurtulurlar.

    Yine bir başka yönden:

    Perdeli olanların hesap görecekleri amellerinden ve bu amellerin veballerinden onlara bir sorumluluk düşmez. Fakat, onlara (nefsâni arzûların getireceği kötü âkıbeti) vurgulama veyâ yasaklama ile onlara hatırlatmada bulunsunlar, belki perdeli olanlar bunlardan sakınırlar.

    *

    “…Kimseleri bırak!”

    Dinleri ve âdetleri hevâ ve eğlenceden ibaret olanları terk et. Onlar başlarını bu eğlenceden kaldıramazlar. Çünkü bu inanç onların içinde kök salmıştır.

    Onlar maddî hayata aldanmışlardır; onlardan yüz çevir ve Kur’an ile uyar. Tâ ki nefsleri, maddî hayattan edindiği kazanımlarla perdelenmesin.

    Yani dîni ve âdeti bu olmasın, dînlerini oyun ve eğlence görme inancı onlarda kökleşmesin.

    Fakat sen de, nefsin tabii meyli nedeniyle onların fiillerine benzer fiiller işlersen, bu fiiller nedeniyle perdelenirsin. Çünkü nefs bunlardan etkilenir, (ilâhî hakîkatlerden yana) perdelenir ve (Hakk yolundaki azmi) tükenir.

    Nefsini uyar ki, onlar gibi olmasın. Yoksa onların amelleriyle hidayetten alıkonur. O zaman ondan bir fidyede kabul edilmez. Çünkü perdeli olanların amellerine benzer ameller yaparak kazandıklarıyla o da perdelenmiş olur.

    *

    “…Kaynar sudan bir içecek…”

    Bu, isti’dâdının gücünden kaynaklanan kemal mertebesine yönelik iştiyakının şiddetine yönelik bir işarettir.

    *

    "Elem verici bir azâb" ise;

    Amelleri ve bu amellerin yapısında bulunanlar ilke bu kemalden yoksun kalması anlamındadır.

    Kur'ân-ı Kerîm Te'villeri
    Abdurrezzâk Kaşânî (k.s)
  • Cennet İle İlgili Hadisler
    1) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurdu:

    –Ben salih kullarım için ahiret azığı olarak hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmedik bir takım nimetler hazırladım. Allah’ın sizleri bu sözlerle muttali kıldığı şeyleri bir yana bırak. Bir de bunlardan başka onun sizleri muttali kılmadığı bir şey vardır ki, o en büyüktür’ buyurdu.”

    Müslim 2824/3, Buhari 3053

    2) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    ‘Allah cenneti yarattığı vakit Cebrail’e şöyle dedi:

    −‘Git cennete bak.’

    Cebrail gidip cennete baktı.

    Sonra geldi ve:

    −Ey Rabbim! İzzetine yemin olsun ki, cenneti kim işitirse muhakkak ona girer dedi.

    Sonra Allah onu zorluklarla donatıp:

    −‘Ey Cibril! Git cennete bak’ buyurdu. Cibril gitti ve cennete baktı.

    Sonra geldi ve:

    −Ey Rabbim! İzzetine yemin olsun ki, ona kimsenin girememesinden korktum’ dedi...”

    Ebu Davud 4744, Tirmizi 2685

    3) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennet nefse hoş gelmeyen şeylerle kuşatılmış. Cehennem de nefsin arzularıyla kuşatılmıştır’ buyurdu.”

    Buhari 6412, Müslim 2822/1, Tirmizi 2684

    4) Sehl bin Sa’d Es-Saidi (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennette bir kamçı kadar yer, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır...’ buyurdu.”

    Buhari 6356, İbni Mace 4330

    5) Sehl bin Sa’d (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennette sekiz kapı vardır. Bunların içinde bir kapı Reyyan diye isimlendirilir. Buradan cennete yalnız oruçlu olanlar girer’ buyurdu.”

    Buhari 3058

    6) Muaz bin Cebel (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Muhakkak cennet yüz derecedir. Onlardan her bir derece gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Şüphesiz o derecelerin en yücesi, Firdevs’tir. En faziletlisi de Firdevs’tir. Arş, muhakkak Firdevs’in üstündedir. Cennetin ırmakları da Firdevs’ten çıkıp akar. Bu itibarla siz Allah’tan dilemek istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin’ buyurdu.”

    İbni Mace 4331, Tirmizi 2651

    7) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘...Şayet cennet ehli kadınlardan bir kadın dünyaya çıkmış olsaydı, muhakkak yer ile gök arasını aydınlatır ve ikisi arasını güzel bir koku doldururdu. Ve elbette o kadının başörtüsü dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır’ buyurdu.”

    Buhari 6467

    8) Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennette olan nimetlerden, bir tırnağın taşıyacağı kadar bir şey görünmüş olsa gökler ve yeryüzünün dört tarafı arasındaki her şey muhakkak süslenirdi. Ve cennet ehlinden bir kadının bilezikleri görünse, güneş yıldızların ışığını silip yok ettiği gibi o da muhakkak güneşin ışığını silip yok ederdi’ buyurdu.”

    Tirmizi 2661

    9) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e:

    −Ya Rasulallah! Cennetin yapısı nedir diye sordum?

    Rasulü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Bir kerpici gümüşten, bir kerpici altından, harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı za’ferandır...’ buyurdu.”

    Tirmizi 2646

    10) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennette, gövdesi altından olmayan hiçbir ağaç yoktur’ buyurdu.”

    Tirmizi 2645

    11) Ebu Said El-Hudri (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Şüphesiz cennette öyle bir ağaç vardır ki, onun altında bir süvari, yürüyüşü çok sür’atli, talimli, iyi cins bir at ile yüz sene yürürse yine onu bitiremez’ buyurdu.”

    Müslim 2828/8, Buhari 6459, Tirmizi 2643, İbni Mace 4335

    12) Ebu Musa el-Eş’ari (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘İki cennet vardır ki, bunların kapları ve içinde bulunan şeyler hep gümüştendir. Diğer iki cennet daha vardır ki, bunların kapları ve içinde bulunan şeyler de altındandır. Adn cennetindeki cennetliklerle Rablerine bakmaları arasında Allah’ın vechi (Yüzü) üzerindeki büyüklük ridasından başka bir şey bulunmayacaktır’ buyurdu.”

    Buhari 4828, Tirmizi 2648

    13) Harise bin Vehb El-Huzai (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Dikkat edin! Ben size cennetlik olanları haber veriyorum:

    Zayıf olup zayıf görülen kişi...’ buyurdu.”

    Buhari 4902, Müslim 2853/46, Tirmizi 2732, İbni Mace 4116

    14) Usame (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Ben cennetin kapısı önünde durdum, oraya girenlerin çoğu fakirler idi. Zenginler alıkonulmuşlardı...’ buyurdu.”

    Buhari 6456, Tirmizi 2729

    15) Abdullah bin Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennet ehli cennete vardığı, cehennem ehli de cehenneme vardığında ölüm, alacalı bir koç suretinde getirilir. Cennetle cehennem arasında yatırılıp kesilir.

    Sonra bir münadi:

    −Ey cennet ahalisi! Artık ölüm yoktur. Ey cehennem ahalisi! Artık ölüm yoktur diye nida eder. Bu hâdise sebebiyle cennet ehlinin ferahı bir kat daha artar, cehennem ehlinin hüzün ve kederi ise bir kat daha artar’ buyurdu.”

    Müslim 2850/43, Buhari 6457, İbni Mace 4327, Tirmizi 2682

    16) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘…Cennet ehlinden olup da dünyada en çetin ve meşakkatli hayat süren kişi getirilir ve cennete bir daldırılışla daldırılır.

    Müteakiben ona da:

    −Ey Âdemoğlu! Sen hiçbir çetinlik ve sıkıntı gördün mü, sana herhangi bir sıkıntı ve zorluk uğradı mı? diye sorulur.

    O da:

    −Hayır, vallahi ya Rab! Bana asla sıkıntı uğramadı ve ben asla şiddet görmedim der’ buyurdu.”

    Müslim 2807/55, İbni Mace 4321

    17) Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hureyre (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Bir münadi cennet ehline:

    −Daima sıhhatli kalmanız ve ebediyyen hasta olmamanız hakkınızdır. Daima yaşamanız ve ebediyyen ölmemeniz hakkınızdır. Daima genç kalmanız ve ebediyyen ihtiyarlamamanız hakkınızdır. Daima nimetler içinde hoş bir halde olmanız ve ebediyyen sıkıntı ve çetinliğe maruz kalmamanız hakkınızdır diye nida edecektir’ buyurdu.”

    Müslim 2837/22

    18) Muaz bin Cebel (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennet ehli cennete kılsız, tüysüz, yaratılıştan sürmeli, otuz veya otuz üç yaşında olarak gireceklerdir’ buyurdu.”

    Tirmizi 2669

    19) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Herkim cennete girerse nimet içinde hoş halde olur. Kendisine hiçbir sıkıntı ve çetinlik isabet etmez. Elbiseleri eskimez, gençliği de bitmez’ buyurdu.”

    Müslim 2836/21, Tirmizi 2646

    20) Suheyb (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Amelini güzel yapanlar için güzel mükâfat ve dahası vardır.” Yunus 26. ayeti hakkında şöyle buyurdu:

    ‘Cennet ehli cennete girdikleri vakit bir münadi:

    −Sizin için Allah katında bir vaad vardır diye nida eder.

    Onlar da:

    −Allah bizim yüzlerimizi ak etmedi mi? Bizi ateşten kurtarmadı mı? Bizi cennete girdirmedi mi? derler.

    Melekler:

    −Evet, diye cevap verirler.

    Müteakiben Allah ile cennet ehli arasında perde kaldırılır. Allah’a yemin ederim ki, Allah, cennet ehline kendisine bakmasından daha sevgili hiç bir şey vermemiştir’ buyurdu.”

    Tirmizi 2676

    21) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennete ilk girecek zümrenin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki sureti gibi parlaktır. Onların ardı sıra girecek olanlar ise, semadaki en keskin ışıklı büyük yıldızın parlaklığı üzeredirler. Sonra cennetlikler bunların ardından birçok menziller ve derecelerdir. Onlar cennette bevl etmezler, pislik ve dışkı çıkarmazlar, sümkürmezler, tükürmezler.

    Onların cennetteki tarakları altındır, terleri misktir, buhurdanlıklarının udu Hind ududur. Onların her biri için iki zevce vardır ve zevceleri, Huru’l-İyn’dir. Bunlardan her birinin kemiğinin iliği letafetinden dolayı etinin üstünden görünür. Onların ahlakı bir tek adamın ahlakı üzeredir, vücutları da ataları Âdem’in uzunluğu üzeredir ki, o altmış ziradır yaklaşık otuz metredir. Cennetlikler arasında ihtilaf ve düşmanlık yoktur. Onlar sabah ve akşam Allah’ı tesbih ederler’ buyurdu.”

    Müslim 2834/14, 15, 16, Buhari 3053, 3054

    22) Abdullah bin Kays (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Muhakkak cennette mü’min için içi boşaltılmış bir tek inciden bir çadır vardır. Onun boyu altmış mildir yaklaşık yüz kilometredir. Onun her köşesinde mü’mine mahsus birçok kadınlar vardır ki, diğerleri onları görmezler. Mü’min kişi onları dolaşıp ziyaret eder’ buyurdu.”

    Buhari 4830, Müslim 2838/23, 24, 25

    23) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Şüphesiz cennette bir çarşı vardır ki, cennet ahalisi her Cuma günü oraya gelirler. Müteakiben şemal rüzgârı eser de onların yüzlerine ve elbiselerine en güzel koku nevilerini serper. Bundan da cennet ehlinin güzellikleri artar da artar. Güzellikleri artmış olarak kendi aileleri yanına dönerler.

    Âileleri onlara:

    −Vallahi sizlerin bizden sonra güzelliğiniz daha da artmıştır derler.

    Onlar da âilelerine:

    −Vallahi sizler de öylesiniz. Andolsun bizden sonra sizin de güzelliğiniz ziyadelenmiştir derler’ buyurdu.”

    Müslim 2833/13

    24) Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Ben ateş ehlinin cehennemden son çıkacak ve cennet ehlinin cennete son girecek olanını biliyorum. Bu bir kimsedir ki, cehennemden emekleye emekleye çıkar.

    Yüce Allah ona:

    −Git, cennete gir! buyurur.

    O kimse cennete varır, ona öyle bir hayal gelir ki, cennet dopdoludur.

    Dönüp:

    −Ya Rab! Ben cenneti dopdolu buldum der.

    Allah-u Teâlâ yine ona:

    −Git, cennete gir! buyurur.

    O kimse cennete varır. Cennet ona yine dopdolu gibi hayal ettirilir.

    Dönüp:

    −Ya Rab! Ben cenneti dopdolu buldum der.

    Allah-u Teâlâ yine ona:

    −Git, cennete gir! Dünya kadar ve dünyanın on misli kadar yer senindir, buyurur.

    O kul:

    −Sen yegâne Melik olduğun halde benimle alay mı ediyorsun yahut bana gülüyor musun? der.”

    Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Vallahi Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in gerideki dişleri belirinceye kadar güldüğünü gördüm.

    Sahabiler arasında:

    −Cennet ehlinin en aşağı menzil sahibi işte o kimsedir denilirdi.”

    Buhari 6469, İbni Mace 4339