Çok çok uzun bir aradan sonra - sanırım iki yıl falan - ilk defa bir kitaba inceleme yazmaya cesaret ediyorum. Gerçi beni bekleyen bir öyküm var şu an kenarda ama olsun, gece uzun.
Küçük İskender'in okuduğum ilk kitabı Periler Ölürken Özür Diler. Aslında Flu'es'a başlamıştım ama bazı aksiliklerden ötürü ne yazık ki ara verdim. Kitaba geri dönelim. Doğrusu bu kitabı okumak için hem olabilecek en doğru zamandaydım hem de hiç değildim. İlk olarak öyle anlaması kolay bir eser falan değil. Yeri geldi gerçekten tek bir şey anlamadan sayfa çevirdim. Buna karşın bir yandan da çok şey anladım sanki. Belki de anlamaktan öte hissettiriyor okuyana bir şeyler. Şiir biraz böyle değil midir? hiç beklemediğiniz bir anda sövüyor Küçük İskender, hiç beklemediğiniz bir anda vuruyor zaafınızdan. Bir zihin yolculuğuydu sanki Periler Ölürken Özür Diler. Kırılmış kalplere, biten veyahut sonu belirsiz aşklara, acı çekenlere ve diğer her şeye ağıttı.
"(...)
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bu evcilik oyununda bile duldum
(...)"
İki üç masanın dolu olduğu, biralara su katılan, 80'lerden birkaç rock parçasının çaldığı bir barda gecenin üçünde tek başına oturmaya benziyordu bunu okumak. Dağınık düşünceler, bitmeyen acı, varoluşun insanın ağladığı ilk andan itibaren gebe kaldığı sancı, tuhaf rastlantılar ve buluşmalar doluydu dizeler. Karanlık, adsız bir sokakta zil zurna sarhoş yürümek gibiydi. Çok alakasız bir yorum olacak belki ama Placebo dinlemenin edebiyata uyarlanmasıydı bu şiirleri okumak benim için.
Yeraltı işte böyle apaçık beyaz yapraklarda. Bir köpek misali üstüne toprak attığımız dünyamızdan