“Bazı insanlar bir cinayetin peşine düşer. Bazılarıysa kendi zihninin.”
Dersim Özel’in yeni romanı, klasik bir polisiye gibi başlayıp sayfalar ilerledikçe insanın bilinçaltında yankılanan karanlık bir koridora dönüşüyor. Hikâyenin merkezinde, hayatla bağını neredeyse koparmış, savruk bir Cinayet Büro komiseri var. Fakat bu romanın asıl meselesi suçtan çok gerçeklik algısı; katilden çok insan zihninin labirentleri. Roman, gerçek ile bilinçdışının birbirine karıştığı bir psikolojik gerilim atmosferi kuruyor ve okuru da bu karmaşanın içine çekiyor. 
Dersim Özel’in en güçlü yanı, olay örgüsünü yalnızca “ne olacak?” sorusu üzerine kurmaması. Asıl merak unsuru “gerçekten ne yaşanıyor?” sorusunda saklı. Okurken sık sık karakterlerle birlikte kendi algılarınızı da sorguluyorsunuz. Bir noktadan sonra romanın içindeki sis yalnızca karakterlerin değil, okurun da üzerine çöküyor.
Kitabın en sevdiğim tarafı ise atmosferiydi. Bazı romanlar olay anlatır, bazıları duygu. Yolun Sonundaki Kadınlar ise bir ruh hali anlatıyor. Sürekli huzursuz eden ama elinizden bıraktırmayan bir ruh hali. Özellikle zihinsel çözülmeler, yalnızlık ve insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesi üzerine kurduğu sahneler uzun süre akılda kalıyor.
Roman boyunca sık sık bir döngünün içinde hissediyorsunuz kendinizi. Zaten kitabın tanıtımlarında da Möbius şeridi benzetmesinin yapılması boşuna değil; son sayfaya geldiğinizde hikâye bitmiş gibi değil de başka bir yerden yeniden başlamış gibi hissettiriyor. 
Eğer yalnızca polisiye çözmek değil, karakterlerin kırılmış psikolojilerinde dolaşmak; gerçekle halüsinasyon arasındaki çizginin silikleştiği hikâyeleri okumak hoşunuza gidiyorsa bu kitap tam o karanlık ve edebi damara hitap ediyor.