Yazarı yakından takip eden, onun o insanı uykusuz bırakan temposuna ve zekice örülmüş kurgularına aşık sıkı bir Freida McFadden hayranı olarak, Kilitli Kapı’ya beklentimi oldukça yüksek tutarak başladım.Kitabın kapağını kapattığımda ise içimde iki farklı duygu çatışıyordu: Yazarın en ayırt edici özelliği olan o harika finalin tatmini ve romana yayılmış o belirgin eksiklik hissi.
Normalde bir McFadden romanını yarıladığınızda, yazar altınızdaki halıyı çoktan çekmiş olur. Hikaye kendi içine doğru derinleşir, karakterlerin güvenilirliğini sorgulamaya başlarsınız ve olay örgüsü sizi girdap gibi içine çeker. Ancak Kilitli Kapı’da bu ritmin biraz saptığını hissettim. Romanın ortalarına kadar kurgu, yazarın diğer eserlerine kıyasla daha tek düze ve durağan ilerliyor. Nora’nın klinik rutinleri ve geçmişin gölgeleri arasında dönüp duran hikaye, alışık olduğumuz o "her an her şey olabilir" tekinsizliğini orta bölümlerde biraz zayıf veriyor. Karakter dinamiklerindeki o çok yönlü şüphe bulutu bu kez biraz daha çekimser dağıtılmış, bu da okurken "bir şeyler eksik" hissini sürekli tetikliyor.Yine de tüm bu durağanlığa ve ritim eksikliğine rağmen, karşımızda bir McFadden gerilimi olduğunu hatırlatan bir final var. Hikayenin gidişatını ne kadar tahmin etmeye çalışırsanız çalışın, yazar o son virajda sizi yine tamamen ters ayakta yakalamayı başarıyor. Kitabın sonu, tam anlamıyla o özlediğimiz, tahmin etmesi imkansız McFadden kalemiyle mühürlenmiş.Özetle; Kilitli Kapı yazarın en zirve, en kusursuz eseri olmayabilir; ortalarında ritim olarak bazı eksiklikler barındırdığı bir gerçek. Fakat sırf o zekice planlanmış, okuru şoke eden finali için bile bu klostrofobik dünyaya adım atmaya kesinlikle değer.