• 191 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Okunması gereken kitaplardan biri daha Hidayet öyküleri var ve hepsi birbirinden güzel,farklı.. Bi elinize alıp başlıyorsunuz kitaba..sonra bakmışsınızkii son sayfa
    Okunacaklara ekleyin
    Selametle..
  • 144 syf.
    ·1 günde·7/10
    Yola Düşen Gölgeler kitabını kısaca yorumladığım video: https://youtu.be/eHZFlxwsG8Y

    Yanımızdan öylece geçip giden insanların yüzündeki yaşanmışlıkları görmeye kendi hayatımızı düşünmekten hiç fırsat bulabildik mi? Mehmet Y. bu kadar ticari imkansızlık ve zor koşullar içinde kıvranan edebiyat piyasasında bu konuları sizin yerinize düşünmüş.

    Kitabı okuyup hakkıyla inceleyen pek çok arkadaş var, ben daha çok bahsedilmeyen yönlerden kitaba yaklaşmaya çalışacağım. Eğer ben de herkesin dediğini dersem size ve kitabın yazarının gelecek ürünlerine kattığım bir şey olmamış olur, incelemeyi okumayı bitirdiğinizde boşa vakit kaybetmiş olursunuz.

    İlk önce 10 üzerinden 7 puanı hak eden olumlu kısımlardan bahsedeceğim kısaca. Yazar aslında benim de kafamı kurcalayan bir düşünce olan yanımızdan geçip giden ve hayatlarını hiç merak etmediğimiz insanların önemsiz görüntülerinin altında ne kadar yaşanmışlık barındırabileceğini aktarmaya çalışmış. Mehmet Abi'yle az çok sohbet edenler için geçmişte yaşadığı kişisel zorlukları, mesleğinden atılan ve hayattan kovulmuş gibi hisseden insanların yüreğinde bir gün mutlaka tecelli edeceğini düşündüğü adalet ve umut beklentisini, unutulmuşlukları ve vatanından ayrı hissetme duygusunu kitaptaki pek çok cümlede görebiliyorsunuz. Yazarın da 97. sayfada dediği gibi:
    "Ümitlenmenin iyi bir şey olup olmadığı konusunda kararsızım. Çünkü sizi hem hayata bağlıyor hem de tüketiyordu."
    İşte, yanımızdan öylece geçip gittiğini düşündüğümüz insanların hayatına bir üst anlatıcı aracılığıyla şahit etmek de umuta benzerdi, bizi hem onların hayatına bağlıyor hem de onların yaşantılarının derin kaosu arasında bizi tüketiyordu.

    Musa karakteri aracılığıyla reislerine sorgusuz ve sualsiz itaat hatta iman eden insanların aslında içlerinde ne kadar kötü insan olduklarını, ülkede politika konuşmanın ciddi bir sorun haline geldiğini, İstanbul takımı tutanların inadına ille de Samsunspor deyip de Mehmet Abi'nin bir otobiyografi misali yazılmış edebiyattaki yerel renk barındırma işlevini karşılayan satırlarını, Sırp faşizmi içerisinde direnen ve sadece cinsel anlamda değil, duygusal ve ruhsal olarak da tecavüze uğrayan pek çok insanın anılarını yazarın kalemi aracılığıyla içselleştirebiliyorsunuz. Çünkü bunlar etrafınızda her zaman olmuş, oluyor ve olacak olan hayatın tam da içinden olaylar! Yazarın amaçladığı da tam olarak bu, etrafınızda size dış görünüşüyle önemsiz gibi görünen insanlara kulak vermeniz, onların hayatlarına dokunmanız, anlaşılmanın kimseye ait olamadığı geçici bir hayatta onları kalıcı olarak anlamanız...

    Kitabın benim açımdan en çarpıcı bulduğum kısmı gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri olan Mostar, Sarajevo ve Sırpların Büyük Sırbistan ideası kurma fikri çevresince masum insanlara, özellikle de kadınlara uyguladığı düşünsel ve fiziksel işkence. Bu yüzden en kilit karakter olarak Aida Spahiç'i belirtebiliriz. Mehmet Abi'yi bu yüzden seviyorum işte! Piyasa ve vitrin edebiyatında karşımıza yine birileri tarafından zorla, hatta ticari bir kaygıyla çıkarılan kitaplardaki klişeleşmiş ve klonlaşmış konular, cümleler yerine karşımıza tamamen kendine ait, özgün cümleleriyle çıkıyordu. Unutulmuş, görmezden gelinmiş, hayatlarına dokunulmamış, umursanmamış, kitaplarda ve tarihte adları bile geçmemiş isimsiz cesetlerle "Ben buradayım" diyordu!

    Mehmet Abi'nin Balkanlar coğrafyasına duyduğu hayranlık, masum insanları barındıran bir Sarajevo şehri perspektifi çizilerek anlatılıyor. Burada Gündüz Vassaf'ın Mostari adlı kitabından birkaç alıntı paylaşacağım.

    Vassaf Mostari kitabının 18. sayfasında der ki;
    "Mostar'da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye."
    Evet! Sırp güçler tarafından sebepsizce öldürülen masum insanların ve Osmanlı-İslam tarihinin Avrupa'dan silinmeye çabasının da ne yaşamaya acelesi vardı ne de ölmeye! Ama sebepsizce öldürüldüler ve tarihin tozlu sayfalarında bir toz olarak kaldılar. Arkalarında kimleri bıraktıkları umursanmadan...

    Vassaf Mostari kitabının 21. sayfasında der ki;
    "Mostar sokaklarına soruyorum. Savaş ölüleri mezarda. Sakatlar nerede?"
    Evet, sakatlar nerede? İşte, siyasi ve sosyolojik kaos içerisinde ruhsal ve duygusal yönden sakatlanmış insanların hayatlarına Yola Düşen Gölgeler kitabında tanıklık ediyorsunuz. Savaş ölüleri mezardadır. Sakatlar ise Yola Düşen Gölgeler'dedir.

    Pek çok ülkeden turistin gittiği ve gezdiği Mostar ve köprüsünde Vassaf da yürüyüş ve davranışlarından insanların ülkeleri konusunda tahminler yapardı. Bu kitaptaki otobüste de biz, insanların kafasında saklı kalmış düşünceleri aracılığıyla bir otobüs mekanı içerisinden tümevarım yapılacak şekilde insanların yaşanmışlıkları konusunda tahminler yapıyoruz.

    Evliya Çelebi'nin de dediği gibi:
    "...nehr-i Neretva bir minare boyu süfladan akup enli nehr-i azim olmağile iktiza hasebiyle Koca Mi'mar Sinan böyle bir göz cisr-i tak-ı tumturak etmişdir. Seyyahan-ı cihan böyle tak-ı ali görmemişdir."
    Evet, Mostar ve Sarajevo pek çok yönüyle kalbi kırık şehirlerdir. Savaş döneminde hasar almış ve yıkılmış köprüleriyle, ruhsal ve cinsel tecavüze uğrayan pek çok insanıyla, çeşit çeşit yaşanmışlığıyla kalbi kırılmış şehirlerdir. Hatırlatıcı bir tutkal niteliği taşıyan kitaplar ise Mostari ve Yola Düşen Gölgeler cinsinden kitaplardır.

    Drina köprüsü yazarı Ivo Andriç'in de dediği gibi, "Mostar denince aklıma önce ışık gelir."
    Evet, benim de aklıma önce ışık gelir. Adaletsizlik, umutsuzluk, korku, adam kayırılma, haksızlık ve bu kadar siyasi kaos içerisinde bir ışıktır Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Mostar dağlarına haç dikip, "Biz buyuz" diyen Hristiyanlarla, bayramda her zamankinden çok kurban kesip, "Biz buyuz" diyen Müslümanların aitlik pehlivanlığının din kavramı kısıtından çıkıp insanlık mertebesine erişmesidir Yola Düşen Gölgeler kitabı.

    Yoksa Bosnalı mı olmak lazım Bosnalıların Neretva rengi gözlerindeki o masum ve acıklı bakışı anlayabilmek için?

    Haberiniz var mı Mostar Manifestosu'ndan? https://i.ibb.co/n6rRpkr/IMG-3330.jpg
    Düzenin son köleleri olan çocuklardan, gençlerden, unutulmuş ve hayatları üzerine yıkılmış kadınlardan?
    Ölmek istemiyorum deyip öldürmeyi de kabul etmeyen gençlerden?
    Mehmet Abi'nin de kitabında demeye çalıştığı gibi, haberiniz var mı insanların savaşlara karşı olmasından çok bütün savaşların insana karşı olmasından ve haklı savaşın yalan üzerine kurulu olmasından?
    Savaş ilan eden yaşlılardan, öldüren ve ölen gençlerden?
    Haberiniz var mı Einstein'ın dediği "Savaşa ve barışa aynı anda hazırlanılmaz" cümlesini siyasette geçerli kıldıkça savaşların azabileceğinden?
    Haberiniz var mı Seville Berberi'nin dediği, "Gülmeyi biliyoruz. Oynamayı biliyoruz. Yüzümüz kızarıyor. İrademizle, acıya dayanabilen, inancımız uğruna aç kalabilen de biziz. Ve daha emekleme çağındayız." cümlelerinden?

    Artık haberiniz var!

    Bu kadar olumlu içselleştirmeden sonra biraz da neden 3 puanı kırdığım kısmına geçelim.

    Yazar abim kitaba yaptığı #40348950 incelemesinde romanın postmodern bir roman olduğundan bahsetmiş. Ben bu romanı postmodern bir roman olarak nitelendiremem. Postmodern romanda Gencay Şaylan'ın kategorize ettiği gibi daha çok toplum değil sanatçının kendi bilinci belirleyicidir. Yola Düşen Gölgeler'de ise daha çok toplum bilinci ve kişilerin tikel düşüncelerinin topluma nasıl yansıdığını görmekteyiz.

    Gencay Şaylan postmodern roman için "Gerçek açık uçlu olarak kavranmakta ve gerçekliği yansıtma yerine belirsizlik ve
    kararsızlık esas alınmaktadır," demiştir. Fakat Yola Düşen Gölgeler kitabında gerçekler gayet net ve okuruna tarihsel süreçler biçiminde yoğrularak belirlilik ve kararlılık ilkelerince yansıtılmış.

    Tuco Herrera'nın #41130029 incelemesinde belirtilen zaman konusundaki tutarsızlıklar postmodern edebiyatta zaten amaçlı ve bilinçli bir şekilde kurmacaya yedirilen zaman-mekan bütünlüğü olmamasını akıllara getirir. Bu yüzdendir ki, bu tutarsızlıklar ve zaman-mekan bütünlüğü olmaması konusu yönünden postmodernizmden çok çok az bir pay alabilir.

    Postmodern romanda çok net bir şekilde iletilmeye çalışılan bir mesaj söz konusu değildir fakat Yola Düşen Gölgeler'de Sırpların, Ortadoğu'nun katliamında yaşanan acılar, tecavüzler ve umursanmayıp geçilen insanların bize iletmeye çalıştıkları mesajlar var diye düşünüyorum.

    Yola Düşen Gölgeler'i kurmaca içinde kurmaca ve üstkurmaca bir roman diye nitelendirmek mümkün. Bu yüzden kendisini İrlanda Edebiyatı yazarı olan Flann O'Brien'in yazmış olduğu metinlerde kullandığı kurmaca içinde kurmaca oluşturmaya çalıştığını düşündüm.

    Postmodern romanda, postyapısalcı Julia Kristeva tarafından ortaya atılan metinlerarasılık özelliği de hatrı sayılır bir yer kaplar. Fakat Yola Düşen Gölgeler'de metinlerin anlamı başka metinler tarafından şekillendirilmez, tam tersine metinlerin anlamı kendi içlerinde içine kapanık bir şekilde kendi kendilerince şekillenirler.

    Yola Düşen Gölgeler, %40 postmodern ve %60 modern şeklinde tanımlanabilir. Bütününe bakıldığında akli kriterlere göre bir araya getirilen sistemli ve düzenli olay örgüsüne sahip olmamasıyla postmodernizme girebilir. Fakat karakterlerin kendi öyküleri kendi içlerinde sistemli ve düzenli olay örgülerine sahiptir. Bütünden bakıldığında postmodernist fakat detaylarda kesinlikle modernist izler taşımaktadır.

    Yola Düşen Gölgeler kitabının başını ve sonunu okuyanlar rahat bir şekilde algılayabilmiştir. Fakat postmodern metinlerde bu başı-sonu uçlarının netliği ortadan kalkması gerekir. Eğer ki yazar postmodern roman nitelemesini kullanacaksa, özellikle de kitabın başında ve sonunda okuruna bu postmodernliği daha net bir şekilde aktarmalıydı.

    Kitap aslında olay örgüsünün tek çizgide ilerleyen bütünlüklü hadiselerden ziyade birbiriyle organik bağı olmayan parçalardan meydana getirilmesi, kitabın sonunu meydana getiren olayların intizamsızca bir araya getirilmiş gibi görünmeleri dolayısıyla karakterlerin öyküleri bazında postmodern sayılabilir. Fakat yazar, kitabın sonuna kadar korumaya çalıştığı postmodern kaygıyı bir kenara bırakıp daha çok modernist bir başlangıç ve sonuçlandırmayı tercih etmiş. Oysaki bu türde sonucun nedenden daha önce gelmesi gibi bir durum söz konusudur ve bu da daha çok kronolojik zamanın olmaması ile alakalıdır. Bu yüzden karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları olaylar ve "nedenler" sonucu kendileri oluşturdukları için modernist üsluptadır. Kitabın detayları modernist olunca da bütününü de postmodernist olarak nitelendirmenin eksik olacağı kanaatindeyim.

    Kitabın esas postmodernliğini oluşturan olay ise anlatıcının "metne müdahale etmekten ısrarla kaçınması"dır. Zira Yıldız Ecevit'in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar kitabında belirttiği gibi;
    “Geçmişin güvenilir/sağlam/ağırbaşlı yazarı, yerini, ağırlık/bilgelik sergilemekten hoşlanmayan, yaşamın anlamı konusunda kuşkulu olan ve okuru yönlendirmeyi aklından bile geçirmeyen oyunbaz bir kurgu sanatçısına bırakır."
    Yola Düşen Gölgeler kitabında da anlatıcı bize ne bilgelik sergiler ne de yaşamı konusunda net bir görüşe sahiptir. Başkalarının öykülerine dokunarak metne müdahale etmekten olabildiğince kaçınmaya çabalar.

    Üstkurmaca kullanımı biraz da muğlaklaştırılabilirdi, metinlerarasılık biraz daha sık kullanılabilirdi, postmodern romana ait olan parodi, pastiş ve ironileme tekniği ile ciddiyetin ironileştirilmesi ve alaya alınması biraz daha görünür olabilirdi.

    Yola Düşen Gölgeler kitabı üstte saydığım nedenlerin reaksiyonundan ötürü %40 oranında postmodern, %60 oranında modern bir kitaptır.

    Tuna'nın Türküsü kitabında gördüğümüz zamanlar arası geçişler ve kronolojik dengesizlik, Yola Düşen Gölgeler kitabında karakterlerin bir otobüs mekanında sınırlandırılmasıyla sağlanmış. Tuna'nın Türküsü kitabında farklı mekanlar ve farklı karakterlerin yine bir tesadüflük ile sonuçlanması vardı, Yola Düşen Gölgeler kitabında da kitap sonuçlandırılışının karakterlerin kolektifliği şeklinde cereyan etmesi ve ani oluşu yazar konusunda beni hem aynı sonucu görmeye hem de tesadüfiliği sorgulamaya itti. Bu hem olumsuz yönde anti-deneysellik hem de olumlu bir şekilde çizgi koruma şeklinde yorumlanabilir.

    Musa'nın hapis yıllarının daha detaylı bir şekilde anlatılmasını ve Türkiye için bir virüs olma niteliği taşıyan Musa karakterini kitapta daha çok görmek isterdim. Zira zorlanılırsa Musa karakterinden bir Vaas Montenegro, bir Tyler Durden gibi psikopat çıkarılabilirdi. Farklı bir kitapta Musa'nın daha derin bir antikahramanlaştırılması ile bu denenebilir.

    Abdullah Sami'nin sadece tek sayfada 0'dan tepeye çıkması yine hem olumsuz yönde "Ne çabuk oldu? Biraz detay yok mu?" şeklinde hem de olumlu yönde "Ülkede bu kişilikler zaten hep böyle çabuk kayırılıyor" şeklinde eleştirilebilir. Ben yine de Abdullah Sami'nin kurgusunun çok aceleye getirildiğini düşündüm.

    Kitabın 30. sayfasında Yunus Emre için belirtilen;
    "Hiç şüphe yok ki samimi bir Müslüman ve hatta dindardır. Ancak onun 13. asır Müslümanlığındaki anlayış ve yorumları bugün dahi muhtaç olduğumuz, anlamak zorunda olduğumuz bir kavrayıştır. Çünkü içinde iman, merhamet, sevgi, insanlık, hoşgörü gibi değerli taşır." cümleleri kitap için 1 puanın daha gitmesine sebep oldu. Çünkü vitrin edebiyatında bizim önümüze ısrarla çıkarılan klasik Livaneli ve Şafak edebiyatında kullanılan klişe cümleleri hatırlattı. Artık roman kurgusu içerisinde tasavvufi bir karakterden bahsedilmesinden gına geldi diyebilirim.

    Cemre Demirel, Bir Başka Din: Tasavvuf adlı kitabında, ayrıca Fuat Köprülü'nün tekke edebiyatı dediği şeyin Yunus Emre'nin eserleri olduğunu ve Yunus Emre hakkında "Şu an dahi en bilgilisinden en cahiline, yoldan geçen 100 kişiye Mevlana'yı veya Yunus Emre'yi sorsanız, bunların sanırım 99'u bu kişiler hakkında güzel şeyler söyler. Zira yüzyıllardan beri öyle sahte bir "hoşgörü, ne olursan ol gel, kardeşlik" imajı vardır ki bu şahsiyetlerin, bu tabuyu yıkmak çok zordur." cümlelerinden bahsedildiğini görebiliriz. Bu yüzden Yola Düşen Gölgeler kitabında hem Aliya İzzetbegoviç hem Atatürk hem de Yunus Emre gibi isimlerin aynı çatı altında toplanması biraz abes olmuş. Zira Atatürk 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanununu çıkararak sadece bu tekkeleri ve tarikatları kapatmakla kalmamış, aynı zamanda şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi tasavvuf öğretilerini de yasaklamıştır. Yoksa Yola Düşen Gölgeler'de sayfalarca yer kaplamaz Yunus Emre. Sadece bir kısımda geçtiği için içine düşülen çelişkiyi belirtmek istedim.

    Kitabın kapağından da kısaca bahsedelim. Gerçekten güzel bir kapak. Postmodernliği yansıtan ve metne bulaşmayı tercih etmeyen o gizemli anlatıcının İstanbul-Ankara yolculuğu imgesi aracılığıyla İstanbul parantezinde karartılması sağlanmış. Çok, çok yerinde. Renkler ve çizgilerin kullanımı, otobüsün geçtiği ve içinde barındırdığı hayatların zikzaklı bir labirent gibi oluşunu hatırlattı. Gayet postmodern ve düşündürücü bir kapak diye düşünüyorum.

    Mehmet Abi'ye tavsiyelerim:
    - Kurgu içerisine daha fazla kurgudışı cümleler, anlatı şeklinde yedirilebilir. Değerli ve unutamadığın düşüncelerin var ve bunları daha fazla göstermekten çekinmemelisin. Bazen bizi kurgudan dışarı atıp tamamen düşünce dünyanla da buluşturabilirsin.
    - Klişeleşmemiş konulardan ve hiç kimsenin bahsetmeye çalışmadığı bu tür umursanmamış insanlardan devam edebilirsin, zira okuması gerçekten keyifli ve düşündürücü oluyor. Senin sayende ne kadar şey öğrendim.
    - Hiçbir zaman bu temiz ve iyi kalpliliğini kaybetme. Sen bu site ve bu ülke için bir umutsun. Aida'nın bahsettiği umut sensin.
    - Karakterlerin yaşadığı psikolojik buhranları biraz daha detaylandırabilirsin. Musa gibi bir psikopatı, Abdullah Sami gibi Sadık Hidayet'in Hacı Agasına benzeyen bir dalkavuğu daha da uçlara götürebilirsin. Roman kurmacalarında okurlar uçlarda dolaşmayı severler. Bizi bir sayfada saf bir nefretle, bir sayfada detaylı betimlemelerle birlikte yoğrulmuş sevgiyle buluşturabilirsin.
    - Kurgu arasında geçişler daha çok olabilir, karakterler illa ki en sonda buluşmayabilir. Tuna'nın Türküsü ve Yola Düşen Gölgeler'de karakterlerin en sonda bir şekilde ortaklaşması durumunu, bir diğer kitabında ortaklaşmama sağlayarak okurlarını şaşırtabileceğini düşünüyorum. Metinlerarasılık işlevini daha çok kullanabilirsin.
    - Daha çok mekan ve mimari tasvirler konusuna göz atabilirsin, zira insanlar mekanlarla insansılaşır, mekanlar da insanlarla mekansılaşır. Balkan ve Türk mimarisini kitaplarda çok daha fazla kullanabilirsin. Zira o kadar karakter görüyoruz fakat karakterler Türkiye ya da Balkan şehirlerinde gibi değiller. Daha çok sınırları belirtilmemiş X şehrinde gibiler.
    - Aşkta aslolanın akıl değil his olduğunu söylemişsin fakat bence akıllıca bir kalptir aslolan. Akıl süzgecinden geçmeyen sevgi insanı çok saflaştırabilir ve bu da tehlikeye sürükleyebilir.
    - Kitapta geçen 3 adet yazım yanlışını sana mesaj olarak attım.
    - Okurların tarafından sevildiğini bil, içindeki iyi insan olma özelliğini hiçbir zaman kaybetme. Ölümün olduğunu ve iyi işler yapmamız gerektiğini sen de benim gibi biliyorsun. Bu yoldan devam et, yoluna her zaman daha fazla güzellik çıkacaktır.

    Nice Mehmet Yılmazlı kitaplara...

    Bu incelemeyi yazarken kullandığım kaynaklar;
    Gündüz Vassaf - Mostari
    Cemre Demirel - Bir Başka Din: Tasavvuf
    http://arsizsanat.com/...umak-icin-cabalamak/
    http://openaccess.inonu.edu.tr:8080/...ce=1&isAllowed=y
    http://edebiyat.k12.org.tr/...ar/%C3%9Cstkurmaca/5
  • 191 syf.
    ·Beğendi·10/10·
    Adem özköse den yine muhteşem bir kitap.. Hidayete eren kişilerin hayatlarını anlattığı kitaba bayıldım. Bir sürü yerin altını çizdim ve notlar aldım. Hiç bitmesini istemediğim bir kitaptı. Kitabın İsmi de çok hoşuma gitti. Kim bulduysa tebrik ediyorum
    .
    .
    Kitapta hidayet nasip olan kişilerin hayatlarında bazı ortak özellikler vardı onları not almıştım sizlerle paylaşmak istiyorum. .
    Kitaptaki kişilerin çoğu, müslüman olmadan önce, İslamı kadınları aşağılayan ve terorizm dini olarak görüyorlar. Bir şekilde İslamı araştırmaya başlıyorlar. Ve tabiki çoğunun ilk başvurduğu kitap Kuranı Kerim.. Herkes başka bir kısmından etkilenmiş. Ve İslamı araştırdıkça akılları karışmaya başlıyor. Ve dua ediyorlar. Hayatlarını okuduğum tüm kişilerde ortak özellik buydu. Doğru yolu göstermesi için dua ediyorlar. Ve Rabbim bir şekilde onların kalbini hidayete açıyor. Ve öğrenen kişiler artık öğrendim bitti yok. Öğrendim, inandım ve artık bu inandığım din neyi emrediyorsa onu yapmam gerekiyor diyorlar. Hepsinde bir teslimiyet var. Hatta inandığı halde namaz kılmayan tesettüre girmeyen kişileri garipsiyorlar... Biri demiş ki Başından beri inan kişiler her şeyi biliyorlar ama amel etmiyorlar. Biz bir şey bilmiyoruz ama amel etmeye çalışıyoruz demiş. Ne kadar güzel bir tespit. Başka biri inanan kişilerin Kuranı okumamasına şaşırıyor. Allah her şeyi bu kitapta emretmişken insanlar nasıl okumadan bu emirleri öğrenebiliyorlar diyor.
    .
    .
    Velhasıl kitaba gerçekten bayıldım. Kendimi sorgulamama sebep oldu. Kuran da Allah "Ey iman edenler! İman edin" buyuruyor ya, kitabı okuyunca bu ayeti çok daha iyi anladım. Rabbim imanımızı arttırsın inşallah. Ve inşallah bu kitap gibi başka kitaplarda çıkar, bu kitabın ikincisi mesela Kitaplarını okumaya doyamadığım bir yazardır . Size de tüm kalbimle tavsiye ediyorum. Kitap okumayı sevmeyen biriyseniz bu kitapları okuyabilirsiniz. Çok seveceksiniz ve Pişman olmayacaksınız biiznillah . Adem Özköse Cennete Otostop
  • Cennete Otostop
    Hidayet öyküleri kitabi Çok etkileyici bir kitap. Kesinlikle tavsiye ederim. Allah'ın izniyle okuduğunuza degil; daha erken okumadiginiza pişman olacaksınız.
  • 88 syf.
    ·Puan vermedi
    Yedi kısa öyküden oluşan bir kitap. Adım adım her satırda Sadık Hidayet'in İkinci Dünya Savaşının getirdiği bir yıkım ve umutsuzlukla insanlara ve topluma bakışının nasıl değiştiğinin öyküleri. Toplumdan uzaklaşmak, insanlardan kaçmak ve inzivaya çekilip, mutluluğun bu dünyada bulunamayacağının umutsuzluğu ile yazılmış kısa öykülerden oluşmuş bu kitabı severek okudum. En sevdiğim öykü kitabın son öyküsü olan "Karanlık Oda" oldu. Belki de Sadık Hidayet'i en iyi bu öykünün satırlarında anladım. Sevgi ve saygılarımla.
  • 191 syf.
    ·10/10
    Selamunaleyküm herşeyin bir zamanı var derler ya kitaplar için de geçerli bencesii
    Birçok kez görmüştüm fakat okumak bugüne nasipmiş️ kalbim eridii.
    Kimi zaman aşırı duygulandım kimi zaman da yüzümde kocaman bir tebessüm oluştu ya hu
    islamı bir de sonradan müslüman olanlardan dinleyin derim;en büyük nimetimiz iman& bizler değerini bilmiyoruz️ Kitapta birbirinden farklı, gerçekten yaşanmış çok ilginç hidayet öyküleri var; uyuşturucu bataklığında olanlardan tutun taa koyu papaz olanlar müslümanlığa geçiş serüvenini anlatıyor. Röportaj şeklinde olduğu için süper akıcı.

    Kalben tavsiye ederim efendim

    a l ı n t ı l a r

    Müslüman bir ailede doğanlar İslam'ı iyi biliyorlar; ama yaşamıyorlar. Sonradan İslam'a girenler ise İslam'ı pek fazla bilmiyorlar; fakat İslam'ı yaşamak için büyük çaba sarf ediyorlar.

    Hıristiyan olduğum dönemlerde incilin sadece papazlar tarafından anlaşılabileceğini düşünüyordum. Çünkü papazlar bize böyle diyorlardı. Aynı şekilde bazı Müslümanlar da Kur'an'ın yalnızca din adamları tarafından anlaşılabileceğini söyleyerek Kur'an'dan uzak duruyorlar. Ben bu anlayışın Müslümanlara Hıristiyanlardan geçtiğini düşünüyorum.

    Hatta annem sık sık bana " Bu din senin gibi birisini bu kadar degistirdiyse mutlaka haktır ." diyor.Rabbime şükürler olsun ki beni karanlıktan çıkarıp hidayete kavuşturdu .

    Karakterleri çok güçlüydü ve hayattan hiçbir şekilde korkmuyorlardı. Bunun sebebi de İslam’a olan güvenleri ve Allah’a olan imanlarıydı.

    İslam ülkelerinden gelip Avrupa’ya yerleşen müslümanlar, Batılılarla bir arada yaşayabilmek için İslam’ın birçok emrini yerine getirmiyor ve İslam’dan utanıyormuş gibi davranıyorlar. Oysa bizler Müslüman olduğumuz için büyük bir özgüvene sahip olmalıyız.
  • 116 syf.
    ·2 günde·10/10
    Karanlık ve esrarlı öyküleri ile farklı bir yazar Sadık Hidayet. Öykülerindeki karanlık semböller bile çok nefeskesici ve düşündürücü. Cinayet , intihar, kan, ihanet, yalan, hürafe, dinin cansıkıcı baskısı ve cehaletin baş rolde olduğu kafkaesk hikayeler. Delilik ve karanlık farklı bir boyutta. Üç damla kan...
    Belki de Sadık Hidayetin intihar etdiği gün dodaklarında kuruyan kandır.
    Çok beğendim.