“Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü... Varolur gibi görünmeyi değil, gerçekten var olmayı. Her an bilinçli ve tetiktesin, aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki benliğin arasındaki o uçurumun sonucu bir baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için hissettiğin o bitimsiz açlığı… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek anlamına gelse de.. Fakat her kelime yalan… her jest sahte… ve her gülümseme aslında yalnızca bir yüz hareketi… İntihar mı? Hayır. Çoğu insan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilirsin. Hiç değilse o zaman yalan söylemezsin. Perdelerini indirip, içine dönebilirsin. O zaman rol yapmaya da gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağımız yeterince sağlam değildir. Her tarafından yaşam parçaları sızar ve bizi tepki vermeye zorlar. Kimse bu "gerçek mi?" diye sormaz. Bu sorunun da yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve sana hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi, bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”