Hayatımda bazen öyle dönemler oluyor ki kendimi ne gerçekten yalnız hissediyorum ne de bir yere ait. Sanki ikisinin arasında asılı kalmışım gibi adı tam konulamayan, sessiz bir boşluğun içinde. Günler geçiyor, sabah oluyor, akşam oluyor, hayat kendi akışında devam ediyor. Ben de yapılması gereken ne varsa yapıyorum. Uyanıyorum, hazırlanıyorum, insanlarla konuşuyorum, gülümsüyorum, bir yerlere yetişiyorum. Dışarıdan bakıldığında her şey normal, hatta düzenli görünüyor olabilir. Ama içimde eksik kalan bir şey var. En zor olan da bu zaten her şey yerli yerindeyken insanın içinde hiçbir şeyin tam olarak yerinde olmaması.
Böyle zamanlarda en çok yönümü kaybetmiş gibi hissediyorum. Sanki yürüdüğüm bir yol var ama neden hala o yolda olduğumu unutmuşum. Adımlarımı isteğim değil, alışkanlıklarım atıyor. Hayatı sürdürüyorum ama içimde ona anlam veren şey sessizce geri çekilmiş gibi. İnsan bazen ne kadar yorulduğunu hemen anlayamıyor. Çünkü bedeni hareket etmeye devam ediyor ama ruhu çoktan bir köşeye çekilmiş oluyor.
Eskiden yalnızlığı daha basit sanırdım, yanında kimsenin olmaması gibi. Ama şimdi biliyorum ki gerçek yalnızlık bazen kalabalıkların ortasında yaşanıyor. Bir masada otururken, bir şey anlatırken, bir mesaj yazarken bile insan kendini tarif edemediği bir uzaklığın içinde bulabiliyor. Çünkü mesele etrafta kaç kişinin olduğu değil mesele insanın kendi içinde tutunabileceği bir anlam bulup bulamadığı. Ben en çok bunu fark ettiğim anlarda ürküyorum. Kendi içimde sesimi duyamadığımda… Ne istediğimi, neden çabaladığımı, nereye doğru yürüdüğümü bilmediğimde.