Aydınlanma, modern kültürün özdeyişlerini ve modellerini üretmekle kalmadı; aynı zamanda Gotik’i de icat etti. Dahası, Aydınlanma’nın kendisi de bir yeniden icat olarak düşünülebilir; çünkü on sekizinci yüzyılda Britanya toplumuna hâkim olan neoklasik değerler, Yunan ve Roma yazarlarından edinilen fikirlerin bilinçli biçimde yeniden keşfedilmesi ve yeniden kullanılması anlamına geliyordu. Rönesans’tan sonra klasik gelenek, medeni, insancıl ve zarif yurttaşlık kültürüyle ilişkilendirildi; onun ahlaki ve estetik değerleri erdemli davranışın, uyumlu toplumsal ilişkilerin ve olgun sanatsal pratiklerin temeli olarak ayrıcalıklı bir konuma yerleştirildi. On sekizinci yüzyıl yazarları kendi dönemlerinden “modern” diye söz etmeyi severlerdi; böylece hem tarihsel sürekliliği içinde takdir edilen klasik antik çağdan hem de egemenliği sona ermiş barbar ve ilkel bir evre olarak görülen feodal geçmişten ayrıldıklarını vurgularlardı. Kültürel değerlerin böylesine kapsamlı biçimde yeniden düzenlenmesi, tarihin de geniş çaplı biçimde yeniden yazılmasını gerektiriyordu.
İşte burada “Gotik” sözcüğü güçlü, her ne kadar olumsuz olsa da, anlamını kazanır: Bu terim, on sekizinci yüzyılda değer verilen kategorilere karşıt olan çeşitli tarihsel öğeleri ve anlamları bünyesinde yoğunlaştırır. Bu bakımdan, “Gotik”in gerçek tarihi “barbar”, “ortaçağcı” ve “doğaüstü” bir geçmişi ifade ettiği on sekizinci yüzyılda başlar. Neoklasik zevkin ölçütlerine uymayan sanat, mimari ve yazın için aşağılayıcı biçimde kullanılan “Gotik”, feodal inançların, geleneklerin ve eserlerin akıldan, ahlaktan ve güzellikten yoksun oluşunu ifade ediyordu. Bununla birlikte, bugünün Gotik bir geçmişe yansıtılması daha geniş siyasal, ekonomik ve toplumsal dönüşüm süreçlerinin bir parçası olarak gerçekleşti: Burjuva ve sanayi