Televizyon dizileri 45 dakikaydı, öyle bugünkü gibi üç saat değil. Hem de bizi bize anlatırdı o diziler. Ailecek izlerdik,her karakterin bizim ailede bir karşılığı vardı sanki.Perihan Abla,Süper Baba, Bizimkiler,Ferhunde Hanımlar... Daha jenerik müziği duyulunca bir sevinç yayılırdı yüreğimize.
Mektuplar yazardik birbirimize. Onları beklemenin çok lezzetli bir sabırsızlğı vardı.Posta kutusunda mektup bulmak diye bir mutluluk vardı yahu!Kitap okumanın bir zevki vardı.Evde sevdiğim bir kitap beni bekliyorsa koşa koşa, eteklerim zil çalarak dönerdim ben.Seri bitirmeye çalışırdık ki kütüphanemiz eksiksiz olsun. Altın kitaplar vardı mesela.Şimdi anca sahaflarda bulunuyor. Niye saklamadım onları,neden akıl edemedim,çok kızıyorum kendime.
Bizim nesilde,bizden önceki iki-üç nesilde de bu duygu vardır.Ama bakıyorum da tüm gayretimize,özenimize rağmer bizim çocuklarda yok bu his. "Bizim" duygusunu veremiyoruz bu kuşağa.Diyeceksiniz daha küçükler,sabret.Ama hayır,biz onların yaşında böyle değildik. Bizim oynadığımız mahallelerimiz, düștüğümüzde kanattığımız ama iyileşeceğini bildiğimiz dizlerimiz, yakantop,istop,dalya bin bir oyunla tadinı çıkarttığımız sokaklarımız vardı.Mahallenin en gıcık,en sevmediğimiz çocuğuna bile başka mahalleden yan gözle bakan olursa yanında dururduk hepimiz. Çocukça kavgalara eşlik eden çok derin dostluklarımız vardı.
Çocukluğunun geçtiği babaannesinin köyünden bir mektup almak müthiş hediyeydi böylesi bir akşam için.Yazısı bile değismedi herifin diye düşündü. Yirmi sene önce posta kutusundan bulduğum mektuplardaki yazının aynısı.Whatsapp'tan yazayım demezdi,arayıp konuşayım demezdi,anam babam usulü mektup yazardı hâlâ böyle.