Ev değil, cehennemin yeryüzündeki bir parçasıydı sanki. Duvarların arasına sıkışmış öfke, her köşede yankılanan bağırışlarla nefes alıyordu. Aynı odada birileri ağlıyor, o hıçkırıklar karanlığın içinde kaybolup yeniden geri dönüyordu. Ayağım dayanılmaz bir acıyla sızlıyordu; sıcak kanın yere süzüldüğünü hissedebiliyordum. Ama yerde kalamazdım. Kalkmalıydım.Koltuğun kenarına tutunup doğrulmaya çalıştım. Parmaklarım kumaşı sıkıca kavradı, bütün gücümü topladım. Bir anlığına başaracağımı sandım. Sonra dizlerim titredi ve yeniden yenildim. Acı, bedenimin her yerine yayıldı
Tam o sırada küçük kız yanıma yaklaştı. Yüzü karanlığın içinde tam seçilmiyordu; yalnızca gözlerinde korkuyla karışık bir masumiyet vardı. Sessizce elimi tuttu. O küçücük avuçların sıcaklığı, o soğuk odada unutulmuş bir insanlık kırıntısı gibiydi.
Abla, iyi misin? diye fısıldadı.
Bir an durdum.
Hayatım boyunca birçok söz işitmiştim; suçlamalar, bağırışlar, kırıcı cümleler... Ama ilk defa biri bana gerçekten iyi olup olmadığımı soruyordu. O soru, yaralarımdan daha derine dokunmuştu.
Gözlerimi kaçırarak hafifçe gülümsedim.
İyiyim, ablacım, dedim.
Ama o, sözlerime değil ayağıma bakıyordu. Kanı görmüştü.
Abla, ayağın kanıyor.
Sesindeki endişe öylesine gerçekti ki, içimde unuttuğumu sandığım bir şey sızladı.
Bu sadece küçük bir yara, dedim yavaşça. Sen şimdi buradan gitmelisin.
Çünkü bazı insanlar kendi yaralarını taşımaya alışırdı. Fakat bir çocuğun masumiyetinin de o karanlıkta yaralanmasına izin veremezdim. O gitmeliydi. Ben ise o cehennemin ortasında, kırılmış olsam da ayakta kalmanın bir yolunu bulmalıydım.