"Benim burada ne işim var?" diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan eminmişsiniz de her bir dönemeci kendiniz yarattığınız için bu tamamıyla sizin suçunuzmuş gibi hissettiğiniz? Üstelik dışarı çıkmanızı sağlayacak birçok yol olduğunu da biliyorsunuz çünkü labirentten çıkmayı başarmış, dışarıda gülüşüp oynayan insanların seslerini duyuyorsunuz. Çalı çitlerin arasından arada bir görüyorsunuz onları. Yaprakların arasından gelip geçen şekiller halinde. Öyle mutlu görünüyorlar ki onlara değil, bu işi onlar gibi yapamadığınız için kendinize kızgınsınız. Oldu mu hiç? Yoksa bu labirentte kalan bir tek ben miyim?
"Ölüme gidilmez. Ölüm sana gelir."
Anlaşılan, Nora doğru dürüst ölmeyi bile beceremiyordu.
Tanıdık bir histi bu. Hemen her bakımdan yetersiz olma hissi.
Tamamlanmamış bir insan yapbozu. Yetersiz bir hayat ve yetersiz bir ölüm.
Kesin olarak bildiği tek bir şey vardı: Yarını yaşamak istemiyordu. Nora ayağa kalktı. İlaç dolabına gitmeden önce kâğıt kalem buldu.
Ölmek için çok iyi bir zaman olduğuna karar vermişti.
Ama Nora'nın hayatı anlamsız bir kakofoniden ibaretti. Muhteşem yönlere doğru gidebilecek bir parça, artık hiçbir yere gitmiyordu.
Zaman akıp geçti. Nora boşluğa baktı.
Şaraptan sonra, bir şeyi kesin bir netlikte görmeye başlamıştı.
Nora bu hayat için yaratılmamıştı.
Her şeyi yanlış yapmış, her kararı felakete yol açmış, olmayı hayal ettiği şeyden günbegün uzaklaşmıştı.
Kendisi olmasa, herkesin daha iyi olacağı düşüncesini hatırladı. Kara deliklere fazla yaklaşırsanız, yerçekimi kuvvetiyle sizi kendi karanlık, kasvetli gerçekliklerinin içine çekerler.