• İçimdeki soğuğu dişlerim tutamıyor
    Gözlüklerim duman bıyıklarım kırağı
    Yalın bir kötümserlik arıyorum
    Buluşma sıfır on beş/kod ismi cemal
    Attila İlhan
    Sayfa 24 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Dostum..
    Göründüğüm gibi değilim. Görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. Senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise. Benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez….

    Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.’Rüzgar doğuya esiyor’ dediğin zaman ‘evet, doğuya esiyor’ derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
    Denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. Bırak denizimle başbaşa kalayım.

    Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. Bırak gecemle başbaşa kalayım.

    Sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumu ötesinden bana seslenirsin,’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım’-çünkü cehennemimi görmeni istemem. Alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. Senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi.Bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.

    Sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. Gene de gülüşümü göresin istemem. Bırak kahkahalarımla başbaşa kalayım.
    Dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. Oysa ben deliyim. Ama gizliyorum deliliğimi. Bırak deliliğimle başbaşa kalayım.

    Dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? Benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele.

    Dostum…
    Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma….
    Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de…
    Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
    Yolcuya bakıp, yolunu tanıma.
    Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

    Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil;
    Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
    Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…..
    “En doğru yol: en dikensiz yoldur” diyenler seni aldatıyorlar.
    Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.
    Aldırma….

    Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir.
    Dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
    Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever.
    Dostum, yollar yürümek içindir.
    Fakat, şu gerçeği de hiç unutma:

    Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
    Yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri,
    Yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları,
    Yoldan metafizik uyuşturucularla keyif çatanları,
    Tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları,
    Maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları,
    Yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları,
    Yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları,
    Ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları,
    Beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları,
    Yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin… Göreceksin dostum…
    Aldırma, yürü.
  • Dostum, göründüğüm gibi değilim. Görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. Senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise.Benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez.Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir. ‘Rüzgar doğuya esiyor’ dediğin zaman ‘evet, doğuya esiyor’ derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.Denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. Bırak denizimle başbaşa kalayım.

    Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. Bırak gecemle başbaşa kalayım.

    Sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz. Uçurumu ötesinden bana seslenirsin,’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım’-çünkü cehennemimi görmeni istemem. Alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. Senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi. Bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.
  • https://youtu.be/HkWO1yuYnLU Sen istersen yanalım o zaman. Gel artık yok yüreğe dokunan...
  • Yazar: Rahime
    Hikaye Adı : Hasbihal
    Link: #30283955

    Gri takım elbise, beyaz gömlek, siyah kravat... Üstüme palto, altıma iskarpin... Elimde şemsiyem, kelimi örten şapkam... Bu vaziyet çıktım dışarıya. İçimde karışık duygularla, adımlarım bir birine dolaşa dolaşa yürümeye başladım. Her zamanki gibi meraklı Berber Cemil köşede erketeye yatmış etrafı izliyordu. Beni farketmesin diye şemsiyemi açtım ama nafile, fatketmişti beni ve bende ki tuhaflığı. Hiç vakit kaybetmeden sordu nereye diye. Bende, sevdiceğim ile buluşmaya gidiyorum dedim. "Yetmişinden sonra azdı bu adam" der gibi bir bakışı vardı ki görmen lazım. Çok garip adam şu Cemil. Aldığımız havanın izahitini vereceğiz nerdeyse adama... Ama olsun seviyorum onu. Meraklıdır falan ama sakal traşını ondan iyi yapan yoktur. Aslında saç traşını da iyi yapar ama pek saç kalmadı bende...

    Cemil'in başka sorularına maruz kalmadan hızlıca uzaklaştım yanından ama daha beteri görmüştü beni. Manav Rüstem… Biliyorsun Rüstem’i, bir başladı mı konuşmaya, susturabilene aşk olsun. Ağız ishali olmuş gibi konuşuyor mübarek. Onu hiç görmemişim gibi devam ettim yoluma ama Rüstem görmüştü beni ve seslendi ama ben duymamazlıktan gelip yoluma devam ettim. Normal bir gün olsa oturur hasbihal ederdim ama bugün seninle hasbihal edecektim.


    Mahalleliden böyle kaçarak Ortaköy'e indim önce. Mis gibi deniz havasını çektim içime. Benim için hep başlangıç olmuştur Ortaköy. Hayata burada gözlerimi açmışım sanki. Birde kadınlara... Kalbimde ilk defa bir kadına burada yer açmıştım. Selma… Evet, Selma ile burada tanıştık. Eskiden Camii'nin çaprazında bir çay bahçesi vardı, orada garsonluk yapıyordu Selma. Ufak tefek kumral bir kızdı. Pek güzel sayılmazdı ama konuştuğu zaman bütün enstrümanları kıskandıracak güzellikte sesi vardı. Bilirsin konuşmayı ne çok sevdiğimi ama Selma ile bir araya gelince tek kelime etmez saatlerce onu dinlerdim. Severdim onu ve sesini, ama ne bileyim doldurmazdı bende ki boşluğu. Onunla yaşadığım her şey de bir eksiklik hissediyordum. İçimde olması muhtemel başka bir şeyin umudu vardı. Nasıl desem, sanki beklediğim bir şeyler var ama ne olduğunu bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey varsa o da Selma ile devam edemeyecek olmamdı. Öyle kapandı Selma defteri. Biraz acıdı canım ama içimdeki ne olduğunu bilmediğim o umut, tuttu elimden kaldırdı ve ara bul beni dedi âdeta…

    ****

    Ortaköy'den sonra Beşiktaş'a doğru devam ettim. Yıllardır varlığını sürdüren, babadan oğula üç nesle ekmek teknesi olmuş balıkçıda mola verdim. Lüfer ve yanına roka salatası getirmesini söyledim garson çocuğa. Biliyorum sen de çok seviyorsun bu ikiliyi, bu yüzden geçmedi sensiz boğazımdan. Bir iki lokma alıp bıraktım. Zaten ağzımın eski ki tadı yok. Aslında hiçbir şeyin tadı yok. Çayın bile... Çayımı yudumlarken içeriye genç bir çift girdi. Adam bıçkın delikanlı, kadın şuh bakışlı bir Leyla... Sahi benim de hayatımdan bir Leyla geçmişti. Anlatmamıştım sana. Biraz geç oldu ama anlatayım şimdi.

    Ah o Leyla ki ela gözlü bir çöl ahusuydu. Kanımın en deli aktığı zamanlarda vurulmuştum kendisine. Astığım astık, kestiğim kestikti ama onun gözlerini görünce anasından şamar yemiş bebe gibi oluyordum. Bir bakışıyla darma duman ediyordu beni gavurun kızı... Bir müddet eğledi gönlümü ama hâlâ bulmayı umut ettiğim bir şeyler vardı içimde fakat aradığım şey Leyla'da da yoktu. O da fark etti bunu ve git dedi bana. Aradığın her ne ise git onu bul... Gitmeye gittim ama aradığımı bulmak hiçte kolay değildi...


    ****


    Beşiktaş'tan sonraki durağım Beyoğlu'ydu. Şimdi diyeceksin ne işin vardı orada? Zencefilli gazoz içmeye gittim. Çocukluğumun, gençliğimin hatta şu ahir vaktimin biricik içeceği olan gazoz... Gazoz deyip geçme, ne hatıraları var bende bir bilsen. Mesela Belgin ile Beyoğlu Gazozu sayesinde tanıştım. 1980 yılının o kasvetli Eylül ayında, Galata'nın orada bir çınar ağacı gölgesinde, üç beş arkadaş toplanmış bir taraftan gazozlarımızı yudumluyor diğer taraftan da memleketi kurtarıyorduk. Aramızda kalsın, Lafa gelince mangalda kül bırakmazdık ama gerçekte, batakta bile yancı olmaktan öteye geçemiyorduk. O kadar pasiftik… Öyle üç beş arkadaş toplanmış konuşuyorduk dediğime de bakma sen. Her birimizin arasında en az beş metre vardı. Yakınlaşacak cesareti bile bulamazdık, sıkardılar valla topuğumuza örgütlenme var diye... Neyse, biz gölgede gazozlarımızı içerek memleket kurtarırken aşağıdan bir kız bize doğru koşarak geldi.. Nefes nefese kalmıştı belli ki birilerinden kaçıyordu. Yanımıza gelir gelmez, elimden gazozumu kaptığı gibi dikti kafaya, tek nefeste fondip yaptı. Dili damağı kurumuş garibin koşmaktan… Polislerden kaçıyormuş meğersem. Anarşistmiş yani... Bizim gibi gölgede değil meydanda veriyormuş mücadelesini. "Bana yardım edin saklanmam lazım" deyince bende hiç bir şey yapamıyorsam, bari bu kıza yardım edeyim dedim ve anneme babasından kalan Taksim'de ki eve götürdüm. İstediği kadar kalabileceğini söyledim. İşte öyle başladı Belgin ile hikayemiz. Kömür karası saçları, süt beyazı teni ile savaş sebebi sayılacak güzelliğe sahipti. Umduğum aşkı buluyorum diye düşünmüştüm ama olmadı. Ben aşk dedikçe, o davam dedi. Ben biz dedikçe, o halkım dedi. O yürüdüğü yola aşıktı, ben ona... Ve çok sürmedi ayrıldı yollarımız…




    İçimdeki bulmayı umduğum o şey artık yavaş yavaş kayboluyordu. O kayboldukça ben de kayboyluyordum. Kapı kapı dolaştım, gönülden gönüle kondum. Yapmam dediğim şeyleri yaptım. Çok üzdüm, çok üzüldüm. Kepaze bir yaşam sürdüm. Tâ ki o bayırı çıkıncaya kadar. Evet evet bayır. İstinye Bayırı… Çıktıkça dinlendiğim tek yokuştu benim için o bayır. Çünkü ucunda sen vardın. Seni ilk gördüğümde beyaz elbisen vardı üzerinde… Tıpkı bir güvercin gibiydin. O minicik ayaklarınla, ceylan gibi sekerek yürüyüşün, yürüdükçe rüzgarda dans eden kıvrım kıvrım saçlarınla mitolojik bir tanrıydın sanki… Duyduğum en güzel ses senindi, Gördüğüm en güzel bakış senin gözlerinin bakışıydı, gördüğüm en kutsal yol sana gelen yoldu... Günlerce geldim gittim evinin yanına. Ah bir yolunu bulsam da konuşsam, konuşsamda şelale gibi aksam diyordum. Nihayet bulmuştum o yolu. Emirgan Korusu’nda kesişti yollarımız. Hatırlıyor musun elimde bir bozuk para vardı ve çamura düşmüştü, ben de çamurdan çıkartıp almıştım o parayı. Çünkü tutulup çıkartılacak temiz bir tarafı vardı ve Oradan tutup çıkardım. Ama benim, o bozuk para kadar bile tutulacak temiz tarafım yoktu… Her güzel de gözüm, her kerhanede izim vardı. Yine de tuttup çıkardın sen beni… Sevginle yıkadın, şefkatinle muamele ettin bana… Eksik olan parçam oldun, tamam ettin beni… Sen benim, yıllardır bulmayı umut ettiğim kişisel menkîbemdin. Dünyada cennet nasıl yaşanılır öğretendin bana. Seninle aynı sabaha, beraber gözlerimizi açmanın güzelliğini ah bir bilsen… Yıllarca bu güzelliği bana yaşattığın için çok teşekkür ederim. Hayattan koptuğum bir anda, karşıma çıkıp, güneş gibi doğdun hayatıma. Mevlana için Şems ne ise, sen de benim o idin. İnsanlığımın altınçağını yaşattın bana ve gittin. Sen gittiğinde güneşim battı, soluğum kesildi. Tutunacak kırık bir dalım bile kalmadı. Şu an içimde ki tek umut kırıntısı bir gün benim de senin yanına gelecek olmam. Dedim ya hiç bir şeyin tadı yok artık. Ot gibi yaşıyorum. Yaşıyorum dediğime de bakma sen, sana kavuşma umudu yaşatıyor beni. Ama az kaldı biliyorum. Kalbimde kelebekler uçuşuyor ara sıra. Bu kelebekler beni sana getirecek sanırım. Doktor Haşim, kelebeklerin uçuşmasından kaygılı ama ben mesudum.


    Neyse güvercinim, şimdi gitmem lazım. Yılda bir defa geldiğim için özür dilerim. Ama elimde değil. Bu soğuk toprağım altında olduğun gerçeğini görmek kahrediyor beni. En azından gelmeyerek bu gerçekle yüzleşmiyorum ve hayalimde yaşatıyorum seni. Bu biraz da olsa hayatımı çekilebilir kılıyor.


    Şimdilik hoşçakal yıllarca bulmayı umduğum, sonunda bulduğum, çok erken kaybettiğim güzel kadın, hoşçakal…
  • Gri takım elbise, beyaz gömlek, siyah kravat... Üstüme palto, altıma iskarpin... Elimde şemsiyem, kelimi örten şapkam... Bu vaziyet çıktım dışarıya. İçimde karışık duygularla,  adımlarım bir birine dolaşa dolaşa yürümeye başladım. Her zamanki gibi meraklı Berber Cemil köşede erketeye yatmış etrafı izliyordu. Beni farketmesin diye şemsiyemi açtım. Ama nafile,  fatketmişti beni ve bende ki tuhaflığı. Hiç vakit kaybetmeden sordu nereye diye. Bende, sevdiceğim ile buluşmaya gidiyorum dedim. "Yetmişinden sonra azdı bu adam" der gibi bir bakışı vardı ki görmen lazım. Çok garip  adam şu Cemil. Aldığımız havanın izahitini vereceğiz nerdeyse adama... Ama olsun seviyorum onu. Meraklıdır falan ama sakal traşını ondan iyi yapan yoktur. Aslında saç traşını da iyi yapar ama pek saç kalmadı bende...

    Cemil'in başka sorularına maruz kalmadan hızlıca uzaklaştım yanından ama daha beteri görmüştü beni. Manav Rüstem… Biliyorsun Rüstem’i, bir başladı mı konuşmaya, susturabilene aşk olsun. Ağız ishali olmuş gibi konuşuyor mübarek. Onu hiç görmemişim gibi devam ettim yoluma ama Rüstem görmüştü beni ve seslendi ama ben duymamazlıktan gelip yoluma devam ettim. Normal bir gün olsa oturur hasbihal ederdim ama bugün seninle hasbihal edecektim.  


    Mahalleliden böyle kaçarak Ortaköy'e indim önce. Mis gibi deniz havasını çektim içime. Benim için hep başlangıç olmuştur Ortaköy. Hayata burada gözlerimi açmışım sanki. Birde kadınlara... Kalbimde ilk defa bir kadına burada yer açmıştım.  Selma… Evet, Selma ile burada tanıştık. Eskiden Camii'nin çaprazında bir çay bahçesi vardı, orada garsonluk yapıyordu Selma. Ufak tefek kumral bir kızdı. Pek güzel sayılmazdı ama konuştuğu zaman bütün enstrümanları kıskandıracak güzellikte sesi vardı. Bilirsin konuşmayı ne çok sevdiğimi ama Selma ile bir araya gelince tek kelime etmez saatlerce onu dinlerdim. Severdim onu ve sesini,  ama ne bileyim doldurmazdı bende ki boşluğu. Onunla yaşadığım her şey de bir eksiklik hissediyordum. İçimde olması muhtemel başka bir şeyin umudu vardı. Nasıl desem, sanki beklediğim bir şeyler var ama ne olduğunu bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey varsa o da Selma ile devam edemeyecek olmamdı. Öyle kapandı Selma defteri. Biraz acıdı canım ama içimdeki ne olduğunu bilmediğim o umut, tuttu elimden kaldırdı ve ara bul beni dedi âdeta…

                                  ****

    Ortaköy'den sonra Beşiktaş'a doğru devam ettim. Yıllardır varlığını sürdüren, babadan oğula üç nesle ekmek teknesi olmuş balıkçıda mola verdim. Lüfer ve yanına roka salatası getirmesini söyledim garson çocuğa. Biliyorum sen de çok seviyorsun bu ikiliyi,  bu yüzden geçmedi sensiz boğazımdan. Bir iki lokma alıp bıraktım. Zaten ağzımın eski ki tadı yok. Aslında hiçbir şeyin tadı yok. Çayın bile... Çayımı yudumlarken içeriye genç bir çift girdi. Adam bıçkın delikanlı, kadın şuh bakışlı bir Leyla... Sahi benim de hayatımdan bir Leyla geçmişti. Anlatmamıştım sana. Biraz geç oldu ama anlatayım şimdi.

    Ah o Leyla ki ela gözlü bir çöl ahusuydu. Kanımın en deli aktığı zamanlarda vurulmuştum kendisine. Astığım astık, kestiğim kestikti ama onun gözlerini görünce anasından şamar yemiş bebe gibi oluyordum. Bir bakışıyla darma duman ediyordu beni gavurun kızı... Bir müddet eğledi gönlümü ama hâlâ bulmayı umut ettiğim bir şeyler vardı içimde fakat aradığım şey Leyla'da da yoktu. O da fark etti bunu ve git dedi bana. Aradığın her ne ise git onu bul... Gitmeye gittim ama aradığımı bulmak hiçte kolay değildi...
                             

                                ****


    Beşiktaş'tan sonraki durağım Beyoğlu'ydu. Şimdi diyeceksin ne işin vardı orada? Zencefilli gazoz içmeye gittim. Çocukluğumun, gençliğimin hatta şu ahir vaktimin biricik içeceği olan gazoz... Gazoz deyip geçme, ne hatıraları var bende bir bilsen. Mesela Belgin ile Beyoğlu Gazozu sayesinde tanıştım. 1980 yılının o kasvetli Eylül ayında, Galata'nın orada bir  çınar ağacı gölgesinde, üç beş arkadaş toplanmış bir taraftan gazozlarımızı yudumluyor diğer taraftan da memleketi kurtarıyorduk. Aramızda kalsın, Lafa gelince mangalda kül bırakmazdık ama gerçekte, batakta bile yancı olmaktan öteye geçemiyorduk. O kadar pasiftik… Öyle üç beş arkadaş toplanmış konuşuyorduk dediğime de bakma sen. Her birimizin arasında en az beş metre vardı. Yakınlaşacak cesareti bile bulamazdık, sıkardılar valla topuğumuza örgütlenme var diye...  Neyse, biz gölgede gazozlarımızı içerek memleket kurtarırken aşağıdan bir kız bize doğru koşarak geldi.. Nefes nefese kalmıştı belli ki birilerinden kaçıyordu. Yanımıza gelir gelmez, elimden gazozumu kaptığı gibi dikti kafaya, tek nefeste fondip yaptı. Dili damağı kurumuş garibin koşmaktan… Polislerden kaçıyormuş meğersem. Anarşistmiş yani... Bizim gibi gölgede değil meydanda veriyormuş mücadelesini. "Bana yardım edin saklanmam lazım" deyince bende hiç bir şey yapamıyorsam, bari bu kıza yardım edeyim  dedim ve anneme babasından kalan Taksim'de ki eve götürdüm. İstediği kadar kalabileceğini söyledim. İşte öyle başladı Belgin ile hikayemiz. Kömür karası saçları, süt beyazı teni ile savaş sebebi sayılacak güzelliğe sahipti. Umduğum aşkı buluyorum diye düşünmüştüm ama olmadı. Ben aşk dedikçe, o davam dedi. Ben biz dedikçe, o halkım dedi. O yürüdüğü yola aşıktı, ben ona... Ve çok sürmedi ayrıldı yollarımız…




    İçimdeki bulmayı umduğum o şey artık yavaş yavaş kayboluyordu. O kayboldukça ben de kayboyluyordum. Kapı kapı dolaştım, gönülden gönüle kondum. Yapmam dediğim şeyleri yaptım. Çok üzdüm, çok üzüldüm. Kepaze bir yaşam sürdüm. Tâ ki o bayırı çıkıncaya kadar. Evet evet bayır. İstinye Bayırı… Çıktıkça dinlendiğim tek yokuştu benim için o bayır. Çünkü ucunda sen vardın. Seni ilk gördüğümde beyaz elbisen vardı üzerinde… Tıpkı bir güvercin gibiydin. O minicik ayaklarınla, ceylan gibi sekerek yürüyüşün, yürüdükçe rüzgarda dans eden kıvrım kıvrım saçlarınla mitolojik bir tanrıydın sanki… Duyduğum en güzel ses senindi, Gördüğüm en güzel bakış senin gözlerinin bakışıydı, gördüğüm en kutsal yol sana gelen yoldu... Günlerce geldim gittim evinin yanına. Ah bir yolunu bulsam da konuşsam, konuşsamda şelale gibi  aksam diyordum. Nihayet bulmuştum o yolu. Emirgan Korusu’nda kesişti yollarımız. Hatırlıyor musun elimde bir bozuk para vardı ve çamura düşmüştü, ben de çamurdan çıkartıp almıştım o parayı. Çünkü tutulup çıkartılacak temiz bir tarafı vardı ve Oradan tutup çıkardım. Ama benim, o bozuk para kadar bile tutulacak temiz tarafım yoktu… Her güzel de gözüm, her kerhanede izim vardı. Yine de tuttup çıkardın sen beni… Sevginle yıkadın, şefkatinle muamele ettin bana… Eksik olan parçam oldun, tamam ettin beni… Sen benim, yıllardır bulmayı umut ettiğim kişisel menkîbemdin. Dünyada cennet nasıl yaşanılır öğretendin bana. Seninle aynı sabaha, beraber gözlerimizi açmanın güzelliğini ah bir bilsen… Yıllarca bu güzelliği bana yaşattığın için çok teşekkür ederim. Hayattan koptuğum bir anda, karşıma çıkıp,  güneş gibi doğdun hayatıma. Mevlana için Şems ne ise, sen de benim için o idin. İnsanlığımın altınçağını yaşattın bana ve gittin. Sen gittiğinde güneşim battı, soluğum kesildi. Tutunacak kırık bir dalım bile kalmadı. Şu an içimde ki tek umut kırıntısı bir gün benim de senin yanına gelecek olmam. Dedim ya hiç bir şeyin tadı yok artık. Ot gibi yaşıyorum. Yaşıyorum dediğime de bakma sen, sana kavuşma umudu yaşatıyor beni. Ama az kaldı biliyorum. Kalbimde kelebekler uçuşuyor ara sıra. Bu kelebekler beni sana getirecek sanırım. Doktor Haşim, kelebeklerin uçuşmasından kaygılı ama ben mesudum.


    Neyse güvercinim, şimdi gitmem lazım. Yılda bir defa geldiğim için özür dilerim. Ama elimde değil. Bu soğuk toprağım altında olduğun gerçeğini  görmek kahrediyor beni. En azından gelmeyerek bu gerçekle yüzleşmiyorum ve hayalimde yaşatıyorum seni. Bu biraz da olsa hayatımı çekilebilir kılıyor.


     Şimdilik hoşçakal yıllarca bulmayı umduğum, sonunda bulduğum, çok erken kaybettiğim güzel kadın, hoşçakal…