• İçindekiler; sayfa bir, his, hem de nasıl bir his, sıfatı epeyce uzun bir his.
    Güray Süngü
    Sayfa 31 - Okur kitaplığı
  • 400 syf.
    Bir büyükten bir başka büyüğü dinlemeyi oldum olası sevmişimdir. Anılardan bahsederken bürünülen o mahzun hal, yüze konan o hafif tebessüm ve gözlerdeki o parlak şerit… Bu yüzdendir dedelerin ve ninelerin yanındaki dostane samimiyet. Bu yüzdendir odalarındaki enfes rayiha. Bu yüzdendir sobanın dahi onlar varken daha sıcak olması. Bu yüzdendir konuşmaları sırasında zamanın yavaşlaması. İnsanın onlara sarılıp ağlayası gelir bazen.

    Mahmud Es’ad Coşan hocaefendinin ismini hemen herkes duymuştur. İskenderpaşa cemaati deyince üstadı ve babası olan Mehmed Zahid Kotku hazretleriyle birlikte o gelir akla. Kendisi akademisyen biri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. 27 yaşında İlâhiyat Doktoru, 34 yaşında Hacı Bektâş-ı Velî ve Makâlât adlı teziyle doçentlik unvanını almıştır. Bir dönem fakültenin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsünün başkanlığı yapmıştır. Arapça, Farsça, İngilizce ve Almanca bildiği diller arasında. Kimisinde dersler dahi vermiştir. Emekli olduktan sonra yurt içi ve yurt dışında sağlık alanından hanımların eğitimine kadar çeşitli dernekler kurmuş ve bunların yaygınlaşması için çabalar sarf etmiştir. Tabii aynı zamanda mutasavvıf, yüzlerce hadis dersi de var. Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker uğrunda yaşamını ortaya koyan çok değerli bir büyük, bizim büyüğümüz.

    Tarihî ve Tasavvufî Şahsiyetler adlı bu kitabı ilk gördüğüm zaman belki de bundan 1 hatta 2 yıl öncesiydi. İçindekiler kısmı harikalarla doluydu; Hz. Ali, Mevlânâ, Yunus Emre, Necip Fazıl ve diğerlerini görünce sevinçten gözlerim parlamıştı. Fiyatını sorunca o gün için ertelemek zorunda kalmıştım. Kısmet bu ramazanda Kocatepe avlusunda yapılan kitap fuarınaymış. Aldım. Konferans ve sohbetlerinden oluşan kitabı okumaya başlayınca ilk paragrafta bahsettiğim hâl üzerime çöktü. Artık ben de o camiinin, mecidin halılarında dizlerim üzerinde, salonun koltuklarında oturur vaziyetteydim. Bir şekilde orada, o insanlarla o cemaatleydim.

    “Ahmed-i Yesevî hazretleri de kaşık yontar, tahtadan kepçe yapardı… Onları satmaya kendisi gitmezdi. Bir öküzü olduğu rivayet ediliyor. Öküzünün heybesine koyar, hayvanı dehlermiş… Hayvan çarşıda pazarda dolaşır, isteyenler kaşıklarını, kepçelerini alır, parayı heybenin içine koyarlarmış. Alışverişe bile tenezzül etmiyor. Kim ne verirse tamam, içine koysunlar; ondan sonra onunla geçiniyor. Helal lokma yemek, kimseye yük olmamak, bilakis başkalarına fayda sağlamak…”

    İnsanlara ilmin değerini, ahlakı, hikmeti öğretmek istiyor Es’ad Hoca. Bu nedenle bir kişiden bahsederken dahi ta en temelden başlıyor. Tuğla üstüne tuğla koyuyor ve cemaatin oradan adım adım çıkmasını kolaylaştırıyor. Konumuz Yunus Emre mi? Tasavvuftan başlıyor; ayet ve hadis derken Yunus Emre hazretlerinin isminin manasını, onun nereli olduğu, nereden geldiği, kimlerle hemhal olduğu hakkında uzun mülahazalarda bulunuyor; son olarak eserlerinden ve onların nasıl anlaşılması gerektiğinden bahsediyor. Muazzam.

    Muhabbetten Muhammed oldu hasıl..
    Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl?

    İlgimi çeken ve büyük bir merakla okuduğum kısım olarak Hacı Bektâşı Velî bölümünü söylemeliyim. Üzerinde son derece ciddi bir çalışma yapmış Es’ad Coşan Hoca. “Hayatını araştırmak için o kadar gayret ettim ki; ‘Ah o devirden bir kitabe bulsam!.. Ah yeni bir şey çıkarsam oraya!..' diye mezar taşlarını bile araştırdım." diyor. Nereli olduğu, kimlerle olduğu, neler yazdığı, nasıl yaşadığı hepsi, hepsini tek tek anlatıyor. Alevî kardeşlerimiz diyor, biz Alevî’yiz diyorsunuz ama Hz. Ali efendimiz şunu şunu yapmış mı diye, içki içmiş mi, namazı terk etmiş mi diye soruyor. Bektaşî’lere de soruyor aynılarını. Bektaşî hazretlerinin Osmanlılardan önce yaşadığını, dolayısıyla yeniçeri olayında yer almadığını, şeriat ahkamına bağlı bir seyyid olduğunu, Şiîlik, Batınîlik veya şamanlık ile alakasının olmadığını söylüyor ve tabii bunları bir bilim adamı edasıyla ispatlıyor. Fuad Köprülü, İsmail Hakkı Ertaylan gibi isimlerin görüşleri de buna dahil. Bu bölümleri gerek Alevî kardeşlerimizin gerçeği görmesi için gerek bir takım önyargılara sahip kimselere, herkese ama herkese öneriyorum.

    “Ben kimseyi üzmek de istemiyorum; kurnazlık yapıp da, bir takım insanları bir yerden bir yere transfer etmek de istemiyorum. (…) Yalnız, bir bilim adamı olarak, bir kardeşiniz olarak, tespit ettiğim bir gerçeğin mütalaasını rica ediyorum sizden”

    Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri, Mevlânâ Hazretleri, Hacı Bektâşı Velî Hazretleri, Yunus Emre Hazretleri, Ahmed-i Yesevî Hazretleri gibi büyüklerimizi Es’ad Hocadan okumayan onları tanıyorum demesin. Biliyorum demesin.

    Okuyun, okutun. Sarılın.

    Allah Teala Es’ad Hocaya rahmetiyle muamelede bulunsun. Derecesini âli eylesin. Makamını yükseltsin.
  • Okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar, ne zekalarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırtlarından bir yük atmak isterler sanki. Okuduklarını reddetmek veya tartışmak ihtiyacını duymazlar. Kitap kapanır kapanmaz içindekiler unutulur. En büyük zevkleri kitap değiştirmektir.
  • Sanki kafalarının içindekiler gözlerinden geçerek birbirine akıyordu.
  • 240 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki uzun zamandır böyle güzel bilimkurgu okumamıştım🤩 her satırı benim için ayrı kıymetli oldu nedense, o kadar çok yerin altını çizdim ki… mesajlarla dolu bir kitaplar en sevdiğim tabii ki kitap su adamı ihtiandr ve denizciler arasında geçiyor, İhtiandr denizcilerin tabiriyle ‘Deniz şeytanı’ çünkü onlar için korkutucu, ekmeklerine zarar veren biri. İhtiandr açısından ise denizciler korkutucu çünkü onlar yani insanlar hakkında hiçbir şey bilmiyor. Tek bildiği okyanusun içindekiler. İnsanlar için şunu düşünüyor neden yiyebileceklerinden fazla balığı alıyorlar ki? denizci-inci avcısı Pedro Zurita bu deniz şeytanını keşfediyor ve onu yakalayarak kendisine hizmet ettirmek istiyor çünkü deniz şeytanı onun zengin olmasında biçilmiş bir kaftan. Kitabın içinde aşk, kardeşlik, dostluk, hırs, saflık ve daha bir sürü şey var. Nasıl anlatsam bilmiyorum ama benim için çok güzel bir kitaptı okuyan varsa ya da okumayı düşünenler varsa onlar da okuduktan sonra kitap hakkında saatlerce sohbet edebiliriz ben daha bir şey söylemeden gidiyorum ve tabii ki tavsiye listeme alıyor ve okuyun diyorum inşallah sizde benim kadar seversiniz
  • İmam Cafer büyük bir İslam alimidir. Allah'a inanmayanlara der ki:
    “... -Siz hiç vapura bindiniz mi?
    “-Evet,” dediler.
    “-Dalgaların çarpması ile, vapurun parçalandığına şahit oldunuz mu?”
    “-Evet,” dediler.
    İçlerinden biri şöyle devam etti:
    “- Fırtınalı bir günde vapura binmiştim. Şiddetli bir rüzgar esti ve sonunda kayalara çarpan vapur parçalanarak, içindeki yolcular denize döküldüler. O sırada ben de, bir tahta parçasına tutunmuştum. Sonra bir dalga geldi ve o tahta parçasını da elimden aldı. Ben köpüren sulara gömülmeye başlamıştım.”
    İmam Cafer, adamın sözünü keserek dedi ki:
    “- İlk önce vapur ve içindekiler sana cesaret veriyordu. Onlar sulara gömülünce, eline geçen tahta parçasına ümidini bağladın. Peki o tahta parçasını da elinden kaçırınca ne yaptın? Artık ümidini keserek kendini suların içine mi attın? Yoksa hala kurtulurum diye bir ümidin var mıydı?”
    “- Hiç kurtuluş işareti bulunmamasına rağmen, kurtulacağımı umuyor ve bu ümitle sürekli çırpınıyordum.”
    “- Peki, hiçbir kurtuluş alameti yokken hala kurtulacağına inanıyordun. Bu kadar imkansızlığa rağmen, acaba kimin kurtarabileceğini düşünmüştün?”
    İnançsız adam düşünmeye başladı. Onun sustuğunu gören İmam Cafer devam etti:
    “- Her türlü sebebin yok olduğu yerdeki o anda, senin ümidini bağladığın nedir, biliyor musun?”
    “- Bilemiyorum, bu konuda bir fikrim yok...”
    “- İşte, bütün kurtuluş ümitlerinin bittiği yerde, seni hala mücadeleye çağıran ve kurtuluştan ümidini kestirmeyen Allah’tır. Her ne kadar kurtulduktan sonra, dilin Onu inkar ediyorsa da, sıkıştığın anda kalbin onu tasdik ediyor...”
  • Tecrübe ettiğimiz dehşetin çapı o kadar genişti ki, onu bir ucundan tutamıyor, bir yerinden anlamaya başlayamıyor, üzüntünün uçsuz bucaksız uzayında toz tanecikleri gibi dönüp duruyorduk. Kar küremiz kırılmış, içindekiler her yere saçılmıştı.