“Aralarındaki sessizlik büyüdükçe büyüyor; genişleyip etraflarını kuşatıyor; şekle şemaile bürünüp kopmuş bir ağdan çıkan iplikler gibi havaya doğru uzanan duyargalar ediniyor.”
“Agnes gün boyu ve sabaha kadar ağlamanın mümkün olduğunu görüyor. Ağlamanın farklı farklı türleri olduğunu görüyor: gözlerden ansızın boşanan yaşlar, derinden gelen, işkence gibi hıçkırıklar, dur durak bilmeksizin sessizce akan yaşlar. Göz çevresindeki morlukların gözotu ve papatya özü damlatılmış yağla giderilebildiğini görüyor. Bunların hiçbirine inanmadığı halde cennete gitmekle, sonsuz mutlulukla, öldükten sonra orada buluşacaklarıyla ve Hamnet'ın onları orada beklediğiyle ilgili inandırıcı sözler ederek kızlarını teselli edebildiğini görüyor. İnsanların çocuğu ölen bir kadına ne deneceğini pek de bilmediklerini görüyor. Sırf bu yüzden bazılarının onunla karşılaşmamak için yol değiştirebildiklerini görüyor. İyi birer dost gözüyle bakmadığınız insanların kendiliklerinden ön plana çıkabildiklerini, pencerenize ekmek ve kek bıraktıklarını, kilise çıkışında size iyi ve anlayışlı davrandıklarını, Judith'in saçlarını karıştırıp solgun yanağını sıktıklarını görüyor.”
“Tahammül edemiyor. Hiçbirine. Kendini kayboluşun ağına yakalanmış; ne yana dönse ağa daha çok yakalanacakmış, bir şekilde mutlaka ısırılacak, o iğne bir yerine sokulacakmış gibi hissediyor.”
“Agnes o bakışlara katlanamıyor, kimseyle göz göze gelemiyor. Kimsenin ona acımasını, onun için dua etmesini, mırıl mırıl bir şeyler söylemesini istemiyor. İnsanların geçmeleri için yol açtıktan sonra hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi arkalarında tekrar bir araya gelmelerinden, açtıkları yolu silmelerinden nefret ediyor. Yola bir çizik atmak, belki de bir kazma alıp geçtiği yolları kazmak, Hamnet’in bu yollardan geçtiği — Hamnet’in yaşadığı— sonsuza kadar bilinsin diye bir işaret bırakmak istiyor.”