• İslam mitolojisinde iğde ağacı İbrahim' in yandığı ateşi meydana getiren ağaç olarak bilinir.
  • belki
    suskun karların örttüğü
    bir yalnız iğde ağacı
    belki devrilmiş bir çınar
    çatlamış bir testi
    çatlamış bir yürek
    eski bir aşk
    hiçbir şeydi belki.
    Behçet Aysan
    Sayfa 175 - Epub / Pdf
  • Dut ağacı, Türk kültüründe evin saadeti, mutluluğu ve bereketinin sembolüdür. Dut ağacı evin ruhudur ve bir evin temelini atmadan evvel 'duygulu bir ağaç' dikme geleneği vardır. Nar, iğlek (erkek incir), iğde, söğüt, turunç yanında dut da duygulu ağaçlar arasında
    sayılır.
  • Daracık, asfalt bir köy yolundan giderken  çiçeklerini açarak yaza hazırlamış  bir iğde ağacı görürsün,  camını açarsın o dünyanın en güzel kokularından olan iğde kokusu içeriye akmaya başlar. Dayanamazsın,  incitmeden küçük bir dal koparırsın o mis gibi kokuyla yolculuğuna devam edersin. Bir tarafta sana bakıp gülümseyen bir ordu gibi duran günebakan tarlasını, diğer tarafta sarının en pasteli olan iğde ağaçlarını görürsün. Bütün bu güzelliklerin mükemmel bir karışımıdır işte yaz mevsiminin habercisi olan bahar. Her mevsimin ayrı bir rengi vardır.  İnsan, bu güzel çiçekleri görebildiği , kokusunu alabildiği, aniden bastıran yaz yağmurunun yapraklara düşlerken ki sesini duyabildiği için haline şükretmeli. Hayat küçük şeylerden mutlu olmayı bildiğin zaman güzelleşir.
  • İnsan tabiattan, ağaçtan, meyveden, sebzeden, topraktan, iğde kokusundan, çimentodan-çiçekten, böcekten kopmamıştı.
    Çocuklar horozdan korkmuyordu. Uğur böceğini tanıyorlardı.

    Bazı nadanlar şöyle diyebilir: Tanıyor da ne oluyor yani. Diyelim:
    Ağacı, toprağı, kuşu, yaprağı, uğur böceğini tanımayan, onları sevip okşamamış olan insanı da tanımaz, sevmez. Kendisi eşyaya teslim olduğundan, hayatında bir kez olsun ne gül ne leylak koklamadığından, eşya arasında kaybolduğundan insana da eşya muamelesi yapar. Numara verir; bugün git, yarın gel der.
    Mustafa Kutlu
    Sayfa 64 - Dergah, 3. Baskı
  • Yanlış yerde bekliyor bu çocuk. Kesin. Bu kadar bavulla bir yere gidiyor olmalı. Ama o beklediği yerden geçen hiç bir vesait insanı bunca bavulla gidilecek bir yere götürmez. En fazla bir sırt çantasıyla gidilecek yerlere götürür. Yolun karşısına geçmesi lazım. Yanlış yerde bekliyor. Belli. Çok belli. Gelen dolmuşların tabelalarına bakıyor dikkatle ama hiç birine binmiyor. Sonra saatine bakıyor. Saat takan insanları seviyorum. Bu kadar bavulla uzak bir yere gidiyor olmalı. Yanlış yerde bekliyor. Bu gidişle hiç bir yere gidemeyecek. Yine gelen dolmuşun tabelasına bakıyor. Dolmuş duruyor birileri iniyor, birileri biniyor. O duruyor..

    Öylece duruyor çınar ağacının altında. Sanki o çınarın bir parçasıymış gibi yakışıyor oraya. Sanki bu dünyaya bunca bavulla gelip bu çınarın altında dursun diye gelmiş. “Ağaçlar ölümsüzmüş biliyor musun ?” demişti bir gün Kenan. Her gün geçtiğim yoldaki ağaçların bir kısmını yol genişletme çalışması için kesildiğini görüp üzüldüğümü görünce. Bilmiyordum. Öğrenince bu kadar mutlu olduğum nadir bilgi vardır. Sanki bana sen ölümsüzsün demiş. Ölümsüz bir akasya ağacısın demiş sanki bana. Doğru mu gerçekten bilmiyorum ama çok mutlu oldum. Kenan ne dese inanırım. Doğru olmalı. Bu ölümlü, bu ölümsüz ağacın altında boşa bekliyor. Ama yanlışına bu kadar yakışanda görmedim. Parçası sanki ağacın. Ölümsüzlüğün ölümlü bir parçası..

    Bilgisayarı faturaları bırakabilsem gidip söyleyeceğim yolun karşısına geç diye. Bu muhasebe işleri de nereye gitsem benimle geliyor.. Benim yüzümden ama. Ah ben! Sonra ben şurdan kalkıp bir yanlışı düzeltmeye bile gidemiyorum.
    Garson boşları toplamaya gelince “masadakilere göz kulak olabilir misiniz ben hemen geleceğim” diyorum. Kabul edindice çekedimi alıp çıkıyorum.

    Ben okuldayken Antropolojiden, hata yapmadan doğruyu bulamayacağını öğrendim insanın. Kusursuzluğun en büyük ütopya olduğunu. İnsanlık tarihinin muhasebesi olduğunu öğrendim Antropolojinin. Muhasebeyle Antropoloji arasında nasıl bir bağ kuruyorsun diyenlere bunu söylüyorum ilk. Çünkü muhasebede tekrar anladım hata yapmadan doğruyu bulamayacağımı. İnanın bunu yapma denen her şeyi istemeden de olsa yaptım, onun sıkıntısını yaşadım, nasıl düzelteceğimi öğrendim ve bir daha yapmadım. Başkasının söylemesi kar etmedi yani. Kendim yapmam ve kendim düzeltmem gerekti o hatayı. Sonra muhasebenin hata gizlemediğini öğrendim tabi. Öfkelendim. Sonra kimsenin hataları bağışlamadığını ve gizlemediğini görünce öfkem geçti yavaş yavaş.

    Bunları düşünürken de vardım neredeyse çocuğun yanına. İyi de ne diyeceğim şimdi ? Öfff elindeki kitaba bak. Bunu okuyacağım diye harcanan zamana yazık. Sen nerden biliyorsun ? Sende okudun çünkü ? Okudun hata yaptığını anladın. Bir daha böyle kitaplar okumadın. Umarım o da anlar. Ama bazı insanlar kötü kitaplar okumaya yemin etmiş sanki hiç vazgeçmiyorlar. Kötü kitaplar okuyanlar kötü hayatlar yaşıyor bazen. Bazen iyi kitaplar okuyanlarda kötü hayatlar yaşıyor ama. Etrafta kimse olmasa kahkaha atacağım kendimle uzlaşamamama.

    Neyse neyse. Bir şey sorayım şu çocuğa. Ne sorayım ? Saat. Saati sormak en iyisi. “Pardon, saat kaç acaba ?” Bu soruyu bekliyormuş gibi koluna baktı hemen. “13:10” dedi. “Bir yere mi gidiyorsunuz” deyiverdim. Sonra duramayıp aynı cümleyi farklı bir kombinasyon da kurdum. “Yani bir yere gider gibi bir haliniz var. Bavullar falan da..” daha cümleyi tamamlayamadan “Evet bir yere gidiyorum. Sizin de hiçbir yere gitmiyor gibi bir haliniz var,” dedi. Al sana beğendin mi cevabı. Hiçbir yere gitmiyormuş gibi bir halim varmış ! O öyle söyleyince durağın reklam panosuna yansıyan görüntüme baktım. Çocuk haklı elimde ne bir çanta, ne bir cüzdan, ne bir eshot kartı. Baya bildiğin hiçbir yere gitmiyor gibi bir halim var. Haklı. “Evet” dedim sonunda. “Sizin burda beklediğinizi görünce gelip uyarmak istedim aslında. Otogara giden dolmuşlar yolun karşısından geçiyor. Yanlış yerde bekliyorsunuz eğer otogara gidiyorsanız diyecektim. Söze nasıl başlayacağımı bilemeyince saati sormuş bulundum” dedim. “Teşekkür ederim. Otobüs 16:00’da daha zamanım var geçerim birazdan yolun karşınına. Hiç gölge bir yer yok karşıda. Orada da ağaçlar vardı eskiden ama kestiler benzinlik yapılırken. Çok yazık,” dedi. “Evet” dedim “çok yazık. Oysa bir müdahale olmazsa, ağaçlara hiç bir şey olmazmış, ölümsüzlermiş” dedim. “Kim söylüyor bunu” dedi. Sanki tanıyormuş gibi “Kenan” dedim. “Kenan da kim” dedi gülümseyerek. “Ölümsüz bir iğde ağacı” dedim ciddiyetle. Cevap vermesine fırsat vermeden “nereye gideceksiniz peki” diye sordum. “Sivas” dediğini duyunca derinde bir yerde bir sızlama hissettim. Daha fazla duramayacağım dedim kendime bu ölümsüz özlemle, bu ölümsüz ağacın altında. “Çok oyalanmayın isterseniz. Erken gelir Sivas otobüsleri perona. İyi yolculuklar” deyip arkamı döndüm. “Siz nerden biliyorsunuz” diye sorduğunu duydum ama dönemedim arkamı. Ona cevap vermedim. Ama kendime, çook gittim ben o yolu dedim içimden. Çoook gittim.

    Ölümsüz bir özlemle..
    https://youtu.be/dqSnOAZyGbk