~ Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. ~

Efsane bir giriş karşıladı beni. İçine dalacağım ızdırap ve melankoli denizinin habercisi.. Zaten kitabın girişinde de belirtilen yazarın hayatına ilişkin trajik noktalar, okurken yaşanılacak bunalımın ön gösterimi gibi.
İncecik bir kitap elimdeki ve hemen bitirme havasına giremeyeceğim ilk izlenimimden anlaşılıyor.

''Lakin tek korkum; yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan...'' diyerek kimseye anlatılmaz dediği bu dertleri gölgesine anlatmaya başlıyor.
Esrarengiz bir kadının büyüleyici tasviriyle masal okuyormuş hissine kapılıyorum.
Tanıdığı, bildiği o ızdırap ve acı ile anlattığı olaylar karmaşık bir hal alıyor, gerçek miydi, zihninde mi canlandırmıştı karakter dahi bunun ayrımına varamazken, afyonuyla duman altı olup, zaman ve mekan kavramından uzaklaşıyorum.

Doğumu itibariyle yazgısı elem içinde.. Onu büyüten, çok sevdiği halasının kızına aşık olmuş, sırf ona benzediği için.. Aşk ve nefret arasında ona hissettikleri; evlendiği ancak el sürmesine izin vermeyen kahpe diye anlattığı karısına..

Nefret duyduğu, saplantıya dönüşmüş aşkı onu tabuta benzettiği odasında yavaş yavaş öldürüyor.
Ölüm korkusu sarıyor.. Ölmek değil de, hiçliğe gidemeyeceği, öldükten sonra ikinci bir hayata uyanmak endişesi sarıyor. Toprağın altında, bedeninin her zerresinin aşağılık insanların bedenlerine karışması korkutuyor. Zayıf olmanın, bu dünyaya ait olamamanın bedelini yaşamakla ödüyor..
''Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya.'' diyor.

Olay örgüsü, birbirine benzeyen kişiler ve mekanlar arasında değişiyor kitapta. Siyah saçlı, ince bitişik kaşlı kadın tasviri; baştaki esrarengiz genç kızın, annesinin ve karısının tasvirine benziyor. Sararmış sarıklı kambur sinir bozucu kahkaha ile gülen ihtiyar; esrarengiz kızın yanındaki ihtiyara, karısının onu aldattığı adama ve karısının babasına - halasının ölüsü başında kızı tarafından baştan çıkarıldığında iğrenç bir kahkahayla gülen eniştesine- benziyor.
Mavi gündüz sefaları, ölümü tasvir eden mayıs böcekleri, bir salatalık gibi serinletici, hoş buruk tat, yanaklarının kasap dükkanında asılı etlerin renginde olması, sürekli tekrarlanıyor kitapta.
Baştaki kadının, onu etkisine alan esrarengiz kadının evine gelmesini, karısının yaptıklarından pişmanlık duyarak kendisine gelmesini umarak hayalinde oluşturuyor belki de.

Kitabın son sözünde Hidayet'in yakın dostu Bozorg Alevi'nin onunla ilgili notları da yazarı yakından tanımama vesile oldu.
Yazarın hayatına baktığımda, hayata ve insanlara adapte olamamış bir ruh hali, hayatının son zamanlarına doğru umudunun kalmayışı ve kendine ölüm yolunu seçmesi kitapta anlatılan karakterle de paralellik gösteriyor.
Dönemin İran'ındaki baskıcı siyasi rejim, Hidayet'in düşüncelerine vurulmuş gem gibi. Ya da son sözde Bozorg Alevi'nin de dediği gibi ''Bu roman, daha çok, sessizce katlanılan bir acının ifadesidir; kendisinin çektiği, onunla beraber hisseden ve terörün susturduğu diğerlerinin çektikleri acıların ifadesidir.''

Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı.’’ 
Bu söz kulaklarımdan çıkmıyor, bir psikiyatri hastasının son sözleriydi bu. Her neyse hikayeme başlıyorum.
Ben Tuna, 34 yaşındayım. 10 senedir akıl hastanesinde çalışıyorum, her gün yaşadığım olayları bu lanet olasıca günlüğe yazıyorum.  3652 sayfalık bir günlük, her gün yaşadığım lanet şeyleri yazdım. Fakat bu seferki hasta başkaydı, Mehmet’ti adı. 20’lerinin sonlarında, 1,90 boylarındaydı iri biriydi, omuzları falan genişti. Hiçbiri sevmezdi hastaların, o da hastaları sevmezdi. O genel olarak insanları sevmezdi. Hastaneye yatalı 6 ayı geçkin bir zaman olmuştu, benle son iki aydır konuşuyordu. Ondan öncesinde kimseye yanıt vermiyordu, yaşadığı şeyleri anlatmıyordu, diğer hastalardan farklıydı. Sanki şeydi biraz, rol yapıyor gibiydi. Bakın o ilk geldiği günü unutamıyorum, tüm testlerimizi başarıyla geçti, sonrasında oturdu kafasını duvarla vurmaya başladı, hemen koşmuştum. Sonra şey dedi ‘’YALVARIRIM, ZİHNİMİ ALIN, DAYANAMIYORUM!’’ bu sözlerinden sonra sakinleştirici verip bayılttık. Odasına götürdüğümüzde kimse gönüllü olmadı bakmaya, ben öne çıktım. Kabul ettim ona bakmayı, onda anlamadığım şeyler vardı, bu yüzden ettim sanırım, 6 ay oldu hala emin değilim neden kabul ettiğim konusunda ama bir gerçek var iyi ki kabul etmişim, hayatımın en iyi kararlarından biriydi. İlk aylar çok sessiz geçti. 160 gün falan olmuştu geleli. İşte bütün olay o gün başladı. Benle ilk konuşmasını yaptı, sanki muhabbet etmek istiyordu. Şizofreni hastaları buna pek ihtiyaç duymazdı, kendi kendilerine konuşurlardı genelde. Ama dedim ya Mehmet’te bir şeyler vardı… 
Sabah, yanına gitmiştim. Saat 9 falandı, kalkmıştı içeri girince bana seslendi.
-Ben de seni bekliyordum, gene tam vaktinde geldin, yanıma oturur musun?
Gittim oturdum.
-Sana güvenebilir miyim?
+Elbette!
-Bu dünyadaki insanların tamamı, beni bir ucube gibi görüyorlar. Sebebi onlar gibi olmamam, yanlış. Bu böyle değil, olamaz, olmamalı. Onların hepsi aynı düşünüyor. Sanki benim hayatımı yaşamışlar gibi, benim yerime konuşuyorlar. İstersem onlar gibi rol yapabilirim. 
+Nasıl?
-İnsanlığın bazı amaçları vardır, hırs ve kibir. Bunlar bir insanın olmazsa olmazıdır günümüzde ve her lanet insanda vardır bunlar. Bunlar olmayanlar var mı? evet varlar, fakat onlar ben gibi sessiz kalır, bazıları sizin gibi rol yapar, bazıları yapmaz ve benim gibi bu gömleğin içine sıkıştırılır, deli denir…
+Bence sen, sen deli değilsin. Sende bir şeyler var…
-Fark eder mi? Diğer herkes beni aynı görüyor, sebebi onlar gibi olmamam. Hiçbirisi benim zihnimden yaşayan insanları bilmiyor, onlar gerçek siz göremiyorsunuz. Çünkü; bakmayı bilmiyorsunuz. At gözlüğü takmış gibisiniz, herkese aynı bakıyorsunuz bu, bu YANLIŞ! Her insan aynı değildir, öyle olacak olsa. Tanrı hepimizi tek bir beden şeklinde yaratırdı, ten rengi olmazdı, boylar farklı olmazdı, ırklar olmazdı ve diğer lanet şeylerin hiçbirisi olmazdı! Şimdi sana bir soru; bu hayata gelme amacın ne? Kimsin sen? Tanrı seni neden yarattı? Hiç sorguladın mı? 
+Şey, evet sorguladım, fakat bu neyi değiştirir? Tanrı bizi yarattı ve unuttu.
-Peki şunu düşünmedin mi? Tanrı bizi yarattı ve halimize o bile şaşırdı çünkü; işlerin böyle gideceğini tahmin bile etmedi. En sevdiği meleklerden biri olan şeytanın ihanet edeceğini bilmediği gibi. Sanırım melekte olsa, insan da olsa aynı oluyor. Tanrı yarattığı her canlının içine o duyguyu koymuş olmalı, yoksa bunun başka açıklaması olamaz… HER CANLININ İHANET ETMESİNİN BAŞKA AÇIKLAMASI OLAMAZ TUNA! Her neyse bu günlük bu kadar muhabbet yeter.
Bunu söyledikten sonra güldü, acıktığını söyledi. Bu şekilde devam ettik, her gün bana yeni şeyler öğretti. Bazı söyledikleri, ne biliyim, bu deliyse ben ahmağın tekiyim dedirttiriyor. Baş doktorumuzla konuştum, benim ilgilenip öğrenmemi, onu araştırmamı istedi. Tamam dedim. Ve Mehmet’e çok yakın davranıyordum, diğer hastalarla diğer bakıcılar ilgilensin deyip salladım. Son 55 güne girdik, bu 55 gün benim düşünmemi sağladı, ben kim olduğumu anladım. Hayatı sorgulamaya başladım. Ama bir gün vardı, o gün bir söz söyledi, aklımdan çıkmayan birkaç cümle var. ‘’Tanrı, seni bu dünyaya, yiyip içip sıçman için göndermedi, bu saçma olurdu. Tanrı, seni bu dünyayı kirletmen için göndermedi, bu aptalca olurdu ki tanrının öyle biri olduğunu sanmıyorum. Tanrı seni bu dünyaya öğrenmen için gönderdi, anlaman için, okuman için, araştırman için yolladı. Tanrının mucizevi şeylerini anlaman için. Bunları uygulamayacaksan, yaşamanın bir boka faydası yok Tuna. Bunları uygula ki; insan olduğun anlaşılsın, diğerlerinin aksine…’’ söylediği her sözü günlüğüme birer birer yazdım ama size anlatmayacağım, ya da şey belki bir gün anlatırım, sağım solum belli olmaz benim.
O güne geldik, o cümleyi söylediği güne, aslında cümleden çok konuşma yaptı. Ama o cümle, aklımdan çıkmıyor. Her neyse o lanet günün sabahında odasına gittim ve şey demişti. ‘’Bana sade kahve getirir misin? Tanrımın yanına dinç kafayla gitmek istiyorum.’’ Ne demek istediğini anlamamıştım. Kahveyi getirdim, içtikten sonra. ‘’Testlere tekrar girmek istiyorum, bakalım ne olacak.’’ dedi ve gülümsedi. Baş doktora haber verdim, testi yaptık. Bir dahi gibiydi, sanki, o şizofreni hastası değildi de başka biri vardı. Prosedür gereği testi geçtiği için, onu orada tutamazlardı. Hastaneden taburcu edildi ve bana bir çanta verdi. ‘’Bunları, bu akşam oku…’’ dedi. Nereye gittiğini sordum, sonsuzluğa diye cevap verdi. Ardından o aklımdan çıkmayan cümleyi söyledi. ‘’Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı. Tanrı size şu an acıyor, yarattığı gözleri kullanamadığınız için. Ve ben gülüyorum…’’ yola atladı bi arabanın önüne. Vücudu paramparça olmuştu, beyni kafatasından fırlamıştı bu çok iğrenç bir görüntü oldu, dayanamayıp kustum. Fakat ölürken yüzünde bir gülümseme vardı. Yıllık iznime ayrıldım eve giderken birkaç bira ve bir şişe viski aldım. Çantanın içini açtığımda binlerce sayfa vardı. Hepsini okudum, yaklaşık 15-20 saat sürdü. En arka gözde ufak bir defter vardı. Sanki, tanrıya mektup yazıyordu. Açtım okudum hepsini, bazı dikkatimi çeken şeyleri toplayıp yazıyorum.
‘’Sayın tanrım, sana kırgınım. İnsanlığı yarattın ve onlara zihinlerini kullanmayı göstermedin. Onlar, savaşlar yaptı, barış içinde yaşamayı öğrenemedi. Tanrı olan sendin, onlar kendilerini senin yerine koymaya çalıştı. Ben bunlara dayanamıyorum, haa bir de unutmadan. Sayın tanrım, neden? Zihnimde neden savaşlar var? Düşüncelerim beni kuşatıyor, dayanamıyorum tanrım, DAYANAMIYORUM! Ben de artık diğer insanlar gibi düşünmemek istiyorum, yapamıyorum. Onların zihinlerinde çığlıklar var mı sayın tanrım? Onlarda ben gibi acı çekiyorlar mı ha sayın tanrım? Ben dayanamıyorum artık. Bir akıl hastanesine yatacağım, uyuşmak istiyorum. Hastaneyi gözlemledim, orada Tuna isimli biri var, standart bir yaşamı var, ne zengin ne fakir. Ama elinden geldiğince çabalıyor, öğrenmek istiyor. Bilgilerimi ona vermek istiyorum ve öldükten sonra malvarlığımı da ona vereceğim. Avukatımla konuştum, ölümüm anında tüm malvarlığım ona ait olacak. Yakında görüşeceğiz sayın tanrım ve ben sana öteki dünyada, yanında tapacağım. Zira burada sana tapanların çoğu gösteriş için yapıyorlar ve insanları bununla kandırıyorlar, ben onlar gibi olamam, kusura bakma tanrım.’’ 
En son bir sayfa okudum beni anlatmıştı.
‘’Tanrım, bu hastanedekilerin tamamı ahmak, ahmaklar ordusu ama o herif için dayanıyorum, o herifle ilgili planlarım var…’’Bunu okuduktan sonra düşündüm, ulan bende ne bok var, kimim lan ben? Bunları hak edecek biri miyim? Diye sorguladım. Birkaç gün sonra avukatı geldi, bizim Mehmet baya zengin biriymiş. Malvarlığının %50 sini bana, diğerini kütüphane yapımı için ayırmış. Avukat bir mektup verdi bana ve şey dedi. ‘’Mehmet, ölmesi durumunda bu işlemlerden sonra bunu sana vermemi istedi. İyi günler.’’ Okumaya başladım o mektubu.
‘’Tuna, hatırlar mısın bilmem, doğduğun mahallede bir ayyaş vardı, her gece karısını ve oğlunu döverdi. Sonra baban gelip o herifi dövmüştü bir daha dokunursa öldüreceğini söylemişti. O günden sonra o adam ne anneme ne bana bir tokat atabildi. Baban benim hayatımı kurtardı, sonra biz taşındık oradan.  Ama işte, işte ayyaşın tekiydi… Günün birinde, akşam vakti içti iyice, zihni bulanıklaşana kadar içti. Eline bir tabanca aldı ve boşa bir el ateş etti. Çok korkmuştum, annem bana sarıldı. O herif, bana baktı ve şey dedi. ‘’Sen, benim gibi olma…’’ dedi ve kafasına sıktı. Beyni parçalanmıştı, annem ağlıyordu, ben öyle kalmıştım. Annem dayanamadı, kafayı yedi. Birkaç sene sonra, balkondan aşağıya atlayıp intihar etti. Gözümün önünde, cesedini gördüm. Dayanamıyordum. Öylece durmuştu, 15 yaşındaydım bu olay olduğunda. Hayatımın sonrası boktan geçti, ama okula devam ettim. Çalıştım, kazandım. Psikiyatri okuyordum. Bir işe girdim, 1 yıl falan olmuştu, akşamında patronumu gördüm sokakta, biri silah çekmişti. Koştum hemen, atladım silahı olan herife, ağzını burnunu patlattım. Polisler geldi, ifademizi aldılar. Patronum ertesi gün, evine yemeğe davet etti. Gittim. Ev baya büyüktü, kütüphanesi falan vardı. Yanında yaşamamı istedi, çocuğu yoktu. Hizmetçileri falan vardı. Onunla yaşadım, kitaplarını okudum. Yazılmış bütün kitaplar vardı sanki ve her hafta düzenli kitap okuyordu. Ben de yanında okumaya başladım öğrendim. Benliğimi o kitaplar sağladı, bana kim olduğumu o kitaplar öğretti. Sonra o adam vefat etti, bana bıraktı malvarlığını. Birkaç tane farklı şirketi varmış, çalıştığım yerin dışında. Okulu bitirdim, psikiyatr olmak vardı aklımda, ama vazgeçtim. Kitaplarla yaşadım, eve kapandım o kitapların tamamını bitirdim. Yaklaşık 50.000 tane kitap okumuştum, senelerimi aldı. Her kitap karakteri zihnimde yaşıyordu sanki… Ama sonunda öğrendim, insanlığın amacını öğrendim. Ve tesadüfen seni gördüm. Babanın yaptığı şeyler, hiç aklımdan çıkmadı. Yardım etmek istedim, böyle bir plan yaptım. O kitapları okuman dileğiyle, Mehmet…’’Birkaç hafta sonra eve gittim, dediği gibi büyük bir yerdi. Orada yaşadım, kitapları okumam yıllar sürdü. Böyle devam etti hayatım. O kitaplarda bir şey var, kim olduğunu anlaman için, bombok bir hayat sürmemen için gereken şeyler. Mehmet'e göre; tanrı, insanları yarattı sonra hayvanları ve zaman ilerledikçe anladı. İnsan ile hayvanın farkı olmadığını, sonra kitaplar gönderdi, tanrıyı anlamamız için. Sonra yazarlar yarattı, düşünürler ve şairler. Doğruyu öğrenmemiz için, ama insanlık hep açtı, kibirliydi ve bencildi. Eminim tanrı bile böyle olmasına şaşırmıştı, ama artık ben diğerleri gibi değilim. Bu dünyadaki bana ayrılan süre bitene kadar yaşayacağım, kitaplar okuyacağım ve sizden uzaklaşacağım…

#siirselutopya#hikaye

Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın Anı Defterinden
Bir sabah, tam işime gitmek üzereyken, hem ahçım hem çamaşırcım olan, hem de evimi yöneten Agrafena içeri girdi; benimle konuşmaya başlayınca, biraz şaşırdım doğrusu.
Şimdiye dek sesi sedası çıkmayan, öylesine bir kocakarıydı. Altı yıl boyunca her gün, hangi yemeği yapacağıyla ilgili bir iki sözden başka, hemen hemen tek sözcük bile konuşmamıştık. Daha doğrusu ben ondan hemen hiçbir şey işitmemiştim.
Birdenbire dili çözüldü:
- İşte efendim, size bir şey söylemeye geldim; siz o odacığı kiraya verseniz.
- Hangi odacığı?
- Hani şu, mutfağın yanındakini.. hangisi olacak!
- Niçin?
- Niçin mi? Kiracılar otursun diye.. niçin olacak!
- Kim kiralar o odayı?
- Kim mi kiralar! Kiracı kiralar.. kim olacak!
- Ama anacığım, oraya karyola bile sığmaz; öyle dar ki! Orada kim oturabilir?
- Ne diye otursun! Yalnızca yatacak yer olsun yeter; pencerenin içinde de oturur.
- Hangi pencere?
- Hangisi olacak, sanki bilmiyorsunuz! İşte, sofadaki. Orada oturur, dikiş diker ya da başka bir iş yapar. Belki de sandalyede oturur. Bir sandalyesi var; masası da var; her şeyi de var.
- Kimmiş o?
- Görmüş geçirmiş, iyi bir adam. Yemeğini ben pişireceğim. Kendisinden oda ve yemek parası olarak ayda yalnızca üç gümüş ruble alacağım.
Uzun uzun kafa yorduktan sonra yaşlı bir adamın, mutfağa kiracı girmek ve orada çöplenmek için Agrafena'yı her nasılsa kandırmış olduğunu anladım. Agrafena'nın aklına koyduğu bir şey kesinlikle yapılmalıydı, yoksa bir türlü beni rahat bırakmazdı. Hoşuna gitmeyen durumlarda hemen düşünmeye, derin bir üzünce dalmaya başlar; bu durum da iki üç hafta sürerdi. Bir süre yemek bozulur, çamaşırlar eksilir, döşemeler temizlenmezdi. Kısacası hoşa gitmeyen pek çok şey olurdu. Bu sessiz kadının kendi başına karar veremediğine, kendi düşünceleri üzerinde duramadığına, kişisel bir düşüncesi olmadığına çoktan beri dikkat ediyordum. Ama o kuş beyninde, düşünceye ya da girişime benzer herhangi bir şey bir kez belirmeye başladı mı, bunun uygulanmasına engel olmak, onu bir bakıma öldürmek demekti. Kendi rahatıma pek düşkün olduğum için, sözü uzatmadan hemen razı oldum.
- Hiç olmazsa bir belgesi, bir kimliği ya da buna benzer başka bir şeyi var mı?
- Olmaz olur mu hiç, elbette var. İyi, güngörmüş bir adam; üç ruble ödemeye söz bile verdi.
Ertesi gün, benim alçakgönüllü bekar dairemde yeni bir kiracı belirdi; buna hiç canım sıkılmadı, içimden hoşnut bile oldum. Ben sanki tam bir yalnızyaşar (münzevi) gibi, tek başıma otururum. Hemen hiç tanıdığım yoktur; dışarıya da pek az çıkarım. On yıl bir yabanıl horoz gibi oturduktan sonra elbette yalnızlığa alışılır. Böyle bir yalnızlık içinde, Agrafena ile birlikte, hep aynı bekar odasında, on on beş yıl, belki de daha çok yaşamak, doğrusu pek tatsız bir yaşam! Bunun içindir ki, bu durumda böyle çok sessiz bir adamın belirmesi, bana Tanrı'nın bir iyiliği oldu.
Agrafena yalan söylememişti: Kiracı gerçekten güngörmüş bir adamdı. Kimlik cüzdanından eski bir asker olduğu anlaşılıyordu, ama ben kimliğini yoklamadan bile, onun yüzüne ilk bakışımda bunu anladım. Bu kolayca anlaşılır. Astafiy İvanoviç, yani kiracım, benzerleri arasında en iyilerindendi. Birlikte güzel güzel yaşamaya başladık. Bu durumun en hoş yanı, Astafiy İvanoviç'in arada sırada özel yaşamından öyküler anlatmasıydı. Günlük yaşamımın bu sıkıcı akışında, böyle bir can yoldaşı benim için tam bir hazineydi. Bir kez bana şöyle bir öykü anlattı. Bu, benim üzerimde büyük bir etki bıraktı. Bu öyküyü, şöyle bir olay dolayısıyla anlatmıştı:
Bir gün evde tek başıma kalmıştım. Astafiy ile Agrafena işleri için dışarı çıkmışlardı. Birdenbire, sofaya birisinin girdiğini duydum; tahminime göre bu bir yabancıydı; kapıyı açtım. Gerçekten sofada, soğuk havaya ve güz mevsimine karşın, sırtında yalnızca bir ceketi olan, kısa boylu bir adam duruyordu.
- Ne istiyorsun?
- Memur Aleksandrof'u; burada mı oturur?
- Yok kardeşim, burada öyle biri yok; güle güle.
Ziyaretçi biraz sakınarak kapıya doğru çekildi:
- Nasıl olur, kapıcı burada olduğunu söyledi, dedi.
- Git kardeşim, haydi git, çek arabanı.
Ertesi gün öğleden sonra, Astafiy İvanoviç onardığı ceketimi üzerimde prova ederken, sofaya yine biri girdi. Hemen kapıyı araladım.
Dünkü adam, gözlerimin önünde, redingotumu soğukkanlılıkla askıdan çıkarıp koltuğunun altına aldı, hemen evden çıkıp koşmaya başladı. Bütün bunlar olup biterken, Agrafena şaşkınlıktan ağzı açık, öylece bakakaldı, redingotumu kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Astafiy İvanoviç, hırsızın peşinden koştu, on dakika sonra soluk soluğa eli boş döndü. Adam kaçıp kurtulmuştu.
- Eh tutamadık, Astafiy İvanoviç. İyi ki kaput bize kaldı, bu da iyi. Yoksa hırsız bizi tümüyle şapa oturtacaktı!
Astafiy İvanoviç öyle afallamıştı ki, ben ona bakarken hırsızlığı bile unuttum. Bir türlü kendine gelemiyordu. Her dakika elinden işini bırakıyor, olayı yeniden anlatmaya başlıyordu. Her şeyin nasıl olup bittiğini, kendisinin nasıl durduğunu, gözlerinin önünde, iki adım ötede redingotun nasıl çalındığını, işin ne sonuca vardığını, nasıl olup da herifi tutamadığını anlatıyordu. Sonra yine işine başlıyor; yine bırakıyordu. Sonunda kapıcıya gidip konuyu anlattığını, evinde böyle şeylerin oluşuna nasıl göz yumduğunu söyleyerek ona çıkıştığını gördüm. Sonra yine yukarı dönerek Agrafena ile çekişmeye başladı. Yeniden işinin başına oturdu. Her şeyin nasıl olup bittiğini bir kez daha anlattı. "O şurada duruyordu, ben de orada. Herif gözlerimizin önünde, bizden iki adım ötede, redingotu çengelden alıverdi!" diye kendi kendisine mırıldanmaya başladı. Kısacası, Astafiy İvanoviç, elinden iş gelen, ama aynı zamanda pek homurdanan, söylenen bir adamdı.
Akşam kendisine bir çay bardağı uzattım. Canım sıkılıyordu, redingot olayını yeniden alevlendirmek için:
- Bizi de, dedim, enayi yerine koydular, Astafiy İvaniç.
Öykü öyle çok yineleniyor, Astafiy İvaniç de öyle yana yakıla anlatıyordu ki, olay bana gülünç gelmeye başladı.
- Doğru efendim, bizi enayi yerine koydular! Redingot kendimin olmadığı halde çok üzüldüm, kan tepeme çıktı. Bana göre dünyada hırsızdan daha iğrenç yaratık bulunmaz. Başkası neyse ne, ama bu senin emeğini, ona döktüğün teri, zamanı çalıyor. Ne iğrenç şey, tüü! Söz söyleyemiyorum, kanım tepeme çıkıyor. Siz efendim, eşyanıza niçin acımıyorsunuz?
- Evet, hakkınız var Astafiy İvanoviç; insanın eşyası çalınmaktansa yansın daha iyi. İnsanın gücüne gidiyor.
- Elbette gider. Ama gene de her hırsız bir olmaz. Bir zamanlar benim başımdan da böyle bir olay geçmişti; bir namuslu hırsıza raslamıştım.
- Namuslu mu? Hırsızın da namuslusu olur mu, Astafiy İvanoviç?
- Olur ya... Hakkınız var! Hırsız da namuslu olur mu hiç, evet böyle bir şey olamaz. Yalnızca şunu demek istiyorum ki, adam namuslu olmasına karşın çaldı; yalnızca acınacak bir adamdı o.
- Nasıl oldu bu, Astafiy İvanoviç?
- Oldu işte... İki yıl önce böyle bir şey oldu. O zaman, hemen hemen bir yıl işsiz kaldım; bir işe girmek üzereyken düşkün bir adamla tanıştım. Sıradan bir meyhanede karşılaştık. Sarhoş, sefil, asalak herifin biri, daha önce bir yerde çalışmış ama sarhoşluğu yüzünden işinden çıkarmışlar. Dedik ya işte, hayırsızın biri! Üst baş hak getire! Kimi zaman kaputunun altında bir gömleği olup olmadığını bile düşünürsün; eline ne geçerse içkiye verir. Kavgacı da değil; sessiz sedasız, şöyle sevimli, iyi bir adam.. bir şey istemez, ezilir büzülür; o zaman anlarsın ki zavallı içmek istiyor; ona içki sunarsın. Onunla işte böylece anlaştık, yani o bana bağlandı... Benim için hepsi bir. Nasıl da bir adam ya! Köpek gibi bağlanır, nereye gidersem gideyim, peşimden koşardı; oysa yalnızca bir kez görüşmüştük. Kurnazdı; buna diyecek yok! İlk önce geceyi yanımda geçirmek için yalvardı, eh bıraktım, kimliği düzenli; kötü bir adam da değil... Ertesi gün yine geceyi geçirmek için yalvardı, üçüncü gün yine geldi, bütün gün pencere içinde oturdu; yine geceyi geçirmek için kaldı. Eh, artık bunu başıma sardım diye düşündüm; hem içki ver, hem yemek ver, hem de geceleri burada kalsın; işte yoksul adamın sırtına bir yük daha. Daha önce de bana olduğu gibi bir memura yamanmış, ona bağlanmıştı; hep birlikte içiyorlardı; ama o, işi büsbütün ayyaşlığa vurarak gümledi gitti! Bunun adı Emelyan idi, yani Emelyan İliç. Bu adamı ne yapayım diye düşündüm, düşündüm. Onu kovmak hem ayıp, hem de günah! Tanrım, nasıl da zavallı, yıkılmış bir adamdı; öyle sessiz ki, ağzı var dili yok; hiçbir şey sormadan oturur, yalnızca bir köpek gibi gözümün içine bakar. Sarhoşluk bir adamı ancak böyle bozabilir. Kendi kendime, bir fırsat bulup da şunları ona nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum: "Çek arabanı buradan Emelyanuşka. Senin burada yapacağın bir iş yok. Yanlış bir yere düştün, neredeyse kendim bile yiyecek bir şey bulamayacağım, seni benim paramla nasıl geçindiririm?" Ona bunları söylersem ne yapar diye oturup düşündüm. Sözlerimi işitince bana nasıl bakacağını, hiç söz söylemeden uzun zaman oturacağını, sonra da birden pencereden kalkıp kırmızı kareli yırtık bohçasını alacağını (artık içinde ne olduğunu Tanrı bilir), çıplaklığını örtsün, deliklerini elalem görmesin, hem de sıcak tutsun diye kaputunu nasıl düzelteceğini (adamcağız çok incelikli ve duyguluydu) şöyle bir göz önüne getirdim! Sonra kapıyı açıp gözyaşı içinde merdiveni nasıl çıkacağını düşündüm. Yıkılacak; yazık değil mi ya bu adama?.. Acıdım doğrusu, acıdım ama benim durumumu biliyorsunuz. Dur Emelyanuşka, bende uzun zaman şölene konamayacaksın; bir süre sonra taşınacağım, bir daha beni bulamayacaksın. İşte efendim, böylece taşındık.
Taşınırken Aleksandr Filipoviç, (benim o zamanki efendim, Tanrı rahmet eylesin, öldü) "Senden çok hoşnut kaldık Astafiy, köyden geldiğimizde seni unutmayacağız, yine alacağız," diye söz verdi. Ben onun yanında odacıydım. İyi adamdı doğrusu, ama daha o yıl öldü. Onu gömdükten sonra eşyalarımı aldım, birazcık param vardı, artık dinlenmeye çekilmeyi düşündüm. Yaşlı bir kadının yanına taşındım, bir köşeciğe sığındım. Aslında onun yalnızca bir boş odacığı vardı. Bir zamanlar dadılık etmiş olan kadın şimdi emekli aylığı alarak kendi başına oturuyordu. "Şimdilik hoşça kal dostum Emelyanuşka, beni artık bulamayacaksın." Ama beyefendi, düşünün bir... Akşamleyin eve döner dönmez (bir tanıdığı görmeye gitmiştim) ilk önce Emelya'yı görmeyeyim mi? Sandığımın üzerinde oturuyor, kareli bohça da yanında, kaputunu giymiş, beni bekliyor. Can sıkıntısından kurtulmak için yaşlı kadından aldığı bir dua kitabını baş aşağı tutuyor. Beni yine bulmuştu. Kollarım yanıma düştü, eh ne yapalım, dedim, çaresiz, ilk kez niçin kovmamıştım? Hemencecik: "Kimlik cüzdanını getirdin mi Emelya?" diye sordum.
Ondan sonra, efendim, oturup düşünmeye başladım: Bu serseri adam benim için büyük bir engel oluşturur mu? Sonra şu sonuca vardım: Bu engel bana pahalıya oturmayacak. Yiyeceği yemeği düşündüm. Eh, sabahleyin bir parça ekmek, boğazdan iyi aşsın diye biraz da soğan alırım. Öğleyin yine soğan ekmek; akşamleyin de yine soğanla kvas ve ekmek, ekmeği isterse. Lahana çorbası olursa, boğazımıza dek doyarız. Ben aslında çok yemem, onun gibi içen adamsa, bilindiği gibi hiç yemez, onun için biraz votka ve şarap yeter. İçki parasının beni yıkıma uğratacağını düşündüm. Ama bir anda aklıma başka bir şey geldi, bu düşünce kafama iyiden iyiye yerleşti: Emelya gitseydi, ben yaşamım boyunca mutsuz olurdum diye düşündüm. O zaman, artık ona iyilik eden bir baba olmaya karar verdim. Onu yok olmaktan kurtarmalıydım, içkiden vazgeçirmeliydim! Dur bakalım diye düşündüm: Peki Emelya, kal, ama artık dikkat et, ne diyorsam dinle!
Kendi kendime dedim ki: Şimdi onu bir işe alıştırmalıyım, ama birden değil; ilk önce biraz gezsin. Bu sırada da, ey Emelya, ben senin ne işe yarayacağını bulur çıkarırım. Çünkü efendim, her iş için, insanda beceri aranır. Ona yavaşça dikkat etmeye başladım. Bezgin bir adam olduğunu görüyordum. İlk önce efendim, tatlı sözler söylemeye başladım. "Emelyan İliç, sen kendine biraz bakamaz mısın, kendini düzeltemez misin? Gezip tozduğun yetişir! Epeyce sürttün. Bak ne kadar yırtık pırtık dolaşıyorsun, doğrusunu söylemek gerekirse, palton olsa olsa kalburluk edebilir. Çok kötü! Onurunu koruma zamanı çoktan geldi."
Emelyanuşkam oturuyor, başını eğip dinliyor. Ne yaparsın efendim! Artık öyle duruma geldi ki dili bile ayyaş oldu, akıllıca bir sözcük bile söyleyemeyecek duruma geldi. Ona hıyardan söz açsan, fasulyeden söz ediyorsun sanıyor. Beni uzun uzun dinliyor, sonra da iç çekiyor.
"Emelyan İliç, neden iç çekiyorsun?" diye soruyorum.
"Bir şey yok Astafiy İvanoviç, rahatsız olmayın. Bugün Astafiy İvanoviç, iki kadın sokakta dövüştüler, biri ötekinin bir sepet böğürtlenini bilmeyerek döktü."
"Eee, bunda ne var?"
"Öteki de, bilerek onun böğürtlen sepetini döktü, ayağıyla da çiğneyip ezdi bile."
"Peki sonra ne oldu Emelyan İliç?"
"Hiç, Astafiy İvanoviç, yalnızca bunu söyleyecektim."
"Hiç mi? Lâf olsun diye mi? Eh yani Emelya Emelyanuşka! Sen, aklını da içmişsin!.."
"Gorohovoy'da Sadovoy'un çevresinde bir bey yere para düşürdü. Bir köylü görüp benim dedi, başkası da gördü, hayır benim, ben senden önce gördüm, dedi..."
"Sonra, Emelyan İliç?..."
"Köylüler dövüştüler, Astafiy İvanoviç. Polis geldi, parayı yerden aldı, sahibine verdi. İki köylüye de, hapse atacağını söyleyerek gözdağı verdi."
"Eee, ne var bunda? İbret verici ne var, Emelyanuşka?"
"Hayır, bir şey yok. İnsanlar güldü, Astafiy İvanoviç."
"Eh, Emelyanuşka! İnsanlar da ne demek. Sen aklını bir mangıra satmışsın. Emelyan İliç, biliyor musun, sana bir şey söyleyeceğim?"
"Ne var. Astafiy İvanoviç?"
"Herhangi bir iş bul, gerçekten bul. Yüzüncü kez söylüyorum, kendine acı."
"Nasıl iş bulayım, Astafiy İvanoviç? Ne iş bulacağımı bilemiyorum, beni kimse işe almaz ki, Astafiy İvanoviç."
"Seni sarhoş bir adam olduğun için işten kovdular, Emelya!"
"Bugün küfeci Vlas'ı karakoldan çağırdılar, Astafiy İvanoviç."
"Niçin çağırdılar, Emelyanuşka?"
"Niçin olduğunu bilmiyorum Astafiy İvanoviç. Sanırım bir nedeni var ki çağırdılar..."
İkimiz de bittik Emelyanuşka, diye düşünüyorum! Günahlarımız için Tanrı bizi cezalandırıyor. İyi de efendim, böyle bir adamla ne yapılabilir, siz söyleyin!
Ama herif çok kurnazdı! Beni dinler, dinler, kızdığımı anlayınca canı sıkılır, kaputunu alır çıkar! Bütün gün dolaştıktan sonra akşama sarhoş döner. Ona kim içirir, nerden para bulur, bunu ancak Tanrı bilir, bunda benim suçum yok!..
"Hayır diyorum, Emelyan İliç, artık dayanamazsın, içtiğin yeter, işitiyor musun, yeter! Bir daha sarhoş dönersen, geceyi merdivende geçirirsin, içeri almam seni!"
Beni dinledikten sonra, Emelya bir gün oturdu, bir gün daha oturdu; üçüncü gün sıvıştı. Bekledim, bekledim, gelmedi! Doğrusunu söylemek gerekirse, korktum, acıdım da. Zavallı şimdi nereye gitti? Başına bir şey gelecek, hey Tanrım, Tanrım! Gece oldu. Yine gelmedi. Sabahleyin sofaya çıkıp baktığım zaman orada uyuduğunu gördüm. Başını eşiğe dayamış, kapı aralığında yatıyor; soğuktan iyice kaskatı kesilmiş.
"Emelya ne yapıyorsun? Tanrı iyiliğini versin! Nereye gittin?"
"İşte siz Astafiy İvanoviç, bana demin kızdınız; beni sofada bırakmaya karar verdiniz, bunun için Astafiy İvanoviç içeri girmeyi göz alamadım, burada yattım..."
Hem kızdım, hem de içim sızladı.
"Sen Emelyanuşka, başka bir uğraş seçemez miydin? Kapı eşiğinde nöbet tutmak sanki bir iş mi?"
"Astafiy İvanoviç, başka hangi uğraşı seçebilirim?
"Sen," diyordum, "ey mahvolmuş adam (öyle kızmıştım ki) keşke terzilik sanatı öğrenseydin. Paltona bak! Sanki delik deşik olduğu yetmiyormuş gibi, bir de kalkıp onunla merdiveni süpürüyorsun! Bir iğne alsan da delikleri namusunla diksen olmaz mı? Seni gidi fıçı!"
Derken efendim, bir iğne aldı; ben ona bunu alay olsun diye söylemiştim, ama o korktu. Paltosunu çıkardı, ipliği iğneye geçirmeye koyuldu. Ona bakıyorum, eh, doğal olarak gözleri karardı, elleri titredi, işte bu kadar! Uğraşıyor, uğraşıyor bir türlü ipliği geçiremiyordu; gözlerini kırpıştırıyor, ipliğin ucunu tükürükle ıslatıyor, eliyle büküyor, ama başaramıyordu! Elindekini atarak bana baktı.
"Eh Emelya, bana onur bağışladın! Başkalarının önünde olsaydı, kafanı ezerdim. Yo, ben sana, senin gibi saf bir adama, bunu alay etmek, utandırmak için söyledim. Git artık, Tanrı yardımcın olsun! Gel otur, böyle kötü bir şey yapma; merdivenlerde yatma ve beni utandırma!"
"Peki ne yapayım, Astafiy İvaniç? Her zaman sarhoş olduğumu, hiçbir işe yaramadığımı ben kendim de biliyorum. Ancak siz koru.. koru.. koruyucumu da boşuna kızdırıyorum."
Bu anda, birdenbire morarmış dudakları titredi, bir gözyaşı damlası solgun yanağından kayarak karışık sakallı çenesine yuvarlandı, titredi. Birdenbire benim Emelyam gözyaşlarına boğuldu... Aman Tanrım, sanki yüreğimi hançerlediler.
"Amma da duygulu adammışsın, hiç bilmezdim bunu," diye düşündüm, "artık seni büsbütün kendi başına bırakacağım; gürültüye gidersen de ben ne yapayım!"
Evet efendim, anlatacak daha birçok şey var! Bütün bu konu, öyle boş ve öyle anlamsız ki, sözünü etmeye değmez... Yani siz efendim, onun için iki kırık metelik bile vermezsiniz; ama ben bu olan şeylerin hiç olmamış olması için neler vermezdim! Benim, efendim, bir pantolonum vardı, kahrolsun, iyi güzel bir pantolon; mavi kareli.. onu buraya gelen bir çiftlik sahibi ısmarlamıştı, ama sonra dar geldiği için almadı, işte böylece elimde kaldı. Değerli bir şey olduğunu düşündüm. Bit pazarında belki beş ruble verirler; vermezlerse Petersburglu beyler için iki pantolon yaparım; bir yelek kuyruğu için parça bile kalır. Bu bizim gibi yoksul bir adam için, bilirsiniz çok iyidir. O zaman Emelyanuşka'da ciddi, üzüntülü durumlar görülmeye başladı. Baktım, bir gün içmedi, ertesi gün yine içmedi, üçüncü gün ispirtolu hiçbir şey ağzına koymadı, baykuşa döndü. Acıklı bir tavır alıyor; üzgün üzgün oturuyor. Herifin ya parası yok ya da doğru yolu tutmuş, kendi kendine pes demiş, aklını başına almış diye düşünüyorum.
İşte efendim, iş böyle oldu. Büyük bir bayram günüydü. Akşam duasına gittim. Dönünce Emelya'yı pencerede sarhoş buldum; fitil gibiydi ve sallanıyordu. Yaa, demek öyle azizim, diye düşündüm. Bir şey almak için sandığıma koştum. Baktım, pantolon yok... Oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, yok, yok! Her yeri alt üst edip de bulamayınca, sanki yüreğim parçalandı! Yaşlı kadına koştum; önce onu sıkıştırdım; doğrusu günahına da girdim. Ortada kanıt olmasına karşın Emelya'dan hiç kuşkulanmadım. Herif, sarhoş, oturuyordu.Yaşlı kadın dedi ki: "Hayır. Tanrı aşkına, ben pantolonu ne yapacağım, yoksa giyecek miyim? Benim etekliği de demin bir erkek çaldı... İşte yani, bilmiyorum, haberim yok." Buraya kimin gelip gittiğini sordum: "Hiç kimse gelmedi efendim," dedi, "ben hep buradaydım, Emelyan İliç çıktı, sonra yine döndü; işte orada oturuyor. Ona sorun."
"Emelya, benim yeni pantolon belki sana gerekmiştir, onu sen mi aldın? Bir çiftlik sahibi için dikmiştim... anımsıyor musun?"
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, vallahi ben almadım."
Gördünüz mü başıma gelenleri! Yine aramaya başladım, aradım, taradım yok! Emelya ise oturup sallanıyor. Sonunda sandığın üstüne, onun karşısına çömelerek kendisini şöyle bir gözden geçirdim... Eyvah!.. diye düşündüm, yüreğim ateş kesilmiş, kan beynime vurmuştu. Birdenbire Emelya da bana baktı.
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey... Siz belki onu arakladığımı düşünüyorsunuz; ama ben almadım."
"Öyleyse Emelyan İliç, ayaklanıp gitti mi dersin?"
"Hayır, Astafiy İvaniç, hiç görmedim, belki de öyle."
"-Demek ki Emelyan İliç, pantolon kendiliğinden kayboldu."
"Belki de kendiliğinden kaybolmuştur, Astafiy İvaniç."
Onu dinledikten sonra, kalkıp pencereye yaklaştım, lambayı yaktım, işime başladım. Altımızda oturan memurun yeleğini onarıyor, bir yandan da göğsüm yanıp sızlıyordu. Hani bütün gardrobu sobada yakmak daha kolay gelirdi. Emelyan, yüreğimin öfkeyle dolduğunu anladı; çünkü efendim, bir adam kötülük yapmışsa, yıkımı, bir kuşun fırtınayı sezdiği gibi önceden sezer.
"Biliyor musunuz, Astafiy İvaniç," diye Emelyanuşka söz başladı (sesi titriyordu); "bugün sağlık memuru Antip Prohoroviç, geçen gün ölen arabacının karısıyla evlenmiş..."
Ona baktım, hem de öfkeyle baktım. Emelyan anladı. Kalktığını, karyolaya yaklaştığını, orada bir şeyler aramaya başladığını gördüm. Bekledim, uzun zaman oyalandı, kendi kendine söylendi: "Yok, yok, nereye kayboldu bu kerata!" Ne yapacak diye bekledim. Emelyan çömelerek karyolanın altına sokuldu. Ben dayanamadım.
"Emelyan İliç," dedim, "niçin çömelerek sürünüyorsunuz?"
"Astafiy İvaniç, ben, hiçbir şey... Belki araştırırsak bulunur."
"- Hımm," dedim, "Emelyan İliç, dinle!"
"Ne var Astafiy İvaniç?"
"Sen," dedim, "bir hırsız, bir dolandırıcı gibi, benim iyiliklerime, ekmeğime, tuzuma karşılık onu çalmadın mı?" Yani efendim adam önümde, diz üstü sürünmeye başladığı zaman içim burkuldu.
"Hayır... Astafiy İvaniç..."
Sonra olduğu gibi karyolanın altında kaldı. Uzun zaman yattı, sonra çıktı. Adamcağızın bir patiska gibi bembeyaz kesildiğini gördüm. Kalkarak benim yanıma, pencereye oturdu, böylece on dakika bekledi.
"Hayır, Astafiy İvaniç," dedi, sonra birden bire kalktı, ölü gibi sarararak bana yaklaştı:
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey, almadım..." Baştan ayağa ürperdi, titreyen parmağıyla göğsüne vurdu; sesi de, efendim, öylesine titriyordu ki, korktum, pencereye yapıştım.
"Öyleyse, Emelyan İliç, suçsuz yere sizi aptalca kırdımsa beni bağışlayın. Pantolona gelince, ne yapalım, varsın kaybolsun; biz onsuz ölecek değiliz ya! Tanrı'ya şükür, ellerimiz var; bir şey çalmaya gidecek değiliz. Başka bir zavallıdan da bir şey dilenmeyeceğiz; kendi ekmeğimizi kazanırız..."
Emelyan beni dinledi; bekledi, bekledi, sonra bir de baktım, oturdu. Böylece bütün akşam kımıldamadan durdu; ben yatmaya gittim, Emelya hep aynı yerde oturdu. Sabahleyin baktım, kaputun içine kıvrılmış, döşemede yatıyor; öyle düşkünleşti ki, yatağa bile yatmıyor. İşte efendim, o zamandan beri onu sevmez oldum, yani ilk günlerde ona karşı kin duydum. Sanki, beni oğlum soymuş ve kanlı bir davranışta bulunmuş gibiydi. Ah Emelya, Emelya, diye düşündüm. Emelya da, efendim, iki hafta durmadan içti. Yani tümüyle sersemleşti, ayyaş oldu. Sabahleyin çıkıp geceleyin geç dönüyordu; iki hafta ağzından tek söz çıkmadı. Sanırım üzüntü onu boğuyordu. Ya da kendi kendisini yiyip bitiriyordu. Sonra içmeye ara verdi; belki de varını yoğunu içkiye vermişti. Yine pencereye oturdu. Üç gün oturup ağzını açmadığını anımsıyorum; bir de baktım, adamcağız ağlıyor. Yani, efendim, gerçekten ağlıyor, hem de nasıl; iki gözü iki çeşme, gözyaşlarının nasıl döküldüğünü kendisi de anlamıyor. Ne var ki efendim, bir adamın, hem de Emelya gibi yaşlı bir adamın, üzüntü ve acı içinde ağladığını görmek insanın gücüne gidiyor doğrusu.
"-Emelya, ne oluyorsun?" dedim.
Birdenbire tepeden tırnağa ürperdi, sarsıldı. Ben, o olaydan beri, onunla ilk kez konuşmaya başladım.
"Tanrı aşkına Emelya, ne çıkar, her şey kaybolsun. Niçin böyle baykuş gibi oturuyorsun?" dedim; ona acımıştım.
"Evet Astafiy İvaniç, ben hiçbir şey... Bir iş bulmak istiyorum. Astafiy İvaniç."
"Nasıl bir iş, Emelyan İliç?"
"Şöyle Astafiy İvaniç, herhangi bir iş. Belki eskisi gibi bir memurluk bulurum; demin Feodosi İvaniç'e ricaya gittim. Ben, Astafiy İvaniç, memurluk bulursam, size hepsini geri veririm. Bütün harcamalarınızı faiziyle öderim."
"Yeter Emelya, yeter; işte bir halttır ettim! Artık, kahrolsun, eskisi gibi yaşayalım!"
"Hayır Astafiy İvaniç, siz, belki şey... Ben sizin pantolonu almadım..."
"Eh, nasıl istersen; Tanrı yardımcın olsun, Emelyanuşka!
"Hayır, Astafiy İvaniç, ben artık sizde kalamam, kusuruma bakmazsınız artık, Astafiy İvaniç."
"Tanrı yardımcın olsun Emelya İliç, seni aşağılayan kim, evden kovan kim.. yoksa ben mi?"
"Hayır, benim için artık sizde oturmak ayıp olur... En iyisi ben gideyim..."
Adamcağız kızdı, hep aynı şeyi yineleyip duruyor. Ona bakıyorum paltosunu omuzlarına çekiyor.
"Sen böyle nereye gidiyorsun, Emelya İliç? Sen hiç söz dinlemez misin? Nereye gideceksin?"
"Hayır, beni bağışlayın Astafiy İvaniç, beni alıkoymayın, (hem de ağlayacak gibi bir tavır alıyor) suçtan uzaklaşacağım, Astafiy İvaniç. Siz artık değiştiniz."
"Nasıl değiştim. Değişmedim! Sen küçük, akılsız bir çocuk gibi tek başına ölüp gideceksin, Emelyan İliç."
"Hayır Astafiy İvaniç, siz artık çıkarken, sandığınızı kilitliyorsunuz, ben de Astafiy İvaniç, bunu görünce ağlıyorum... Hayır, en iyisi siz beni bırakın, Astafiy İvaniç, birlikte yaşadığımız sürece size yaptığım kötülükleri bağışlayın!"
Ne yapalım efendim? Adamcağız gitti. Bütün gün onu düşündüm, gelecek diye bekledim, yok. Ertesi gün yok; daha ertesi gün, yine yok. Korktum, dert içimi yakıyor, yemiyor, içmiyor, uyumuyorum. Adamcağız beni iyice üzüntüye soktu. Dördüncü gün onu aramaya çıktım, bütün meyhanelere baktım, sordum; yok! Emelyanuşka kaybolmuştu. "Hâlâ yaşıyor musun?" diye kendi kendime söylendim; "belki bir duvar dibinde körkütük serildin, şimdi orada çürük bir kütük gibi yatıyorsundur." Yarı canlı yarı ölü bir durumda eve döndüm. Ertesi gün yine aramaya karar verdim. Niçin buna göz yumdum, niçin bu aptal adamın gitmesine razı oldum diye kendi kendime ileniyordum. Tam beşinci gün, güneş doğarken, bir de baktım kapı gıcırdadı (bayram günüydü), Emelyan'ın içeri girdiğini gördüm. Morarmış, saçları kir içinde, sanki sokakta yatmıştı. İğne ipliğe dönmüştü. Paltosunu çıkardı, sandığın üstüne oturarak bana baktı. Çok sevindim, ama içim eskisinden çok sızladı. İşte efendim, böyle oldu. Benim buna benzer bir suçum olsaydı, bir köpek gibi ölmeyi göze alır, dönüp geri gelmezdim. Oysa Emelya gelmiş. Elbette böyle bir adamı, böyle bir durumda görmek can sıkıcı bir şeydir. Onu beslemeye, okşamaya, avutmaya başladım. "Eh," dedim, "Emelyanuşka, geldiğine sevindim. Biraz geç kalsaydın seni aramak için yine meyhanelere koşacaktım. Yemek yedin mi?"
"Yedim, Astafiy İvaniç."
"Doğru söyle, yedin mi? Kardeşim, dünden biraz lahana çorbası kalmış; hem sade suya değil, etli. İşte soğan ekmek de var. Ye, sağlığın için yararlı olur."
Ona yemek verdim; o zaman, belki üç gündür bir şey yememiş olduğunu anladım, öyle bir iştahı vardı ki... Demek acıktığı için bana geldi. Ona, dostuma bakarak yumuşadım. Sonra da bir şarapçıya koşmayı düşündüm. Onu avundurmak için şarap getirmeli ve konuyu bitirmeli. Artık Elemyanuşka'ya kızmıyordum! Şarap getirdim. "İşte," dedim "Emelyan İliç, bayram dolayısıyla içelim; içmek ister misin? İyi bir şarap."
Elini uzattı, hırsla uzattı, aldı, sonra durdu; biraz bekledi, tutup ağzına götürürken şarabın elinden döküldüğünü gördüm. Evet, elleri titriyor ve şarap çalkalanıp dökülüyordu. Kadehi hırsla ağzına kadar götürdü, ama hemen masaya koydu.
"Ne var Emelyanuşka?"
"Hayır; ben şey... Astafiy İvaniç..."
"Biraz içmez misin?"
"Ben Astafiy İvaniç, ben... Artık içmeyeceğim, Astafiy İvaniç."
"Nasıl, hiç içmeyecek misin? Yoksa, yalnızca bugün mü içmiyorsun?"
Sustu. Baktım gözlerini önüne eğdi, ellerine dayadı.
"Ne oluyorsun, hastalandın mı Emelyan?"
"Evet, biraz rahatsızım, Astafiy İvaniç."
Tutup onu karyolaya yatırdım. Baktım, gerçekten kötü. Başı ateş içinde, nöbet geldi, titriyor; bütün gün yanında durdum, geceye doğru daha da kötüledi. Ona içirmek için kvasa yağ ve soğan karıştırdım, biraz da ekmek ekledim. "Al biraz türi iç, belki iyileşirsin!" Başını salladı.
"Hayır, bugün artık yemeyeceğim, Astafiy İvaniç," dedi.
Ona çay hazırladım, bundan daha iyi bir şey olmazdı, yaşlı kadını iyice yordum. Ama iyileşmiyordu. Üçüncü sabah doktora gittim. Yakınımızda Kastopravov adında tanıdık bir doktor oturuyordu. Ben daha Bosamiyagin ailesinin yanında çalışırken tanışmıştım; beni iyileştirmişti. Doktor geldi; "Bakın," dedi, "İş kötü, beni boş yere çağırmışsınız, isterseniz ona bir toz verebilirim." Böylece beşinci gün geldi çattı.
Benim önümde efendim, yatıyor, sönüyordu. İşimi elime alıp pencere yanına geçiyordum. Kocakarı sobayı yakıyordu. Hepimiz susuyorduk. Efendim, yüreğim onun için, o umarsız için adeta kanıyordu; sanki kendi oğlumu gömüyordum. Biliyorum ki, Emelya şimdi bana bakıyor. Bunu sabahleyin görmüştüm, adamcağız kendini zor tutuyor. Bir şey söylemek istiyor, evet, ama cesaret edemiyor. Sonunda ona baktım, zavallının üzüntü dolu gözlerini benden ayırmadığını, ama kendisine baktığımı gördüğü an gözlerini indirdiğini anladım.
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Eğer, örneğin benim paltom bitpazarına götürülürse, ona çok para verirler mi, Astafiy İvaniç?"
"Eh," dedim, "belli olmaz, çok mu verirler, az mı? Belki de üç ruble verirler, Emelyan İliç."
Oraya götürülmüş olsaydı hiçbir şey vermezlerdi, dahası, böyle berbat bir şeyin satılmasına gülerlerdi.
Ama zavallıyı bildiğim için, onu, Tanrı'nın bu saf kulunu avutmak için, bunu söylemedim.
"Ben de aslında üç gümüş ruble vereceklerini tahmin etmiştim. Çuhadan yapılmıştır, Astafiy İvaniç. Çuhadan olduktan sonra, nasıl olur da üç ruble etmez?"
"Bilmiyorum Emelyan İliç," dedim, "götürmek istersen, üç rubleden başlamalısın."
Emelya biraz sustu; sora yine seslendi:
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Ben öldükten sora paltomu satın, benimle birlikte gömmeyin. Ben böyle de yatarım; o değerli bir şeydir; belki size yarar."
O anda yüreğim anlaşılmaz bir duyguyla burkuldu. Adamcağızın ölümden önce gelen bir kaygıya tutulduğunu görüyordum. Yine sustuk. Böylece bir saat geçti. Ona bir daha göz attım, hep bana bakıyordu. Gözlerimle karşılaşınca yine gözlerini indirdi.
"Biraz su içmek istemez misin, Emelyan İliç?"
"Verin, Tanrı yardımcınız olsun, Astafiy İvaniç."
Ona su verdim, içti:
"Teşekkür ederim, Astafiy İvaniç," dedi.
"Başka bir şey istemez misin, Emelyanuşka?"
"Hayır, Astafiy İvaniç; bir şey istemiyorum. Ben şey..."
"Ne var?"
"Şey..."
"Ne şeyi Emelyanuşka?"
"Pantolon... şey... O zaman sizin pantolonu ben almıştım... Astafiy İvaniç..."
"Zararı yok, Tanrı seni bağışlar Emelyanuşka, zavallı talihsiz adam! Rahat öl..." Benim de efendim, soluğum kesildi, gözlerim yaşardı, bir an için ona arkamı döndüm.
"Astafiy İvaniç..."
Baktım, Emelya bana bir şey söylemek istiyor; doğruluyor, çabalıyor, dudaklarını kımıldatıyor... Birdenbire yüzü kızardı, bana baktı... Yeniden sarardı, sarardı. Bir saniyede bütün gücünü yitirdi, başı arkaya düştü, son kez iç çekti, ruhunu Tanrı'ya teslim etti ..

Namuslu Hırsız , Dostoyevski

Oblomov, bir alıntı ekledi.
 07 May 15:37 · Kitabı okudu · Puan vermedi

İğrenç Bir Olay
...duygularımızın çoğu, onları günlük dilimize aktardığımızda gerçeğe pek benzemezler. İşte bu yüzden, herkeste bulunmalarına karşın, sözü edilmez bu duyguların ...

Öyküler, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 22 - İletişim Yayınları)Öyküler, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 22 - İletişim Yayınları)

Biraz uzun ama kesinlikle değer. Rahatsız olan varsa engellesin beni!
Bir tecavüz sahnesi düşün. Bizzat senin başından geçiyor. Ama kadın değil, erkeksin! Herhangi bir kuytuda senden daha güçlü bir erkeğin ani ve habersiz saldırısına uğruyorsun. Belki şarap, belki soğan kokan ağzını zor kullanarak ağzına yapıştırıyor. Hırıltılar arasında salyalarını dudaklarına bulaştırıyor.
Uzaklaşmaya çalıştıkça kendine çekiyor ve bedenini bedenine yapıştırıyor. Sen kurtulmak için boğuşurken gücünü gösteriyor ve seni bir çırpıda yere atıp üstüne çıkıyor.
Pantolonunu sıyırmaya çalıştıkça direniyor, ama debelendikçe onun gücü karşısında takatten düşüyorsun. Eli ve dudakları bedeninde dolaşıyor. Çığlık atmaya çalışıyor ama onun balyoz gibi inen darbeleri karşısında nefesin kesiliyor.
Tamamen bitkin düştükten sonra ırzına geçiyor. "Direnme artık, zevk almaya bak" diye tıslarken iğrenç akıntısını içine boşaltıp çekiliyor.
Eğer yalnız değilse, sen bunları yaşarken diğer arkadaşları, dünyanın başına yıkılışını bir metre öteden izliyor. Sırıtarak ve hayvani bir şehvetle sıranın kendisine gelmesini bekleyerek. Biri işini bitirince bu kez diğeri sana musallat oluyor. Her biri bir başka şekilde tatmin oluyor!
Sonra...
Sonra sıra senin susturulmana geliyor.
Hangi sonu istersin? Başının taşla ezilmesini mi, yoksa onlarca bıçak darbesiyle delik deşik edilmeyi mi? Tanınmayasın diye seni cayır cayır yakmalarına ne dersin? Ya peki tırnağına zarar gelmesini istemeyen ailenin bunları yaşadığını öğrenip ömür boyu acı içinde kavrulmaları?
Nasıl?
Bir anlığına arkana yaslanıp anlattıklarım sanki senin başına gerçekten gelmiş gibi hayal et! İnandığın tüm değerler üzerine yemin et ve söyle?
Nasıl hissettirdi?
Hayali bile kulağına korkunç geldi değil mi?
Oysa sen bu olayı hergün yaşıyorsun! Bedensel olarak tacize ve tecavüze uğrayan her kadınla beraber senin erkeklik onuruna, haysiyetine, şerefine de tecavüz ediliyor. Niye teneşir uykusundaki mevta kadar suskunsun be kardeşim, niye?
İlla biri gelip sana fiziki olarak tecevüz edince mi çığlık atacaksın? Bu tanıdık dehşet duygusu illa senin kapını dövünce mi haykıracaksın? İsyan etmen için, sırada senin eşinin, kızının, kız kardeşinin olması ve tıpkı Özgecan gibi katledilmesi mi gerekiyor?
Özgecan'ın annesi, "Onlarca kez bıçaklamış, öldüğünü görmeyince başına levye vurarak öldürmüş. Sonra da cayır cayır yakmış. Kızım çok acı çekmiştir. Keşke silahla öldürseydi" demiş.
Kaçımız o an çocuklarımıza bakıp, "Bu olay onun başına gelseydi ne yapardım?" diye düşündü acaba?
İşte bizim insanlığımızın öldüğünün kanıtı, bu sözdür! Aslında hepimiz, "İyi ki benim çocuğumun başına gelmedi" dediğimiz için utanç içinde kavrulmalıyız.
En çok da biz erkekler...
Özgecan'ın fotoğrağını karşımıza alıp, "Özgecan benim kızımdı. Benim namusuma el uzatıldı, benim kızımın canına kastedildi" diye düşünmüyor, kahrolmuyor, ağlamıyorsak, bilesiniz ki biz erkek adam olamamışız...
Sadece sokaklarda erkek adam rolü oynayan birer zavallıyız...

- Süleyman Özışık

Koray Ugur ERBAS, Karamazov Kardeşler'i inceledi.
30 Nis 23:34 · Kitabı okudu · 42 günde · 9/10 puan

Kitabı okuduktan sonra heyecanla esere ilişkin kaleme alınmış olan incelemelere bir göz gezdirdim. Dostoyevski’nin olay kurgusundaki başarısı, psikolojik tahlillerin derinliği, adalet ve din olgularını harmanlamaktaki ustalığı vb. övgü dolu cümleler kullanılmış Dostoyevski ve onun bu eseri için. Tabiki hepsi de doğru, aksini iddaa edemezsiniz zaten kitabı okuduktan sonra. Romanda işlenen konular da aynı şekilde; aile birliğini manevi anlamda kuramayan Karamazov’ların çıkar çatışmaları, din olgusunun Rusya halkı içerisinde farklı kesimlerce algılanış açısından farklıları, cinayete ilişkin olguların kasaba eşrafı ve halk tarafından değerlendirilmesi... Hepsi doğrudur. Ancak eğer bu incelemeyi okuyan arkadaş kitabı okumak için bir neden arayışı içersinde ise buna benzer incelemelerden 1025 sayfalık bu eseri okumak için tatmin edici bir neden bence bulamayacaktır.Tabiki okunması için bu nedeni kitabı inceleyen olarak ben vermeliyim; bu kitap Dostoyevski'nin tüm birimlerini aktarmış olduğu son başyapıtıdır (belki sadece bu kitap Dostoyevski'nin demek bile yeterdi).

Tek bir cümle ile özetlenebilecek anafikir yazılmamalı Karamazov Kardeşler için. O nedenle eserin beni etkileyen yönlerinden bahsedeceğim;

İlk farkettiğim şu oldu, tüm karakterler romanda farklı türden manevi acılar çekiyor. İnsanların çekebileceği ne kadar farklı manevi acı varmış, yazar her birini karakterler üzerine yüklemiş ve tatbik etmiş, sonrasında ise sonuçlarını gözlemlemiş sanki. Halbuki biz faniler sadece yaşadığımız acıları ve kısmen türevlerini tanıyoruz ve anlayabiliyoruz. Karamazov’un her birini yüreğinde hissedebilmesi ve okuyucuya karakterler üzerinden bu acıları eksiksiz aktarması eseri başyapıt ve klasik yapmış.

Fyodor Karamazov her an ölüm korkusu içerisinde yaşama acısını, İvan Karamazov abisinin nişanlısına aşık olması ile babasının cinayetinin azmettiricisi olarak ihanet açısını, Alyosha Karamazov inancının kendisine ihanetinin acısını, Gruşenka iki aşığına çektirdiği zulmün ve pişmanlıkların acısını, Katerina İvanovna kendi hırslarının sonucu yaptıklarının acısını, Yüzbaşı Snigirev oğlu İlyusecka’yı toprağa vermesinin acısını, Uşak Smerdyakov doğuştan talihsizliğin acısını, Peder Zoşima ise tüm insanlığın suçları ile birlikte acılarını üstüne alarak yaşarlar. Ne yazık ki yan karakterler dahil tek bir mutlu karakter yok eser içerisinde. Peki tüm insanlık acılarını üstlenen Peder Zoşima’nın klisede ileride yaşayacağı acıların kutsallığı nedeniyle karşısında diz çöktüğünü Dimitri’nin acıları nelerdir? Dimitri Karamazov ömür boyu işlemediği bir suçun bedelini ödeyecektir ve sevdiği kadın Gruşenka’ya dolaylı olarak dolaylı olarak ödetecektir. Hırsız bile olmamasına rağmen artık babasını para için öldürdüğüne hükmedilmiştir. Babasına duyduğu nefret meselesi parasızlıktan değil saadetinin iğrenç bir hayasızlıkla, tamamen kendine ait vasıta ile babası tarafından yıkılmaya çalışılmasındadır.

Evet Uşak Smerdyakov katil, hepimiz biliyoruz artık. Ancak bir babanın ölümünü arzulayan diğer Karamazov kardeşler ve babanın yanı merhumun ta kendisi az da olsa suçlu değil midir? En güzel mahkemede savcı özetliyor; “Onlarda Hamletler, bizdeyse Karamazovlar var.”

Kitabın mahkeme sahnesine kadar sıradanlığı konusunda yakındığım oldu. Ancak savcının ve savunma avukatının insan psikolojisi ile delilleri (?) değerlendirmesi ile tüm izlenimlerim değişti. Savunma avukatı Fetükoviç’in ve savcı Krilloviç’in mesleki rekabetinin, Dimitri’nin suçluluğa ve suçsuzluğuna ilişkin delillerin psikolojik analizler ile değerlendirilmesindeki tezatlıkların, aynı şekilde delillerin bütün olarak ve ayrı ayrı değerlendirilmesiyle elde edilebilir sonuçların ve tahlilerin yer aldığı son bölüm çok etkileyici.

Okuyunuz ve okutunuz…

"Hayat Kadını"
Şimdi bir doğaçlama yapacağim,her zaman yaptığım gibi ... siz bir öykü, masal hikaye, denema tamlama avlama her ne isedeyiverin ben hayat işte
Bende hayat diyip geçeceğim

Belki ne güzel giyiniyor diye bakabilirsiniz. Belki çok abartı makyaj sürmüş diyebilirsiniz. Bu kadına. Bazıları daha ağırlarını da diyor zaten.
Biri "hayat kadını" dige kırmadan incitmeden iki cumlede bitirir sözlerini. Baziları verdigi paranın hakkinı bir tamam etmek için (özür diliyerek) orospu, fahişe, kaltak, yosma diyebildiği kadar ileri gidiyor hayat. Bir taraf ta taksicic arabasın da nereye gittin lan sen diye tokat yiyen bir kadın duyarsiniz . Ya da sen kimden saklanacağını sanıyorsun diyen soz de adam !.
Belki de Otelin kapısınin dibinde yerlere çökmüş savrulmuş bir beden belki sen buranın maliydin bura da kalacaksın diye bekletilir mi.
Peki bu kadın hic anne olmadı mı ? Ya sen sen hic anne oldun mu ? Kim kime kimden nasıl bir şekilde baktın ? Bir kadın bir kadın a , güzel kardeşim gel sen bu işi yapma ! Dedi mi peki ihtiyaçlarini -var sa çocuklarinın ihtiyaçlarıni karşıladı mı. Her insan birilerine birşey demesinin ne kadar kolay olduğunu agzıni açıp gözlerini yumduğun da kendisi de görmüş olur. Ama kimse ne elini taşının altina koyar ne de . Yardim etmek için çaba sarf eder.
Kadın güçsüzdur, kadin muhtactir. Kadin kaldırılir. Òe pankartlar açip bizim bedenimiz bizim rahmimiz değildir olay bir yandan da. Kadin mahremdir kadın kapali olmalidır . Kadın kadın olmalıdır. Hangimiz basarabiliyoruz ki ayalta durmayi. Bir erkek olarak acaba uetebiliyormuyuz ? Yetine biliyormuyuz peki ?.
Hiç bir " hayat kadinı' na sorduk mu ?
Nasıl düstün ? Bu tuzaga . Kadinini eşini namusunu satanı duydunuz mu ? Neler var hayatta .?

Bir öğretmenin yasadığı kötü çok kötü büsbütün iğrenç bir hayata attıklarinı ? Belki genc kizin ne emelleri ne kadar hayaeri vardi. Ögrencileri olacaktı. Evlenecekti sevdiği bor eşi yuvarlanacaklari çocuklari olacakti. Peki bu ögretmene ne oldu da . (Özür dilerim) Orospu oldu. Ne oldu da bütün hayelleri . Ögretmen olarak gittiyi o köyde oldu ?. Ben burayı da o güzelim güzel ögretmenin mahremine bırakıyorum.
Ne diyorduk " bir hayat kadını" . Her kadın gibi onun da bir hayali vardir. Belki kaçıp kurtulmak. Belki yuva kurmak, duyguları vardir belki, bizim belmedigimiz düşnceleri. Onun tek farki. Biz gece düsunürken, uyurken, ağlarken, sevdamizi yada kalbimizi dinlerken. O hayatın gerceklerini yaşar, görür tadar, bakar, hakaretleri yüzüne atilan paraları. Muamele yapmadi diye savrulan tokatlari. Bir tek bu kadınlar mi yaşar bunları , asla belki Ülkemizin verceği % 70 -80 i.
Kadın daha doğduğun da yaşar bu gercegi.
"Ne ? Kadın, kadın bir erkek evlat veremeyeceksen neye yararsin sen ? Daha ayak üstü iki kadın zorbalığa bir söz ile başlamamışmıdir. Onu doguran kimdi acaba ?
Ne çabuk unutur insanoglu gecmişi . "Anama vurma baba" demeyi hangi ara unuttuk ?
Nasıl bir hayvanız ?
Nasıl bu kadar cahil olduk, nasil dönüştüm bu cehalete, 1400 yıl öncesinde bırak tığımız cehaleti ? Peygamber Efendimiz (asm) vefat ettigin de o yükseliş bitti mi ?. Bir insan mı ayakta tutacamtı bizi. ( Sözüm Peygamber Efendimize değildir) . Biz bazen gercekten koyun gibiyiz. !.

Onlardan bir farkımiz var demiştik. Biz gece ağlardık hani. İste onlar o sarhoş kafa geçtiğin de . Kafasinı koymuş oldugu yastıga günduz ağlar. Bu hayata verildiği hayata başlar isyan etmeye. İsyan doğru bir hreket degildir. Ama o garibimin burasina kadar gelmemişmidir.
Kadin diyoruz da. Bakalim mi birde erkekligimize. Hadi bakalım takılın peşime. Düş peşime Feraye.. Feraye kimdir diye merak edenlere söyliyeyim hemen. Feraye dilime takıldı nereden bilmiyorum. Sanırim hayalperest kadınım :)
Eveeet .
Kadın kendini maddi olarak bir kaç kağıda . Bedenini veriyor. Kimse ruhunu kolay kolay vermez ! Ki zaten ruh bizim konumuzda ki ruh değildir. Ahire te göc edecek olan gerceğimiz.
Dugular dan bahsediyorum. Hergün her adam da yasamaz bir kadin ayni duyguyu. Geliyoruz ya konu şimdi erkekler de. Peki ya adam bu vermis olduğu para ile bir bedeni bir kaç dakika bilemedin bir gece. Peki kadin bedenini satiyor da. Erkek ne halt yapiyor. Söyliyeyim. Erkek te verdigi para ile bana göre bedeninin satar. Satmaz mı ? Ben mi yanlış görüyorum.
Erkek hiç bedenini satar mı ?
Peki kadın satar mı ?
Erkek parabveriyor diye bedenini mi satmış oluyor ?
Satmamış mı oluyor ?
Hım peki o zaman şòyle bakalim olara.
Jigolo dediğimiz kişer ne yapıyor ?
Kadın bura da yine ( afedersiniz) orospu oluyor da. Parasiyla da olsa erkekle yatıyor ya !
Adam yatinca ne oluyor ?
Biz neden nefes alıyoruz ki

K.TATAROĞLU

Evet arkadaşlar daha uzatıl ta sıkmak istemem sizin yeterince konuştum. Benden bu kadar..

14. Hikaye Etkinliği Bütünleşmiş Hali
Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu

Ölüm.Tek kelime her harfinde adım yazıyor sanki.Penceremin dışında yaşam akarken içimde karanlık hüküm sürüyor.Savaşmak hayata tutunmak benim için zulüm sanki.Korkağım,biliyorum.Yaşamak ve savaşmak varken ben yenilmeyi seçiyorum.’’Seçimlerimiz bizi var eder ve ya yok eder.’’ Demişti Deniz bir keresinde Haklıydı belki de.Ben kendimi yavaş yavaş öldürmeyi seçmiştim.Üstüme ölü toprağı sermiş bekliyorum sessiz çığlıklarım eşliğinde.
Aklımdaki düşünceler birbirini kovalarken kapının açıldığını ve odaya birinin girdiğini bile duymamıştım.Ta ki sıcak elleri buz gibi ayaklarıma değene kadar.Gözlerimi usulca kapattım ve sıcak ellerin içime işlemesine izin verdim.Yalnızlığım Deniz’in gelişiyle son bulmuştu.Sadece oydu yanıma yaklaşabilen,kafamı karıştırabilen biraz da olsa yaşama umudu veren.Yaşadığım onca kötü gün,hastane odalarındaki bitmek bilmez tedaviler,içime akıttığım kanlı göz yaşlarıydı bu halimin mesulu..Beni sona götürecek anı beklerken yine de birine tutunma ihtiyacı duyuyordum.Adım Hayat’tı;ama ben adıma inat yaşamımın öyle ya da böyle sonlanmasını bekliyordum. Aniden bir kahkaha atma isteği uyandı içimde
‘’Ne oldu?’’ diye sordu Deniz.Gülümsedim.’’Hatırlıyor musun?Çocukken hayaller kurardık.Büyüdük ve hiç vazgeçmedik hayallerimizden.İsteklerimiz gerçek oldu.Mutluyduk’’
‘’Yine olabiliriz.Seni için için kemiren hastalıktan kurtulabilirsin.Bak dışarıya.Karanlığın içindeki ışıklar senin aydınlığın.Sadece yaşadığın o geceyi sürekli hatırlamaktan vazgeçmelisin.’’
O gece!Benliğimin sona erdiği kanlı rüyalarımın başladığı ve susmak bilmeyen çığlıklarla dolu günlerimin miladı.Kimseye anlatamadığım,arkamda ölümün gölgesiyle yaşamaya mahkum olduğum gerçeği, her ne kadar kendime gelmeye çalışsamda,en büyük engelim

Bir ben var benden epey uzaklaşmış, görüyorum onu bazen düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında, bir aynada görür gibi. Çok tanıdık bir o kadar da yabancı... Elimi uzatsam değecek gibiyim ama aramızda bir engel var, bir bedende birleşip tek kişi olamıyoruz gibi.

İnsan kendine yabancılaştığında, kendi kendisinin bile kendisi olduğundan emin olmadığında, kendisinden geriye benim diyebileceği tek bir şey kalmadığında hala bir ben söz konusu olabilir mi? Şimdi siz bunları okurken ne saçmalıyor bu diyeceksiniz belki, benim gecelerce sigaramın dumanına yüklediğim taa ciğerlerimden kopup gelen suskun kalmış kelimelerimi siz hiç duymadınız ki!! Şimdi de kendimi yiyip bititiricesine aradığım cevapları saçma diyerek basitleştirip, önemsiz sıradan herhangi bir şey gibi umursamadan geçip gideceksiniz... Bilmiyor değilim. Neden anlatıyorum öyleyse değil mi? Bunun cevabını bilmiyorum. Belki... Belki unutursam bir gün dönüp hatırlatayım kendime diye canlı tutmaya çalışıyorum bu bana yabancı öfkeyi. Kalemin kağıda attığı her darbede, ruhum o geceye gidiyor sanki, tekrar tekrar yaşadığı o anda, zihninde döndürüp durduğu ezber edindiği o filmde yeni bir gidişat mümkün olabilirmiş gibi.

Hayat... Kimi zaman bir lunapark sevinci, kimi zaman zindan azabı. Adaşımdan benim payıma düşen sonsuz karanlık, aydınlığı bile yutan zifiri karanlıktan gözükmeyen, gözü bu karanlığa alışmış benim dışımda kimsenin göremediği, kabuk bağlayamayan yaralarımın günden güne derinleşmesi.

Bir Hayat vardı bir zamanlar, umut dolu, gelecek planları olan, yaşamaktan keyif alan... O “Hayat” su verilmesi unutulan bir çiçek gibi sarardı soldu günden güne. Bir gecede hayatı karardı.

Yaşamın başlangıcı nasıl ki suysa, hayatın başlangıcı da Deniz’di bana göre. Kendimi bildiğimden beri Deniz vardı hayatımda, bir peri masalı misali çocukluk aşkım, geçmişim bugünüm geleceğim... İlk aşkım...

Şehirden kaçma arzusuyla gidilen sessiz sakin bir göl evi, bir haftasonu kaçamağı. Kartpostallardakine benzer, bir ressamın elinden çıkmışa benzeyen manzara. Yanımda ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkının, keyifli melodisi...

Alkolü mü fazla kaçırmıştık, yoksa ne zamandır adım adım ördüğü bir ağa mı kapılmıştım. Başta şefkatli, yumuşacık öpüşleri... Ensemde hissettiğim nefesi... Sıcak bir bahar akşamı, yıldızlar izleyicilerimiz... Dünyanın en güzel kokusu bu olsa gerek, dünyanın en mutlu insanı da ben olmalıyım o anda... Gittikçe ısrarcı bir hale gelen dokunuşlar, ben durmaya durdurmaya çalıştıkça sertleşen öpüşler... İçimden yükselen arzulu panik, ittirmeye çalışışım, yeterli olamayan kuvvetim, yüzümde patlayan tokat...

Kaçmak istedim, anlamlandıramadım... Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

“Dur!! Dur lütfen...” Gözlerim dolmuş. “ Bırak! Kendine gel!! Yapmaaa!! Yapma... “ histeri haline gelen ağlamalarım... Bağırıyorum sanırım, ama ormanın ortasındayız... Kimse yok! Hiç, hiç kimse yok!! Korkuyorum fakat artık kelimeler zihnimde görüntülenip, dilime ulaşamıyor. Ben debelendikçe tutuşu sertleşiyor, vuruyor... Ama o Deniz..!?? Hissettiğim çaresizlik genişleyip tüm evreni kaplıyor, bir mucize bekliyorum.. Mucizem içime dolan zorla sahip oluşunun ispatı buzz gibi ölüm soğukluğu...

Sonrası karanlık, bölük pörçük hatırlanan bir kaç alışkanlıktan kaynaklı davranış. Ne dedi, ne söyledi, ne söyleyebilirdi.. Dünya etrafımda sus pus olmuştu sanki bu utancı kaldıramayıp... Kan mı var üzerimde?

O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Ben de öyle...
................

Deniz daha fazla okumaya dayanamayarak elinde tuttuğu günlüğü masanın üzerine bıraktı. Böyle naif bir bedenin içinde nasıl bir dünya vardı da bunca azap dolabilmişti içine.

Demek bundandı kendisini her görüşünde verdiği birbirini tutmayan tepkilerinin sebebi. Bazen çığlıklar atar, ağlar; bazen kahkahalarla gülerdi. Sırf adının adaşına yaptığı çağrışım yüzünden.

Sadece bir kaç ay olmuştu burada göreve başlayalı, Hayat’ın bakımından kendisi sorumluydu. Bir intihar girişimi sonucu getirilmişti buraya. Ağır depresyon geçiriyordu.

Hayat’ın daha önce yazdıklarını düşündü. İçine kapanma, ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması... Bitmeyen kabuslar... Yaşadığı korkunç olaydan hiç kimseye bahsedememişti.

...Kasım /2017

“Çok utanıyorum, kendimi aciz, zavallo bir pislik gibi görüyorum. Olanları unutmaya çalıştıkça, sabah alarmı gibi en çarpıcı kesitler gözümün önüne geliyor. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan göz pınarlarım kurudu artık ağladığım zaman gözlerimden yaş yerine oluk oluk kan akıyor.”

Başka bir gün yazdığı sayfadan :

“Bu sabah anneme gece odamda birisinin olduğunu, nefes alışlarını duyduğumu, korkudan uyuyamadığımı söyledim. Sana öyle gelmiştir dedi.”

Bir başka sayfa :

“Dün gece odamda, ufak tefek bir adam vardı. Bana dokundu, elleri yapış yapıştı ayaklarıma dokundu elleri çok soğuktu, ıslak nefesini yüzümde hissetim, bacaklarımın arasına dokundu... istemiyorum dedim, zorladı. Çığlık atmaya başladım, ailem odama geldi. Babam ışığı yaktığında gözden kayboldu.”

Aile anlam verememişti Hayat’ın son zamanlardaki haline. Sonrası malum konu komşuya sorup soruşturulup bulunan “ iyi bir hoca” , cinleri kovmak için düzenlenen bir sürü sahte seanslar, dökülen paralar, yaptırılan değişik değişik şeyler... iyice bunalan, yıpranan Hayat da karşılığında bir gece herkes uyurken sessizce dolaptan jileti alıp evin bahçesine koşmuş, her iki bileğine kandan birer bilezik takarak, yağmurdan ıslanmış toprağın üzerine atıvermiş kendini.

İşte şimdi buradaydılar. Bu hastane odasında hayatın garip bir tesadüfü olarak bir araya gelmişlerdi.

Deniz... Hayat’ın son günlerde dilinden düşürmediği isim. Çocukluktan beri tanıdığını, aşık olduğunu iddia ettiği, ailesininse tanımadığı aslında hiç var olmamış adaşı Deniz.

Deniz sehpanın üzerine uzanarak hastanın dosyasında yazan teşhise tekrar göz attı:

DESORGANİZE ŞİZOFRENİ

Çok konuşmuyor Hayat. Sorumlu olduğum bütün hastalar gibi. Fazlasıyla huzursuz. Alışamadı buraya. Alışamayacak da! Alışılacak bir yer değil çünkü burası. Bu yüzden durmak istemiyor bu odanın içinde. Her defasında gitmek istediğini, odadan çıkarken onu da beraberimde götürmemi istiyor konuşmaya başladığında. Nereye olursa... Yeterki bu odanın dışına, hiç olmazsa kapının ardına, mümkünse dünyanın sonuna... Politik cevaplar veriyorum. Hastaların habersiz olduğu diplomasiye sadık kalarak. O bir hasta diğerleri gibi ve ben de bir hasta bakıcıyım. Görevimi yapmalıyım. Adımı bilmesi bir tesadüf. Beni sevdiği adam sanması soğuk bir şaka. Ne yazıkki ben espri kaldıracak bir durumda değilim. Hayat, Tanrıyı arıyor içine düştüğü kör kuyuda. Hayat, Mesihi bekliyor kendisini boşluktan çekip kurtarması için. Ve ben ne Tanrı ne de Mesihim! Ben...

***

Dışarıda en az benim kadar kafası karışık bir gökyüzü var. Anlık değişiyor havanın durumu ruhumla paralel. Normal değil mevsimler. Yaz, yaz gibi değil. Kış da öyle... Ben mi? Hiç sanmıyorum... Uzun zamandır farkındayım. Kar, yağmur, güneş, gözyaşı. Sırası doğru. Ama normal değil zamanın akışı. Herşey çok hızlı. Ve ben yine yoruldum yaşamaktan. Yetişemiyorum peşinden. Sol bileğime bakıyorum. O yağmurlu geceden kalan en derin jilet izine. Utanmıyorum bileklerimdem. Hatta gurur duyuyorum sağ elimle. Pişman mıyım? Asla. Sol elimi uzun süre kullanamayacağımı bilmeme rağmen. Belki de hiç bir zaman kullanamayacağım. Biliyorum. Sinirlerimi kesip attığımın farkındayım. Önemli değil. Ben o gece sol bileğimden değil kendimden vazgeçmiştim. Mukadderat!


Şimdi iğnelerle sakinleştiriyorlar bedenimin tamamını. Haplarla uyuşturuyorlar beynimin büyük bir kısmını. Düşünebilsem bile pratiğe dökemeyeyim diye...

Neden ve nasıl? Nasıl olurda bu kadar aciz bir insana dönüşebilirim. Bu ben miyim? "Ölüm", "Acı" denilen o bedbaht kelimelerin esiri mi bu beden? Yoksa bunu bu hale getiren şeytan mı mı? Ah şeytan bile benden,zihnimden,beynimden daha güçlü artık. Utanıyorum kendimden. Utanıyorum acizliğimden." Zihin maddeden güçlüdür " demişti televizyonda bir adam. E öyleyse niye uygulayamıyorum bunu? Söyle bana tanrım. Niye verdiğin bu zihinle oyunlar oynarsın? Sen misin ipleri elinde tutan? Şeytan mı? Ben mi?

İnce bir çizginin üzerinde yürüyorum şimdi. Hayat ve ölüm arasında bir yolculuk, sonu belirsiz..
Puslu bir ilkbahar sabahına gidiyorum. Karlı bir geceye, yağmurlu sokaklara..
Hayır!
Yürümüyorum. Mevsimler geçmiyor, bir adım dahi atamıyorum. Bağlıyorlar kollarımı, o ipi dahi kesemiyorum.
Kulağıma, şöminede kalan son kıvılcımların sesi doluyor. Sırtımdan gelen soğuk, üstümde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor. İğreniyorum ondan gelen kokudan, bedeninden, bedenimden..
Geçmiyor!
O geceden sonra saatlerce banyoda yıkanan bedenimden o iğrenç koku çıkmıyor!
Bedenime, ruhuma, saf duygularıma surülen bu iğrenç lekeyi ne su, ne de zaman geçirebiliyor. Ve ben, ne kadar ilerledim zannedersem zannedeyim, kendimi o soğuk yerde, o sıcak bedenin altında buluyorum..

***

Yağmur bu genç kıza yapılanların cezasını vermek istercesine şiddetle yağıyor, ara ara çakan şimşekler onun iki dudağının arkasında kalan feryatları dile getiriyordu sanki.
Ve ben, saatlerce yağmuru dinlediğim bu uzun gecenin sonunda, uyutulduğu kabustan uyanan Hayat'ın başında aldım soluğu.
"Kötü, çok kötü kokuyor." diye fısıldadı sakinleştiriciyle birlikte kesilen ağlama nöbetinin ardından.
"Kötü kokan ne?" demek istedim. Kelimeler dilime dolaştı, kapalı dudaklarımın ardından çıkmak için çırpındı ve sonunda boğazımda tıkandı. Yutkundum.
Alnında biriken terleri usulca sildikten sonra gidip camı açtım ve tekrar onun başucuna geldim. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı ama henüz uyumadığını biliyordum. "Toprak kokusunu duyuyor musun?" diye fısıldadım. "O dünyadaki en güzel kokudur. Duymaya çalış."
Kısa bir an sonra gözleri aralandı. Boş bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra pencereye döndü.
"O çok kötü kokuyor. O.. Her yerde. Nefesini hissediyorum. Sıcak.. İçki kokuyor nefesi. Sonra.. Sonra.. Soğuk. Her yer çok soğuk. O sıcak.. Kötü kokuyor."
Sağ eli yatağı sıkıca kavramıştı. Ben sakinleşticinin dozunu arttırmayı düşünüyorken, eli yatağı bıraktı ve derin bakışları bana döndü:
"Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?"
Yüzüme hafif bir tebessüm yayıldı, "Elbette." diye fısıldadım. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldı ve yüzünde silik bir tebessüm dolaştı. Sonra kanına iyice karışan sakinleştirici, onu uykunun kollarına aldı.

***

Beyaz..
Önüm, arkam, sağım, solum..
Baktığım her yer beyaz..
Ruhuma çöken karanlık ve bedenime sinen koku, bu saf beyaza direnemiyor, çöküyor bir kenara.
Yürüyorum..
Bilinmeze götürüyor adımlarım ve..
Ve birden karanlık. Yüreğimi saran o acı, burnuma dolan koku, bedenimdeki kir..
Yürüyorum tekrar o ince çizgide, bilinmeze..
Hayır!
Yürümüyorum. Yerdeyim. Kulağıma kıvılcım sesleri doluyor. Boynumda o iğrenç nefesi var. Sırtımdan gelen soğuk, üzerimde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor.
Ve.. Ve.. Koku yok..
O iğrenç kokuyu duymuyorum.
Bu.. Bu toprak kokusu..

*

Aniden açıyorum gözlerimi. Pencere açık, odaya tatlı bir serinlik doluyor. Ve..
Ve her yer toprak kokuyor..
Aylar sonra ilk defa, ağlamadan uyanıyorum..

Gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum. Deniz... Burnuma dolan toprak kokusu giderek artıyor. Yanıma yaklaşıyor yavaş yavaş. Düşünüyorum, toprak bir süredir en hasret olduğum, ulaşmak istediğim tek şeydi aslında. O an bir kıvılcım attı beynimde ve hissettim. Sahi hissetmek, bu kelime uzun zamandır benim için acı çekmek anlamına geliyordu. Ama şimdi, kafamda milyonlarca yıla karşılık gelen o süreden sonra ilk defa farklı bir anlam yüklemiştim bu kelimeye. Hissetmek: Farkında olmak, fark etmek. Toprağın altındayken toprak kokusu alamazdım ve ben toprağa değil, kokusuna hasrettim. Siyah bir perde çekiliyor sanki gözlerimin önünden. Bugün gün daha parlak.
Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hissedebildim acı çekmeden ve burnuma dolan toprak kokusunu içime çektim bir kez daha büyük bir keyifle, lise yıllarında içtiğim o kaçak sigaralar gibi. Deniz, bugün her zamankinden daha çok toprak kokuyordu. Evet, Deniz şu an bana yaklaşıyordu. Deniz toprak kokuyordu tıpkı çocukluğumuzun güzel, masum günleri gibi. Tekrar kokusunu içime çektim ve şu an ilk aşkımla bu klinikte değil, ilk aşık olduğumuz yerde, hafif bir yağmur sonrası o kırmızı evin bahçesinde olmak istedim. Kırmızıdan ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bileklerime baktım ve beynimi uyuşturan beyaz duvarlara. Belki de sebebi buydu nefretimin ama biliyordum, bileklerimde kırmızı rengi görmeye katlanamazdım bir daha. Çünkü şu an toprak kokusu benim için kırmızıdan çok uzaktı. Hemen yanımdaydı ve giderek yaklaşıyordu. Göz kapaklarımı açıp, gözlerime ışık tuttu. Bundan rahatsız oldum ama belli etmedim. Burada kalacaksa hep bunu yapmasına izin verebilirdim. Arkasını dönüp gitti. Sanırım beni hatırlamıyordu. Derin bir nefes aldım.
....

Odadan çıktım. Vücudu iyileşmişti artık, ruhunun da iyileşmeye başladığını hissedebiliyordum. Beni ilk aşkının yerine koyuvermişti bir anda kendi yaralarını sarmak için. Onun masum olduğu bir dünya yaratmıştı kendi kafasında, belki de masum olduğu günlere dönmüştü, toprak oynayıp duruyordu günlüğüne yazdığı sayfalarda. Yazıyordu, bizim bir tiyatro gibi düşüncelerini izlediğimizi bilmeden. Kendi iyileştirmek için ona en çok zarar vermiş şeyi seçmişti ve sanırım başarıyordu.
Bugün kabussuz, çığlıklar atmadan uyanmıştı ilk kez. Gözlerinde garip bir pırıltı vardı. Bunun bir çeşit delilik pırıltısı olmadığını seziyordum. Aldığı derin nefesleri düşündüm sonra. Sanki uzun süre suda kalmış ve bir hayat öpücüğü almış gibiydi. Onun adına sevinmiştim. Odasından bir ses geldi.

Küçük kiremit desenli şömineye doğru ayaklarını uzatmış hareketsiz duruyordu adeta.
Bir an sendeledi Ve odadan gelen sese doğru hareket etti. Afsunlanan gözleri heyecanla parladı. Gelen mis kokulu toprakti .Özlemle beklediği bu kokudan yıllar yılı uzak kalmayı hazmedememisti.
Tüm ruhu saran bu özgürlük aşısı annenin dünya tatlısı şirin, pak mis kokulu evladı gibiydi .
Duyumlara pek aldırış etmezdi ama bu farklıydı .Gözlerden ırak tepelerde hep yalnız kalmak istiyordu. Toprağın rüzgarla dost olduğunu işitmişti .
Her defasında onu hissetmek için can atar hatta kendi kendine konuşurdu
Ne söylediği pek anlaşılmaz gizemli bir lisandı sanki
Sorguladığı endişe duyduğu ruhunu zedeledigini zannettiği hayatın, taze nefesini ardında hissediyordu .
Bir arayış içindeydi .Özgürlüğün simgesi olduğuna inandığı onun peşinden gitmeliydi .Bir an duraksadi.
Parmaklikla çevrili mahzenden geçerek aşağı indi. Hafif ama bir o kadar da esrarengiz uğultu beynini tırmalıyordu. Umursamadi bile Ona başkasının sahip olmasına engel olmalıydı.
Çünkü o hayatının tek enerjisi bütün insanlığın umuduydu.
Emin adımlarla ona doğru ilerledi, bir anlık dikkatsizlik herşeyi altüst edebilirdi
İnsanlığın umutlarının yok olmasına neden olabilirdi
Mavinin ve beyazın buluştuğu noktada umudun gölgesinde bana gülümsüyordu...

Işık hüzmesine doğru ilerledi etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış kapıyı zorlayarak araladı buraya gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neyle karşılaşacağını pek kestirememenin verdiği bir ürkeklikle yavaşça kapıdan içeri girdi.Burası hala eskisi gibiydi büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.Dünyada kimsenin görmediği, karşılaşmadığı kutsal kitaplarda bahsedilen el değmemiş cennet bahçesinden bir köşeydi.Burada sevdalanmıştı toprağa ve başlamıştı kâbusları.Ama artık acılarıyla yüzleşmeliydi ve hayata kök salmalıydı.Büyüleyici bir kokuyla mest oldu zihni geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı evet aynı koku zaten bir yerde okumuştu kokular anıları tetikliyormuş.Anılar birden zihnine doluştu.Geçirdiği yılları o kadar kısa sürede tekrar yaşadı ki naif bedeni acıyla yere çöktü artık buna bir son vermeliydi. Göğsünden çıkardığı zehir şişesini cennetten kovulmamıza sebep olan ağacın köküne derin bir nefes vererek boşalttı ne kadar kötülük varsa bu ağaçtan yayılan, hepsini yok etmek adına.Artık bu ağaçtan üstüne sinen, halisünasyonlar görmesine , kendisine şizofreni teşhisi konmasına sebep olan zehri yok etmisti. Sonra ay ışığı vuran nehre doğru yürüdü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedi ve kendini serin sulara teslim etti.Su değil miydi tüm kirleri paklayan?

* * *
Pencereden gelen kuş cıvıltılarıyla gözlerini açtı Hayat, mutfaktan gelen gülüşmeler çatal bıçak sesleriyle karışıyordu.

24 Saat once…
Odadan gelen sesle birlikte tum vucudum uyanmisti, hizla kapiya kosup actim. Hayat, onu bir kac dakika evvel biraktigim sekilde yataginda oturur vaziyetteydi. Odadan cikmadan sirtindaki yastigi duzeltmis, ayaklarina battaniyesini ortmustum. Ancak az evvelki isil isil yanan gozlerde korku ve dehset ifadesi vardi. Beni gorunce biraz rahatlar gibi oldu. Iceri girdim. Ayagimin altinda citirdayan cam kiriklariklarini hissedince gozlerim Hayat’tan yerdeki kiriklara kaydi. Muhtemelen ben odadan ciktiktan sonra kirilmis olmaliydi. Ardindan istemsizce gozlerim yatagin bas ucundaki komodinin uzerindeki sus sisesine takildi. Yanindaki bardak yoktu. Kiriklara aldirmadan kapiyi kapattim ve gen kadinin yanina yurudum.
Bir sey mi oldu Hayat?” Kafasini salladi.
“O mu geldi?” Yeniden kafasini salladi. Gorunen o ki kabuslarinin bas kahramanindan hala kurulamamisti. Ben cikinca arkamdan onun girdigini hayal etmis olmaliydi ve kendini korumak icin de ona bas ucundaki bardagi firlatmisti. Yere sabitlenmis gozlerinden suzulen damlalari gorebiliyordum. Ona kimsenin gelemeyecegini, hastanede ve guvende oldugunu soylemek istedim. Ancak ben bir hasta bakiciydim ve boyle durumlarda hastanin kafasini daha da karistirabilecek seylerden kacinmam gerekiyordu. Dogruca gidip doktoruna, Dogan Bey’e haber vermeliydim ancak icimde bir turlu susturamadigim bir ses de ona ancak benim yardimci olabilecegimi soyluyordu. Kirgin ve yarali bir kadini, yine kendi kadar kirgin ve yarali bir kadindan daha iyi kim anlayabilirdi ki?
Gidip yanina, yatagin kosesine oturdum. Ellerini ellerime alip sikica kavradim. Optum. “Korkma hayat, hepsi gececek. Bana guveniyor musun?” Kafasini ilk kez yerden kaldirip bana bakti. Ela gozlerindeki korku yavas yavas silinmeye baslamisti. “Evet” diye yanitladi. Gulumsedim. O da gulumsedi. Aramizdaki bag ne bir hastabakici hasta iliskisiydi, ne arkadaslikti, ne de iki kadinin dayanismasindan ibaretti. Cok daha fazlasiydi. Onu seviyordum.
Hizlica yerden cam kiriklarini temizleyip ona yeni bir bardak getirdim. Ardindan durumu bildirmek icin Doktor Dogan beyin odasina gittim. Kapi acikti, iceri girdim. Doktor bey kirkli yaslarinda, oldukca basarili bir psikiyatrdi. Ama daha da onemlisi cok iyi bir insandi. Onunla konusurken, diger doktorlarda oldugum gibi bir saygisizlik yapmamak icin kendimi zorlamazdim. Oldugum gibi olabilirdim, ki bu da ona daha cok saygi duymami saglardi. Beni gorunce gulumsedi. Iceri cagirdi. Kisaca hal hatir sorma faslindan sonra (ki digger doktorlarin aksine Dogan Bey asla bunu atlamazdi) tam Hayat’in durumuna ve az evvelki gelismelerden bahsedecektim ki telefon caldi. Kisa bir konusmaydi. “Beni mi?” Sessizlik… “Neden peki?” Daha uzun bir sessizlik… “Hasta gizliliginden bahsetmedin mi?” Bir sessizlik daha… “Tamam gonder bakalim.” Telefonu kapatip bana dondu, “Acil degilse daha sonra konusalim mi? Davetsiz misafirlerimiz var.” Kim geldigini ve ne istediklerini anlamamistim ama Doktor Bey’in caninin sikildigi belliydi.
Kapidan cikarken, iki polisle karsilastim esikte. Kenara cekilip gecmeleri icin yol verdim. Adam kendini tanitti. “Merhaba Doktor bey, ben Komiser Ugur, arkadasim da memur Neslihan hanim. Bizi Kabul ettiginiz icin tesekkurler.”
“Fazla bir secenek birakmadiniz. Buyrun.” Doktor bey polislere oturmalari icin koltuklari gosterdi. Basimla hafifce selam verip disari ciktim. Ancak merak etmistim konuyu ve kapiyi aralik birakip hemen yanindaki hasta bekleme koltuguna oturdum. Disardan bakan biri doktoru bekledigimi dusunebilirdi ve yalan da sayilmazdi. Ve bu esnada birazcik merakimi tatmin etmek de hic de fena olmazdi. Kafami duvara yaslayip gozlerimi kapattim. Tum dikkatimle iceriyi dinlemeye basladim.
“Size nasil yardimci olabilirim Komiser bey?” Komiser gulumsedi.
“Hemen konuya girmek istiyorsunuz, bunu sevdim. Nitekim bizim de fazla vaktimiz yok.” Bunu soylerken ekip arkadasi Neslihan hanima bakti. “Hastalarinizdan Hayat Aksak ile ilgili butun kayitlara ihtiyacim var. Ayrica bizzat kendisini de sorgulamak durumundayim. Doktor beyin yuzu ciddilesti.
“Her ne kadar size yardimci olmak istesem de, sizin de pekala bildiginiz uzere ne yazik ki hasta bilgi gizliligi sebebiyle herhangi bir sey paylasmam mumkun degil. Ote yanan Hayat Aksak’in intihar girisimi uzerinden 2 yildan fazla zaman gecti. Buraya sevk edilmeden evvel, hastahanede tibbi mudahale gerceklestigi esnada polise haber verildi ve gerekli sorusturmanin, hastanin buraya sevkinden once yurutuldugunu ve tamamlandigini dusunuyorum. Dolayisiyla iki olaydan iki yil sonra hastamizla ilgili gorusme isteginizin sebebini ogrenebilir miyim?” Komiser Ugur koltugunda rahatsizlikla kipirdandi.
“Sizin de pek ala bildiginiz uzere sorusturma kapsaminda bilgi vermem pek mumkun degil.”
“O halde konusacak bir seyimiz kalmiyor Ugur bey. Buraya kadar bosuna zahmet etmissiniz. Ilgilenmem gereken hastalar var.”
“Yardimci olmanizi umut ediyorum Doktor bey. Cunku burada bulunmamizin amaci 2 yil evvel kapanmis bir olayi yeniden acmak degil, gectigimiz Pazartesi gerceklesmis baska bir intihar vakasini cozmektir.”
“Anlayamiyorum. Intihar dediniz. Neyi cozmeye calisiyorsunuz?”
“Bakin Doktor bey, Pazartesi gerceklesmis intihar vakasi, 2 yil evvel gerceklesmis Hayat Aksak’in vakasi ile bire bir benzerlik gosteriyor.” Bunun uzerine Ugur cantasindan bir kac fotograf cikartip masaya dizmeye basladi. Ilk fotografta kucuk kiremit desenli bir somine vardi. Sominenin uzerinde kirilmis bardaklar ve siseler duruyordu. Ikinci fotograf bir mahzenin parmakliklariydi. Kapinin kilidi kirilmisti, iceri zorla girilmisti. Kapinin etrafindaki, bir miktar bozulmus olsa da hala yogun sekilde duran orumcel aglarina dikkat etti. Ucuncu fotograf ise yemyesil bir bahcedendi. Bahcenin ortasinda koskocaman, yemyesil bir agac vardi. Agacin altinda ise sirtini duvara yaslamis genc bir kadin gorunuyordu. Uykuda gibi huzurlu ve sakindi yuzu, gozleri kapaliydi. Ancak iki yanina salinmis kollarindan ve bileklerinden akan kanin etrafinda kucuk bir gol olusturmustu. Yemyesil cimenlerin uzerindeki kirmizi lekeler buyuleyici bir zitlik olusturmustu. Doktor bey saskinlikla gozlerini fotograflardan kaldirip komisere bakti. Burasinin Hayat’in intihar girisiminde bulundugu, ve iki yildir surekli olarak kabuslarinda gordugu yer oldugunu cok iyi biliyordu. Bir Komiser Ugur’a bir neslihaan hanima kayan gozlerinde saskinlik okunuyordu.
Komiser Ugur konustu.
“Tek benzerlik bunlarla da sinirli degil, ancak gercekten size soyleyebileceklerimin cok daha fazlasini soyledim ve daha fazla detaya girmem mumkun degil Doktor bey. Tek bir vaka intihar olabilir, ancak birebir ikincisi de varsa, bu intihar degil, cinayettir. Hayat Aksak da, intihar girisimi sebebiyle sorgulandi. Ancak su an anliyoruz ki kendisi bir cinayet girisiminden sag kurtulmus bir kurban. Ve daha da onemlisi karsimizdakinin seri katil olma ihtimali yuksek, dolayisiyla hastanizin can guvenligini korumak adina bu aksam ekip arkadaslarim onu guvenlikli bir yere transfer edecekler. Ancak bu surecte sizin de hastanin hakkindaki tum kayitlari vermenizi umut ediyorum. Savciliktan bir kayit isterseniz de o da burada.” Cantasindan bir belge cikartip masaya birakti. Ancak gordugu fotograflardan sonra Doktor Dogan kararini vermisti.
“Karari gostermenize gerek yok Ugur Bey, en kisa zamanda belgeleri teslim edecegiz. Ayrica hastanin nakli icin de hemen hastabakicina bilgi verecegim. Ancak benim de sizden bir ricam olacak. Hastanin psikolojisi hala kotu. Sorusturma suresince, yani hasta yeniden buraya donene kadar yaninda onun guvendigi ve tanidigi birinin olmasi hem sizin hem de onun icin onemli olacaktir. Bu sebeple, hastahane yonetimi ile gorusup, hastabakicisi Deniz hanimin da gecici bir sure o bahsettiginiz yuksek guvenlikli yerde gorevlendirilmesini isteyecegim.”
Komiser kafasinda hesap yapti, “Uzgunum ancak bahsedilen yer oldukca gizli, ve gizli kalmasi gerekiyor. Sorusturma ile baglantisi olmayan birini goturmemiz mumkun degil.”
“O halde benim de bir doktor olarak hastamin sagligini riske atmam mumkun degil” Komiser derin bir nefes alarak kafasini salladi.
“Simdi de siz bana fazla bir secenek birakmiyorsunuz doktor bey. Peki o halde, dediginiz gibi olsun.”

Doktor Doğan Bey’in Komiser Uğur ile aralarında geçen konuşmadan bana hiç bahsetmemesi şaşırtıcıydı. Sonuçta Hayat’ın hastabakıcısı bendim. Akşam polisler Hayat’ı almaya geldiklerinde onunla birlikte gidecek olan kişi de bendim. Evet, odada gerçekleşen o konuşmayı dinlemiştim. Komiser Uğur’un bahsettiği soruşturma dosyasına ve Doğan Bey ile aralarında geçen tartışmaya birebir şahit olmuştum. Aslında her şeyden haberim vardı; ama Doğan Bey neden böyle bir bilgiyi benden saklama ihtiyacı hissetmişti bilemiyorum. Belki de her şeyin doğal bir şekilde ilerlemesini istiyordu.

Akşama doğru Komiser Uğur ile ekip arkadaşı Neslihan Hanım geldiklerinde durumdan ilk defa haberdar olmuş gibi davranarak Hayat ile konuşmaya gittim. İlk duyduğunda anlamsız gözlerle bana baktı ve ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Onu ikna etmem gerekiyordu:

“Daha bugün bana güvendiğini söylememiş miydin Hayat? Güven bana. Sana hiçbir zarar gelmeyecek. Buna izin vermem.”

Yine sustu; ama bana güvendiğini gözlerinden anladım. Sanki olacakları önceden hissetmiş gibi derin bir sessizliğin içerisine girmişti. Ekip arabasına binerken de karakola girerken de hiç sesini çıkarmadı. Tek yaptığı sıkıca koluma sarılmaktı…

Karakoldaki 20 dakikalık gergin bekleyişimiz aniden çalan telefon sesiyle bozuldu. “Tamam Savcı’m, hemen çıkıp olay mahalline intikal ediyoruz. Evet evet geldiler. Hayır hiçbir şey söylemedi. Yalnız bir de yanında hastabakıcısı var. Tamam hemen çıkıyoruz efendim.”

Telefonun kapatılmasıyla yeniden ekip arabasına bindik ve bir göl evinin yanına geldik. Eski püskü bir göl eviydi bu. Bakımsız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Önünde de yemyeşil bahçenin tam ortasında tek başına duran bir ağaç vardı. Manzara bir ressam elinden çıkmış gibiydi.

O an dönüp Hayat’a baktığımda terlemiş olduğunu ve gözlerini kapatmış bir şekilde ellerini sımsıkı sıktığını gördüm. “İyi misin Hayat? İstersen seni geri götürebilirim?” dedim. Kapatmış olduğu gözlerini açtı ve “Hayır. Hazırım ben,” dedi.

Daha sonra elinde kalın kırmızı bir dosya ile Savcı olduğunu anladığım 20'li yaşlarının ortalarında olan biri geldi. Gençti. İdealist birine benziyordu ve kararlıydı. Zaten bizim buralara tecrübeli birilerini göndermezler ki diye isyan ettim içimden...

Savcı bir yandan dosyayı incelerken bir yandan da Hayat’ı gözlemliyordu. Dosyayı incelemesi bittikten sonra Hayat’ın yanına geldi ve dosya hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzun uzun anlattı. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayat, Savcı’nın söylediklerinin tamamını gözlerini kapayarak dinledi. Tek yaptığı, sağ eliyle sol bileğindeki jilet izini yoklamaktı. Sonra Savcı beni yanına çağırdı ve yumuşak bir ses tonuyla Hayat’ın yardımına ihtiyacı olduğunu, tüm soruşturmanın Hayat’ın vereceği bilgiler doğrultusunda temellendirileceğini söyleyerek elime Doktor Doğan Bey’in odasında ortaya çıkan fotoğrafları tutuşturdu. Daha sonra sanki Hayat’ı ürkütmekten korkmuşçasına yavaşça yanımızdan ayrıldı ve beni Hayat ile baş başa bıraktı.

Çok zor bir durumdaydı Hayat. Dişlerini sıkmıştı. Sara nöbeti geçirir gibi titriyordu. Onunla konuşmaya başladım. Ben konuştukça sakinlemeye, gözlerini aralamaya başladı. Ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerinin tam ortasında muhteşem bir çift ela göz belirdi. Sanki fırtınadan sonra beliren güneş gibiydi gözleri…

Hayat bir süre bekledi. Sonra fotoğrafları elimden aldı ve yavaşça hareket etmeye başladı. Savcı da ben de polisler de Hayat’ın peşinden ilerlemeye başladık. Hayat, göl evine doğru ağır adımlarla yürüyordu. Kapıyı açtı ve içeriye girdi. Biz de peşinden girdik. Kararlı adımlarla kiremit rengindeki şöminenin yanına gitti. Elindeki fotoğraflar arasından bir tanesini seçip şöminenin üzerine koydu ve “Şömine,” dedi. Şöminenin üzerinde kırılmış bardaklar ve cam şişe duruyordu…

Savcı büyük bir dikkatle Hayat’ı arkasından takip etmeye devam ediyordu. Elindeki kalemi ile hızlı hızlı notlar alıyordu. Bir süre sonra Hayat, şöminenin yanından uzaklaştı ve evin en karanlık ve ücra odasına girdi. Perdelerden birini sert bir şekilde açtı ve karşımıza demir parmaklıklı bir kapı çıktı. Kapının kilidi kırıktı. Elindeki ikinci fotoğrafı yere koydu ve “Mahzen,” dedi. Anlaşılan bizim göl evi olarak gördüğümüz bu ev çok eski zamanlardan kalma bir mahzendi…

Savcı sonunu kestiremeden notlarını almaya devam ediyordu. Hayat yeniden hareket ettiğinde hepimiz soluksuzca onu izlemeyi sürdürdük. Bu kez merdivenlerden yukarı çıkarak ikinci kata çıktı ve burada bulunan kirli bir yatağı gösterdi. Elindeki fotoğraflardan üçüncüsünü seçerek yatağın üzerine koydu. Bu esnada gözlerini yeniden kapatmıştı. O yatağa bakmaya dayanamadığı anlamak hiç de güç değildi… Zorla ağzından çıkardığı kelime bu kez “Tecavüz”dü. O an sessiz bir çığlık atıldı. Öyle güçlü bir çığlıktı ki bu duymak isteyenlerin kulağını sağır edecek cinstendi. Herkes birbirine bakıyor ve olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Bir an kafamı sağa çevirdim ve duvarda yazan bir yazı dikkatimi çekti. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder.”

Ama Hayat’ın anlatacakları bitmemişti. Tekrar hareket etti ve merdivenleri usul usul inmeye başladı. Kapıdan çıktı. Bu kez bahçenin ortasında tek başına duran ağaca doğru yürümeye başladı. Arada bir tökezliyordu ama yürümesine devam ediyordu. Ağacın yanına geldiğinde bir an duraksadı. Sonra sırtını ağaca yaslayarak oturdu. Elindeki son fotoğrafı yanına koydu ve kollarını iki yanına salarak gözlerini kapattı. O an Hayat hiç görmediğim kadar huzurluydu. Uzun zamandır hasret olduğu sakin bir uykuya dalmış gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Burnuma gelen koku kesif bir toprak kokusuydu…

Herkes Hayat’ın ağzından çıkacak son kelimeyi merakla bekliyordu. Savcı, gençliğinin vermiş olduğu heyecan ile adeta yerinde duramıyordu. Hayat ise çok sakindi. Dışarıdan gören biri onun uykuya daldığını bile zannedebilirdi. Ne kadar süre öylece bekledik bilmiyorum. Sonra Hayat sakin ama kararlı bir ses tonuyla “İntihar” dedi…

Hava iyice kararmaya başlamıştı. Her şey yerine oturuyordu. Hayat'ın ağzından çıkan her kelimede Savcı onaylar ve anlar bir şekilde kafasını sallıyordu. Gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı; fakat bir eksik vardı bu hikayede. Hem de en önemli eksik: Fail…

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve ...

...sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

"............."

*****

Kırklı yaşlarındaki kibar görünümlü bir adam ile otuzlarının henüz başındaki uzun boylu, yakışıklı bir adam lüks bir restoranda hiç konuşmadan yemek yiyorlardı. Masayı kaplayan gergin sessizliği kibar görünümlü adam bozdu:

-Onun, ölmesini istemediğini zannediyordum.

Diğer adam umursamadan yemeğini yemeye devam etti. Bunun üzerine adam tekrar konuştu.

-Göl evine gittiklerinde senin adını hatırlayacak. Polisler bu defa peşine düşecekler.

-Bütün malvarlığımı hesabına aktardım, Doktor. Yarın yeni bir hayatın olacak. Vakit geldi.

Diyerek ceketinin cebinden çıkardığı uçak biletini Doktor Doğan’a uzattı, diğer adam. Doktor, bilete göz gezdirdikten sonra, bileti cebine koydu ve konuştu:

-Bunu neden yaptığımı hiç düşündün mü?

-Neyi?

-Başarılı bir kariyerim var. Bu hayatı seviyorum. Ama senin aptal oyunların yüzünden, bu hayatı terk edip gidiyorum şimdi.

-Çünkü sana bu hayatı babam verdi. Babama olan borcunu ödüyorsun.

Kibar görünümlü adam, küçümser bir bakışla karşısındaki adama baktı ve kahkaha attı. Sonra birden kahkasını kesip sert bir yüz ifadesini takındı:

-Bütün her şeyi senin için yaptım. Ben senin abin sayılırım, anlıyor musun beni? Tüm her şeyi kardeşim için yaptım. Borcumu çoktan ödedim ben zaten. Ve şimdi sen bunca emeği ziyan edeceksin. Sana bir şey olmasını istemiyorum kardeşim. Hadi sen de benimle gel.

Doktor Doğan da bunları beyhude söylediğinin farkındaydı. Karşısındaki adam, kararlı bir şekilde masanın üzerindeki eski ciltli ajandayı Doktor Doğan’a uzattı:

-Hatırlıyor musun bunu, babam almıştı.

-Evet, intihar etmesinden kısa bir süre önce.

Adamın gözleri birden kederle kaplandı. İçinden, babasının o sabah yanından ayrılmadan önce söylediği o cümleyi tekrarladı: “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Sonra kendine gelip pürüzlü bir sesle konuştu:

-Bunu o hasta bakıcıya ver. Ajandanın arasındaki not kâğıdını da Hayat’a ver. Başka kimsenin görmediğinden emin ol.

-Peki Hayat’a o ilaçtan vereyim mi gittiğimde?

-Hayır, yeterince kâbus gördü. Yanıma geldiğinde tüm acıları son bulacak artık.

Dedikten sonra ayağa kalktılar. Son bir kez sarıldıktan sonra oradan ayrıldılar.

*****

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

‘‘Hakan’’

Savcı ve ben göz göze geldik. Aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Hakan her kimse fail o olmalıydı. Şaşkınlıkla, ağlayan Hayat’ın yanına gitmeyi ancak akıl edebildim. Yere düşmüş olan Hayat’a sarıldım ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Diğerleri de yanımıza geldiler, onu konuşturmak istiyorlardı fakat Hayat konuşacak durumda değildi. Onlara beklemelerini söyledim, yaptığım el hareketiyle. Bir süre o şekilde durduktan sonra Hayat uyuya kaldı. Onu uyandırmadan güvenlikli eve gittik. Onu yatağına yatırdık. Pencereden dışarıyı izleyerek düşünmeye başladım. Doktorun odasındaki konuşmalara kulak kabartmadan öncesine kadar Hayat’ın, evinin bahçesinde intihar girişiminde bulunduğunu zannediyordum. Ama şimdi olaylar öyle bir karışmıştı ki. Yorgunluğun etkisiyle ben de kısa bir süre sonra uyudum.

Pencereden gelen kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerimi açtım. İlk işim Hayat’ın odasına gitmek oldu. Hayat hala uyuyordu. Yavaşça kapıyı çekip çıktım. Gece Neslihan Hanım bizimle kalmıştı. Ona baktım fakat burada değildi. O sırada kapının kilidi açıldı. Komiser Uğur, Neslihan Hanım ve Doktor Doğan Bey gelmişlerdi. Doktor Doğan beyi gördüğüme sevindim. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. Her zamanki kibarlığından ödün vermeyerek halimi hatrımı sordu. Hep beraber içeriye geçtik. Neşeli bir muhabbete başladık. Sohbet esnasında Doğan Bey, o an unuttuğu bir şeyi hatırlayarak:

-Deniz Hanım, ben gelirken Hayat’ın ilaçlarından bir tanesini yanımda getirmeyi unutmuşum. Sizin de hastanede halletmeniz gereken birkaç işiniz vardı, bu geçici bir süre ayrılmanızla ilgili, rica etsem odamdan Hayat’ın ilacını getirebilir misiniz?

Dedi ve odasının anahtarını bana uzattı. Hayat’ı bırakıp gitmek istemiyordum ama birazcık da tüm bu olaylardan bir süre kaçıp gitmek isteği vardı içimde. Komiser Uğur:

-İsterseniz biz halledebiliriz Doğan Bey

Derken araya girdim:

-Yok, benim de hastanede unuttuğum birkaç bir şey vardı, gidip gelsem iyi olacak.

Evden ayrılmadan evvel Hayat’ın odasına bir kez daha baktım, hala uyuyordu. Nasıl yıprandıysa artık kızcağız. ‘‘Az kaldı Hayat. Sana tüm bu acıları çektirenler cezasını çekecek’’ dedim içimden. Polis memurları beni hastaneye bıraktılar. Doğan Bey’in odasına girdim. Masanın üzerinde eski, ciltli bir ajanda vardı. Daha önce hiç görmemiştim bunu. Ona dokunmamın etik olmadığını bilmeme rağmen merakıma yenik düşüp ajandayı açtım. Güzel bir el yazısıyla yazılmıştı fakat bu yazı doktorun yazısı değildi. Bir sayfa daha çevirmemle şok olmam bir oldu. ‘‘Hayat’ın Hikâyesi’’ başlığı atılmıştı. Yazılanları okumaya başladım:

“Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Her seçimimizde, bir başka seçimdeki bizi yok ederiz. Eğer onu seçseydik yaşayacaklarımızı, hiç yaşayamadan sona erdiririz. Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.

O gün yine kendime uygun bir av aramak için dışarı çıktım. Sokaklar rezil insanlarla kaplı. Herkes etrafındakilere ihanet etmek için fırsat kolluyorlar. Bu yazıyı okuyan sen, sen de polisleri aramayarak Hayat’a ihanet ediyorsun. Ama onun ihanetini merak ediyorsun biliyorum. Meraklı birisin. Geçen gün, odanın girişinden içeriyi nasıl dinlediğini gördüm. Tabi bu hikayeyi sana anlatmamın nedeni bu değil. Neden anlattığımı sen de biliyorsun. Hadi öyleyse merakını gidereyim.

Biraz dolaştıktan sonra bir restorana girdim. Masalara göz gezdirdiğimde bir çift gördüm. Onu ve erkek arkadaşını. Hakanı. Herkesin gözünde gördüğüm ihanet Hayat’ın gözlerinde yoktu. Ona ihanet ettiremezdim hiçbir şekilde. O anda onunla göz göze geldik. Ela gözlerinde daha önce hiç sezemediğim bir şey vardı. Kararımı vermiştim. Yeni avımın adı Hayat Aksak’tı.

Buraları hızlı geçiyorum. Sonuç olarak imkânsızı başardım. Hayat’ı kendime âşık etmiştim. Artık avı parçalamanın vakti gelmişti. Hayat, Hakan’ı çok fazla kırmamaya çalışarak onunla ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldılar. Hakan dağıldı. Onlar çocukluk aşkıydılar birbirlerinin. Anladım ki Hakan’ın Hayat’a olan sevgisiymiş Hayat’ı ihanetten koruyan kalkan. Ama beni engelleyemedi. Masum bir sevginin de kaybedebileceğini öğrendim o gün. Hayat, seçimiyle onunla çocukken kurduğu hayalleri ve o hayallerindeki kendisini yok etmişti. Planımı değiştirdim. Bu kez iki kurbanım vardı. Hayat ve Hakan. Önceki cinayetlerimin aksine bu kez daha önce yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Hakan’ı gölde boğarak öldürdüm. Daha önce hiç erkek öldürmemiştim. Herkes bunun intihar olduğunu zannetti. Hayat da öyle. Hakan’ın intiharından sonra benle görüşmek istemedi. İçine kapandı. Bir şekilde onu ikna edip göl evime getirdim. Bana kızgındı, kendisine kızgındı. Ama hangi duygu var ki aşka boyun eğmeyecek?

Kiremit rengi şöminenin kenarına oturduk. Cam şişeden içki doldurdum bardağına. O gece onunla geçirdiğimiz en güzel geceydi. Hakan’ın ölümünden sonra ilk kez o gece gülümseyerek baktı bana. Bu son gülümseyişi olacaktı. Başının ağrıdığını söylediği bir vakit sonra. Hava almak için bahçeye çıkmayı teklif ettim. Elinden tutup bahçeye çıktım. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bahçedeki ağaca yaslanarak oturdu. Ben de yanına oturdum. Bana dönerek:

-Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?

Dedi. Soğuk Bir ifadeyle ‘’hayır’’ diye yanıtladım.

-Ama sen toprak kokuyorsun, seni gördüğüm ilk günden beri. Sanki yağmur yağmış üstüne de yeşerememişsin, çıplak kalmışsın gibi.

Afallamıştım. İçimde yeşermeyi bekleyen tohumlar can bulmuştu sanki. Onun gözyaşlarıymış meğer ruhumun cansuyu. Ensesine nefesimle dokundum. Saçlarını kokladım. Ela gözlerini öptüm. Kulaklarına güzel şairden birkaç mısra mırıldandım:

‘‘Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki geçen hafta.
Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.’’


Omzumda uyuyup kalmıştı. Ona içimden türküler söyledim, rüyasında dinlesin diye. Bu kez ava giderken avlanmıştım. Vazgeçmiştim. Onunla birlikte, bir şiirde tutsak kalabilirdim. Hâlbuki aşk derdik, başka ne olsundu hayatın mazereti? Demezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Yahut solgun bir gül olurduk dokununca. Bütün kitapları yakardık. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalanlardık. O sırada babam geldi göl kıyısından. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Dedi. ‘‘Git baba burdan’’ dedim gitmedi. ‘‘Bu kez ihanet etmemeyi seçiyorum, git baba ne olur git’’ dedim gitmedi. O gün, beni yalnız bırakarak giden babam, bana ihanet eden babam, bugün yine bana ihanet ederek gitmiyordu. Ama o babamdı benim. Yapamazdım. Vazgeçemezdim. Babama ihanet edemezdim. O zaten büyük bir ihanete uğramıştı. Hiddetle kalktım. Hayat sarsıntıyla uyandı. Ona bağırdım:

‘‘Hainsin sen! Hakan’a ihanet etin. Hakan senin yüzünden denize attı kendini. Öldü senin yüzünden’’ dedim.

‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başladı. Bağırmaya devam ettim:

‘‘Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Sen ihanet etmeyi seçtin. Seni seven insanlara ihanet ettin. Sen de herkes gibisin. Ne zaman sizi seven biri size arkasını dönse ona ihanet edersiniz siz alçak insanlar!’’

Korkmuştu, söylediklerimin tesiriyle ağlamaya başladı. Birkaç saatliğine unutturduğum pişmanlığını ona tekrar hatırlatmıştım. Kaldırdım onu eve doğru sürükledim. Şöminenin oradan geçerken bardaklar kırıldı. Ayağı çizilmişti. Onu mahzene götürdüm. Ellerini bıraktım. Bu mahzen benim kalbimin içiydi. Onun cılız ışığının kalbimin içinde, karanlık kalbimin içinde sönmesini bekledim. Sönmedi. Vurdum ona, bağırdım:

‘‘Sönsene, neden sönmüyorsun?’’

‘‘Deniz’’ diye sayıklamaya devam ediyordu. Kaldırdım onu ikinci kata çıkardım. Yatağın üstüne fırlattım. Yüzü yatağa dönük şekilde ağlıyordu. ‘‘Deniz’’diye sayıklamaya devam ediyordu. Üzerine çıktım. Ensesine yaklaştım.

‘‘Dur! Dur lütfen…’’ diye yalvarmaya başladı. ‘‘Bırak! Kendine gel! Yapmaaa! Yapma…’’ dedi. Yaptım. Ona tecavüz ettim, daha öncekilere yaptığım gibi. Ona ihanet ettim, daha öncekilere ettiğim gibi.

Onu tutup dışarı sürükledim. Ağlıyordu. Yine ‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başlamıştı. Fırlattım onu ağaca doğru. Cebimden jilet çıkardım. Uzattım ona.

Babam yanıma geldi, omzuma dokundu. Şairin en güzel şiirini okumaya başladı yüksek sesle:

‘‘Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca…
Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz…’’


Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.''

Yazılanlar burada bitiyordu, bir kaç saniye hareketsiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Demek gerçekten Deniz diye birisi vardı ve Hakan'ı öldürmüştü, büyük bir ihtimalle bu son intihar da onun eseriydi. Peki Doğan Bey'in ne alakası vardı bütün bu olanlarla? Hemen Uğur Komiserin cep telefonunu aradım, cevap yoktu. Neslihan Hanım'dan da ses çıkmadı. Hayat oralarda bir yerde bu iğrenç herifle, adaşımla tek başınaydı ve benim elimden hiç bir şey gelmiyordu.

Panik atak başlamıştı her zaman olduğu gibi. Anlamsızca etrafa bakıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Masanın üstünü dağıttım. Çekmeceleri çıkarttım, işe yarar hiç bir şey yoktu. Sağ taraftaki dolaba yöneldim. Kilitliydi. Zorladım. Sora da yumruk, tekme, tüm gücümle uğraştım. Dolap devrildi, kilit kırıldı.

Hasta dosyaları, bir kaç tane şiir kitabı- Ülkü Tamer'i duymamıştım hiç- epey bir de Sadık Hidayet kitabı vardı. Okumuştum zamanında Kör Baykuşu, ama bu kadar farkı nüshasının basıldığının farkında değildim. Dosyaları inceledim. Hayatın dosyasını buldum ama içi boştu. Almış olmalı pis herif. Bir insanı tanıdığını sanırsın, sonra bakmışsın bambaşka birisiymiş. Alttaki isimsiz dosyanın arasında bir fotoğraf gördüm. Açtım, benim resmimdi Hayat'la birlikte. Ne olduğunu anlayamadım, sinirden herhalde tüm kağıtlar havada uçuştu. Bulabildiğim kağıtlara baktım yerde, Hayatla olan görüşmelerimiz, benim iş dışında gittiğim yerler, arkadaşlarımla buluşmalarım. Hiçbir anlam veremiyordum, beni niye izliyordu bu Doktor. Dolaptaki dosyaları hızla karıştırdım, Deniz Derekap diye bir isim dikkatimi çekti, tam dosyaya uzanırken arkamdan ince bir erkek sesi duydum. Ben arkamı dönemeden boynuma şırıngayı saplarken “Görüyorum ki geç kalmışım” diyordu kim olduğunu tahmin ettiğim adam.

******
Hala anlayabilmiş değilim nasıl bu kadar hızlı gelişebildiğini? Oysa hiç bitmeyecek gibiydi her şey. Yeni hayatımı hayal edip heyecanlanıyordum, Hayat'la kuracağımız. Çeşitli kelime oyunları yapıyordum hatta o yavaş yavaş iyileşirken. “Hayat Deniz'de başlar” gibi çocukça şeyler. O akşamdan sonra, polisler geldikten sonra ama, sanki freni patlamış kamyon gibi hızlandı her şey ve ben ... ben elimde kanlı bir makas, ağacın dibinde. Hayat da yanımda, kahkahalarla gülüyor... Onun elinde jilet, üstü başı kan içinde. Anlamıyorum ama, histeri krizi mi geçiriyor, gerçek mi kahkahaları. Sevdiğim kadın değil bu, başka biri. Hatırlamaya çalışıyorum olan biteni. Bir şeyler canlanıyor hayal meyal.

*****
Yataktayım göl evinde, uyuşturulmuş, ağır ağır doğruluyorum. Kimse yok odada, bulanık görüyorum her yeri. Bağlanmışım yatağa, fazla sıkı değil gerçi. Kaçamayacağımdan emin herhalde Deniz. Deniz herhalde bağlayan beni, o iğneyi sokan da, görmesem de yüzünü anlıyorum. Bir nefret var içimde tüm hücrelerimde hissettiğim sevdiğim kadına yaptıklarını düşündükçe. Elim kan içinde, bir şey mi yaptı acaba pislik? Birden akıma geliyor yere düşmeden önce cebime atmayı başardığım o makas. Birkaç denemeden sonra uzanabiliyorum cebime, kurtuluyorum bağlarımdan. Yavaşça sevgilimin hayatının karardığı bu yatağı terk ederek aşağıya iniyorum. Dışarıdan sesler geliyor, anlamıyorum ama. Şöminenin önünde çıplak ayağıma camlar batıyor. Acımıyor ama canım, acıyı unutmuşum, sadece nefret var aklımda. Sadece intikamını almak istiyorum Hayat'ın.

*****

Hayat'a bakıyorum yanımdaki, şimdi ağlıyor, biraz önceki kırmızı gözleri şimdi her zamanki elalığında. Hayat diyorum, ağlama sevgilim diyorum. Yanındayım diyorum, bitti diyorum. Biliyorum beni anlıyor, biliyorum beni seviyor, biliyorum gözlerinden. İleride bir karartı, yerde yatan bir adam kırmızılar içinde. Kırmızıyı sevmiyorum ben, Hayat gibi. Ağlıyor hala, bilekleri kıpkırmızı. Hayat, bir tanem, güzel olacak her şey, bitecek birazdan, yarın sabah beraber uyanacağız kuş sesleriyle. Düşünemiyorum hiç bir şeyi, yerde yatan adama bakıyorum ve canlanıyor bir şeyler tekrar.

*****

Kapıyı açıyorum, uzakta ağacın dibinde Hayat var, yaşıyor hala. Hayatta. Bırakamam ben Hayat'ı, ne olursa olsun. Başında arkası dönük bir adam var, Deniz herhalde, biraz önceki nefret tamamen ele geçiriyor vücudumu. Gözlerim yağmur gibi kapkara, ayağımı sürüyerek yaklaşıyorum ağaca doğru. İlk önce Hayat'ın sesini duyuyorum, ağlıyor “Deniz” diye. Geliyorum her şeyim, kurtaracağım seni. Adam o kadar emin ki kendisinden, fark etmiyor bile beni. O ince sesiyle;

“ Git artık, istediğini yaptım. Sayende sevdiğim kadını da yok ettim, iki seneden sonra. Artık ödedim kefaretimi, rahat bırak beni” diye bağırıyor

Sonra kalın bir ses” Sen seçimini yaptın” diyor “senin seçimin bendim, vazgeçemezsin benden. Ölümden vazgeçemezsin, sen benle var olacaksın hep. Doktor da gitti artık, sadece ikimiz olacağız”

Sonra ağlayan Hayat'a dönüp o şiirlerden birini okumaya başlıyor yine:
“Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan”

Kan kelimesiyle birlikte geliyorum artık Deniz'in yanına. Nefesimi hisseden, dönüyor arkasını.

*****

Sustu Hayat artık, sadece huzurlu gözlerle bakıyor bana, iliklerime kadar hissediyorum artık o toprak kokusunu. Hayatın kokusu bu ya da ölümün. Eline uzanıyorum, başıyla bir şey gösteriyor bana, konuşmuyor. Bakıyorum, hayatın defteri, o kırmızı defter. Alıyorum, kanlanmış sayfalar, yeni bir şeyle yazılmış en sona, okumuyorum;

“ Denizime, eski ve yeni- ilk ve son aşkıma. Biliyorum, ikiniz de aynısınız. Doktorun yanında ilk gördüğüm zaman tanımıştım seni. Deniz'imi, Deniz'lerimi. O jileti attığın gün biliyordum beni öyle bırakmayacağını. Hakan'ı anlattığında, başka çaren olmadığın farkındaydım, doğru olanı yaptığının. Hakan da ihanet etmişti, diğer herkes gibi. Böyle olması gerekiyor demiştin. Öyle olması gerekiyordu. Kurtulmak zorundaydın babandan. Bırakmamıştı seni gittiğinden beri, ilk ihanet eden oydu, babandı oysa sen değildin. İnandırmaya çalıştım seni ama olmadı. Kurtulmalıydık babandan. İlk girişimden sonra, evde de sol bileğimi o yüzden feda ettim, senin için sadece, senin için her şeyi yaparım ben Deniz. Ve anladım daha hastaneye geldiğimde, birken iki olmuştu Denizlerim. Benim için yeni bir Deniz yaratmıştı aşkım, her zaman beraberdim sizle. Özlüyordum seni, ama yeni Deniz'e de alışmaya başlamıştım. Rüyalarımı anlattım ona, toprak kokusundan bahsettim, küçük iğrenç adamı, tecavüzü, hepsini söyledim. Sonrasını değil tabi. İyileştiriyordu, yavaş yavaş kurtarıyordu beni. Ve kurtardıkça bağlanıyordu daha fazla, her kurtarıcının kurtardığına bağlandığı gibi. Özlüyordum seni, ara sıra görsen de renk vermiyordun hiç. Senin için her şeyi yaparım biliyorsun ama sensiz olmak bitiriyordu beni. Deniz'e bağlandım ben de. Sen tek aşkımdın her zaman ama. Zihin maddeden güçlü derdin, sabret derdin, ama benim zihnim kalmamıştı artık- Deniz'im vardı. Deniz'lerim vardı. Notun elime ulaşınca, ilk tanıştığımız günü hatırladım. Hani Hakan gidince karşıma oturmuştun ya. Tanımıyordum tabi seni. Yaşlı gelmiştin bana bir de, tam kalkacakken şu ünlü lafını söylemiştin. “ Seçimlerimiz bizi var eder ya da yok eder, benimle var olmak mı istersin , yoksa sonsuza kadar yok olmak mı?” Normalde polis çağırmam gereken bu cümle nedense etkilemişti beni ve kalmıştım yanında. Ben seni seçtim Deniz. Var ya da yok olmam bir şey değiştirmez seninle olayım yeter. Seni seviyorum Deniz, bunu okuyorsan bil bunu lütfen, hep seninle olacağım, her yerde. “

*****

Arkasını dönerken Deniz bağırıyorum tüm gücümle ve makası karnına saplıyorum. Deniz, ama Deniz değil... yani farklı birisi değil. Yüzü değişik ama karşımdaki şahıs o zamanında hastanedeki akıl hocam, en saygı duyduğum doktor Doktor Doğan Bey. Benim yüzümdeki nefret yavaş yavaş yerini şaşkınlığa bırakırken, onda bir mutluluk, sadece toprakla özdeşleştirebileceğim bir huzur var. “Deniz” diyor o her zamanki babacan tavrıyla. “ Tam zamanında”

*****

Bakıyorum gözümde yaşlarla yanımdaki o savunmasız, korunmaya muhtaç , temiz yavrucağa, sevdiğim kadına, hayatıma bakıyorum yavaş yavaş kendimden geçerken. Gülümsüyor bana, tutuyor ellerimi. Ela gözleri huzurlu, gözleri kapanırken “Seni seviyorum Deniz” diyor. Ben cevap vermiyorum, bilmiyorum hiç bir şeyi. Sadece ağlıyorum. Kapanıyor benim de gözlerim, susuyor her şey.

BİR YIL SONRA – BİLİNMEYEN BİR ODA:

Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu.

Corpus., Yalancılar'ı inceledi.
24 Nis 21:35 · Kitabı okudu · 4 günde · 4/10 puan

Yalancılar’ı aldığımda bu kadar çok okunan ve sevilen bir kitap olduğunu bilmiyordum. Kitaba başladığımda dili o denli itici geldi ki bir an yine popüler olan şeylerin gazabına uğradığımı düşünerek teyit etmeye karar verdim. Yüz binlerce insanın okuyup yere göğe sığdıramadığı kitaplardan biri miydi gerçekten? Peki neden? Niçin? Niye? Ne sebeple?

Şey, gerçekten öyleymiş. O halde müsaadenizle tekrar sormak istiyorum: Niye?
Bazı kitapların neden popüler olduğunu gerçekten algılayamıyorum. He şu var, belki hayatımda okuduğum ilk gençlik-gizem kurgulu kitap olsaydı sevebilirdim ama değildi. Yani dil inanılmaz basit, olay güzel planlanmış olsa da basit bir olay, içinde öyle sizi derinden etkileyecek bir şey de yok. Üç yüz bin insanın okurken gördüğü ama benim göremediğim tam olarak ne merak ediyorum. Dalga geçmiyorum bu arada.

Neyse. Kitabı yarım bırakmayı düşündüm ama 24 sayfa okuyarak kapı önüne koyduğum Uyanış’tan sonra abartmamak adına sabretmeye karar verdim. Sıradan, sıradan ve sıradan bir kitaptı. Sıradan demiş miydim? Okurken çoğu yerde yıldım. Yazar kitabın başından itibaren sürekli şifreli mesajlarla esas olayı anlatmasaydı, belki de daha çok zevk alırdım ama o da olmadı.

Açıkça söylemek istiyorum. Kitabın etiket fiyatı 35 Tl. Sayfa sayısı 254 civarı falan. Ve en iyi ihtimalle kitabı 25 liraya alabilirsiniz. Ve ben size sormak istiyorum şu an, gerçekten bunu neden kendinize yapasınız? Övüldüğünü biliyorum. Berbat, rezalet, iğrenç bir kitap değil katiyen ama okumak için bana bir sebep söyle deseniz ciddi anlamda aklıma bir şey gelmiyor. Ben ne okudum? Niye okudum? Nasıl okudum?

Tavsiye

Etmiyorum.

Yazarın yazım şekliyle

Net bir şekilde

Anlatmak gerekirse.

Bria, Dönüşüm'ü inceledi.
22 Nis 20:21 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Herkese merhaba. Bayadır derslerden dolayı ve kütüphaneye giden o uzun yokuşu çıkmaya üşendiğim ve yine derslerden istesem de çıkmaya vakit bulamadığım için kitap okuyamıyordum (kitap sınavı için okuduklarım hariç) ve dolayısıyla aktif de olamıyordum. Muhtemelen bu notu EFSANE kitabının incelemesinde yazmam gerekirdi ama ben ilk öncelikle DÖNÜŞÜM’e inceleme yazmak istedim.

Dönüşüm, benim okumaya teşebbüs ettiğim üçüncü klasik kitaptı, klasik kitap okumakta gerçekten iyi olduğum söylenmez. Heyecanla ve çok fazla merak ederek başladığım Demian’ın yarısına bile gelememiştim. Ama Dönüşüm benim açımdan farklıydı. İlk sayfasından itibaren onu bırakamadım. Bunun nedeni ise, diğer klasiklerde daha çok sanki o karakteri değil de onun düşüncelerini yaşıyor gibiyken (en azından benim) bu kitapta sadece düşünceleri değil o karakteri de yaşıyordum.
Yani sadece onun ne hissettiğini okumuyordum, tıpkı olay hikayelerindeki gibi ya bunu yaşayan ben olsaydım? Diye de düşünüyordum aynı zamanda. Çünkü gerçekten benim için, sanırım uyandığımda kendimi bir böcek olarak görmek dehşet verici bir şey olurdu.

Ancak Gregor kendini böyle bulduğunda bırakın endişelenmeyi, korkmayı, çığlık atmayı, tek derdi yataktan nasıl çıkıpta saat yedi trenine ve işine yetişeceğiydi. Açıkçası gerçekten bir insan nasıl bu kadar soğukkanlı olabilir, bu durumu nasıl bu kadar sakin karşılayabilir diye düşünmekten kendimi alamadım.
Ve Gregor, nedense bu adam için ağlayacaktım az kalsın. Bu kadar düşünceli, bu kadar sevgisini ne olursa olsun asla kaybetmeyen birisi nasıl olabilir diye gerçekten düşündüm.

Çevresindeki herkes tarafından dışlanmasına, ailesinin bile, hatta bu ‘aile’nin ondan iğrenmesine ve odasına girmemesine karşın bu adamın tek düşündüğü hala daha ailesinin o işten çıkınca kaybettiği refahı, ve o refahı nasıl geri getirebileceğiydi. Kendisi böyle bir durumdayken tek düşündüğü ailesini işten çıkarak nasıl zorda bıraktığıydı. Kardeşini konservatuara gönderme hayalinin yerle bir olmasıydı.
Tüm bunlara karşın Gregor’un asla ailesini suçlamaması…

Bilmiyorum ama bu cümleyi yazarken bile içime bir ağlama isteği doluyor.

“Ailesini düşündüğünde içi sevgiyle doluyor ve duygulanıyordu. Kız kardeşinden daha da kararlı bir şekilde, yok olması gerektiğine inanıyordu.”

Ve özellikle şu alıntının başına ‘Gerçek Dönüşüm’ yazmamın nedeni, Gregor başta kendini sanırım gerçek mana da bir böcek gibi hissetmiyordu. Çünkü hala daha duyguları vardı, tüm bu olanlara rağmen iyileşip işine devam edebileceğine inanıyordu, inancı vardı, inancıyla ve hayalleriyle mutluydu. Ailesini yeniden eski refahına kavuşturabileceğini düşünüyordu. Bunu nereden mi anladım? Bunu Gregor söyledi.
Dedi ki: Eğer müziğe bu denli ilgiliysem o zaman bir böcek olabilir miyim?

Ama ailesi, düşüncelerinden iğrendiğim ailesi Gregor’a bunu yaptı. Ondan müziğini aldılar bir nevi. Gregor’un onları duyduğunu, anladığını bilmeden konuştular, onun kalbini kırdılar.

Ve Gregor sonunda, tüm bunlara rağmen yine ailesinden nefret etmedi, onları sevmeye devam etti ama artık değişmişti. Artık sanırım kendini iğrenç bir böcek olarak görüyordu. Çünkü kendisinin yok olması gerektiğine inanıyordu. Bir insanı böyle düşünmeye itmek benim nezlimde yapılabilecek en iğrenç ve tiksindirici davranış.

İşte Gregor için bu yüzden üzüldüm. Bu kadar sevgi dolu bir insanın kendini yok olması gereken iğrenç bir şey olarak görmesine. Bu kadar kalbi kırık olmasına karşın ailesini suçlamamasına. Ve son nefesini bu düşüncelerle doluyken vermesine.

Çok yazıktı.

Ve Franz Kafka’nın bu duyguları bu denli güzel tasvirlemesine. İçimdeki duyduğum öfke ve üzüntü. Sanırım bu duyguları çok şiddetli hissettiğim için bu kitabı bu kadar sevdim.

Çoğu kişinin okuduğunu düşünüyorum ama yine de okumayanlara tavsiye ederim.

Her şeyiyle çok güzel bir kitaptı. Teşekkürler Kafka.