• “Özü sözü doğru olanların ortak yönü de budur: Karşısındaki kişinin de içten konuştuğunu sanırlar.”
    Kitap özü sözü bir olan Hasan ve hasetliğinde kendi kendini bitiren Emir’in arkadaşlık hikayesi. Hasan’ın Emir’in uçurtma yarışmasında birinci olduğu uçurtmayı yakalamak için çocukluğundan vazgeçtiği, çok da sağlam olmayan dünyasının yıkıldığı o anda kitabı bırakma hissiyle doldum. Çünkü Emir’in ağzından yazıldığı için onun düşüncelerine, korkusuna , kıskançlığına dayanmak sabır istiyor. Maalesef olayın sonunu sadece Emir’den öğrenebileceğim için sıkıntı ile okumaya devam ettim. Sona yaklaştığımda Emir’i affettirmek isteyen yazar bunu başardı mı yoksa başaramadı mı anlayamıyorum. Sohrab’ı aldı fakat zaten bir zahmet alsın. Bir türlü o sustuğu, Assef’e karşı çıkmadığı anı aklımdan çıkaramıyorum. Babaluk lafları da aklımdan çıkmayacaklar arasında. Kitapta dahi olsa aşağılamayı, küçümsemeyi, dalga geçmeyi bir türlü vicdanım kaldırmıyor , bana yük oluyor. Olay örgüsü beni hiç sıkmadı su gibi aktı gitti. Bu arada savaşın insanları, toplumu, eko dengeyi nasıl etkilediğinin anlatılıyor olması yadsınamaz bir gerçek. Şeriatçıların insanları katlettikleri anda nasıl bu iğrenç şeyden haz duydukları, gerçekten Allah’a hizmet ettiklerine inanması beni dehşete düşürdü. Bu kitapta her duyguyu yaşamak mümkün. Hasan’ın Emir’e her şeye rağmen duyduğu o gerçek dostluğu asla unutmayacağım. Benim için okuduğum en iyi kitaplar arasına girdi. Tam olarak kitap hakkında düşündüklerimi iyi bir şekilde yansıtamadığım bir inceleme oldu. Umarım zamanla alışırım. İyi okumalar dilerim.
  • Onlarca yıl önce ilk basımı, yayınlanması gerçekleşen bu kitap hala gücünü koruyor ve bence onlarca yıl sonrasında da etkisini hiç kaybetmeyecek. Uzun zamandır merak ettiğim bu kitap tam şu sıralar bitti ve kitaplığımın en üst kısmında yerini aldı bile. Bense ara sıra kitaplarıma bakar, konusunu hatırlar, düşüncelere dalarım. Fahrenheit 451'e bakınca çok daha değişik düşünceler, eleştiriler, olurlar, hayır olamazlar, yok canım o kadar da değiller, hayır tam da o kadarlar başlıyor kafamda didişmeye.

    Kitap günümüzden 500 yıl sonrasında geçiyor. Öncelikle bunu belirtelim. Ortada çok ters bir mantık var. Saatte 110 kilometre hızla giden kapsüller, kodlamasını sizin yaptığınız ve tamamen sizin emrinizde olan mekanik tazılar, yanmayan evler... Tüm bunlar güzel, 500 yıl sonrasından bahsedince gayet olası görünen şeyler. Fakat olay kurumların ters bir mantıkla çalışmasında. Kitapta da olduğu gibi itfaiyeciler yangınları söndürmek yerine yangın çıkarıyorlar mesela. Yaktıkları tek şey ise: Kitaplar....

    "İyi ama neden?" diye defalarca kendi kendime sorup dururken itfaiye şefi Beatty kitabın ortalama 80. sayfalarında falan sonunda bir açıklama yapıyor fakat ben hala kitapların yakılıyor olmasını kabullenemiyorum.
    "... bitişik evdeki kitap, dolu bir silahtır. Yakın gitsin. Silah ateş etmesin. Adamın kafasını koparın. İyi okumuş bir adamın hedefi olmayacağını kim bilebilir ki? Ben mi? Ben böylelerini hazmedemem, bir dakika bile...”
    Önyargısız bir şekilde kitabı ve karakterleri tanımaya çalışırken burayı okuduktan sonra Beatty’i gerçekten sevmemeye başladım. Bir insan nasıl böyle bir düşünce yapısına sahip olabilir ki? Anlam verememekle beraber kitabın günümüzden yüzyıllar sonrasında geçtiğini hatırladıkça “Neden olmasın ki?” diyebildim sadece. Yine de Beatty’den hiçbir zaman hoşlanmayacağım. O aklıma bu alıntıyla kazındı şu an.

    Bir gıcık olduğum nokta ise şu: İnsanlar açısından bir sıkıntı yok. Herkes sadece kendi mutluluğuna odaklı, ki asla mutlu değiller. Kavramların anlamını unutmuş, kafalarına kazınmış kadarıyla bildiklerini ve mutlu mesut yaşadıklarını sanan robotlara dönüşmüşler. Aradan çıkan tek tük istisnaları da zaten hemen yok ediyorlar.
    Halk kendi kendini yaratmaya, yaşatmaya çalışırken öldürüyor aslında. İnsanlar hiçbir şeyin farkında değiller. Robotlaşmış, emirlere itaat eden, her şeyin farkında olduğunu, düşünebildiğini, kendi kararlarını kendi verebildiğini sanan fakat sadece söylenilenleri yapan bir robot düşünün. Ne kadar kötü ,acınası...

    Kitap her aklıma geldiğinde, her gözüme değdiğinde tek düşündüğüm şey şu oluyor: "Gerçekten birkaç yüzyıl sonra insanlık bu hale gelir mi?" Gerçekten öğrenmekten, okumaktan, hayal gücünden bihaber, aciz yaratıklara dönüşür müyüz? Korkunç bir şey. İğrenç.

    Uzun lafın kısası; oturup saatlerce, günlerce muhabbeti edilebilir, fikir yürütülebilir, üzerinde uzun süre düşünülebilir bir kitap, bir konu. Bilimkurgu, distopya diye kategorilendiriyoruz fakat alttan alttan bir gerçeklik payı da yok değil. Bilimkurguları severim ve bana hiçbir zaman uçuk, imkansız gelmemiştir. Her şeyin gerçek olma ihtimali var.
    Okursanız size çok şey katacak, kitapların değerini daha da fazlasıyla kavramanızı sağlayacak bir eser. Kesinlikle okumalısınız. Kesinlikle.
  • Bu kitabı birkaç yıl önce doğum günümde arkadaşım hediye etmişti. Ve doğum günüme bir gün kala bu kitabı bitirip incelemeyi de buraya bırakıyorum. :) Kitabı hediye eden arkadaşımla ortak noktamız Bosna Hersek'ti. Çünkü ortaokul ve lise dönemimizde 23 Nisan'da ülkemize gelen Boşnak öğrencileri evimizde misafir etmiştik. Boşnak arkadaşıma yaşadıkları savaşla ilgili sorular sormuştum. Bana dayısının ve büyükbabasının savaşta öldüğünü söylemişti. Çok üzgün bir şekilde anlattığını hâlâ çok iyi hatırlıyorum. Kitapla tanışmam ve kitabı seneler sonra tekrar dikkatle okumam bunlardan kaynaklı...
    Leyla, doğumundan gençlik yıllarına kadar ailesinin yanında çok mutsuz günler geçiren bir kız, bu mutsuz günler onun hayata karşı güçlü olmasına yol açmış ve insancıl, önyargısız bir insan olmasını sağlamıştır. Ancak bir süre sonra savaşın başlamasıyla hayatı altüst olan Leyla'nın hindi çiftliğine götürülmesi sonucu orada yaşadıkları daha doğrusu orada olan bütün kadınların maruz kaldığı iğrenç tecavüzler, tecavüz kampı kelimesinin korkunçluğu, işkenceler, dayaklar, tekmeler, aç ve susuz kalmalar insanın nasıl bu kadar iğrençleşebileceğinin bir göstergesi.
    Sayısız kadının maruz kaldığı insanlık dışı bir sürü olay, kadınların hayatlarının nasıl karartıldığı ve kadınlarda yaratılan psikolojik travmalar insanı son derece her şeyden nefret ettiriyor. Bir insan nasıl bunları yaşayıp hayata tutunabiliyor diye şaşkınlık içinde kalıyorsunuz. Çünkü her şey tam bir kâbus...

    Ve Leyla'nın hayat ışığı oğlu Zoran... Günün birinde yaşadığı her şeyi ona anlatacak. Yalnız onda intikam duyguları uyandırmadan...
  • Öncelikle kitabı imzalayıp hediye gönderen ve inceleme yazmama değer veren İbrahim Yusuf Pala'ya nezaketi için çok teşekkür ederim. Kitap sırf hediye diye gerçek düşüncelerimi saklamak bence hiç etik değil ve yazarı bilmiyormuşçasına bir inceleme yapacağım. İncelemem sürprizbozan içerir, uyarayım.


    Kitap bitti ve kendime "Bu neydi şimdi?" sorusunu sormadan edemedim. Ben yeni bir psikoloji öğrencisiyim ve psikolojik rahatsızlığı olan kahramanlar doğal olarak hep ilgimi çekiyor, bu nedenle ana kahraman Ramazan Salti'nin şizofrenliğini okumak benim için hoştu. Ama gerçekten kendisinden nefret ettim. Çevresindeki herkesle hep cinselliğe varan konuşmalar, amacını asla anlayamadığım davranışlar, takıntılar...

    Ramazan Salti'nin bir Meltem takıntısı var. Tamam hasta bir kahraman olduğu için takıntılar ve dengesiz davranışlarının olması beklendik bir şey değil mi? Ama olay örgüsü Meltem takıntısı üzerinden gitmiyor ki... Birileriyle tartışıyor, birileriyle ilişkiye giriyor, bütün bunlar anlatılmadan önce ve sonra bölüm başlarında Meltem takıntısı işleniyor ama bu kadar. Arka planda bir Meltem var ve eğer anlatılanlar bunun üzerine olsa yine de kabul edilebilir ama ben anlatılan hiçbir şeyin amacını anlayamadım.

    Elbette okuduğumuz pek çok kitapta anlatılanlar hoşumuza gitmemiştir, kahramanı sınırsızca yargılamış ve hatta nefreti dibine kadar hissetmişizdir. Ama kahramanı ve anlatılanları sevmesek bile bir kitabın çok iyi olduğunu düşünebiliriz çünkü anlatılan şeylerin bir nedeni vardır, dolayısıyla bütün o iğrenç yaşanmışlıklar sonunda bir yere bağlanır. Ama burada bağlanmıyor. Mesela kahraman başlarda plajda bir kadınla tanışıyor, saatler içinde onunla bir ilişkiye giriyor ve yine saatler içinde kadın ölüyor. Bütün bunlar kurgu sonunda hiçbir yere bağlanmıyor, hiçbir anlam veremedim. Gerçekten bütün diyaloglar cinsel şeylere bağlanmak zorunda mıydı? Aşk böyle bir şey mi hakikaten, lütfen yapmayın...

    Özür dilerim ama cidden olmamış. Anlatılanların benim yaşantıma tamamen ters olmasını kenara koyarak sadece edebi anlamda söylüyorum bunu, kitabın hiçbir bütünlüğü yok. Her bölümde hasta ruhlu insanlardan bazı kesitler okudum ve hiçbirini bir yere bağlayamadım, elimde kalan sadece bu oldu.

    Yine de kitabın isminin çok güzel olduğunu da söylemek isterim. En azından olumlu bir cümlem de bulunsun :) Bir kitap yazmak elbette ki eleştirmekten çok daha zor bir iş fakat umarım edebiyat dünyası içinde bundan sonra yazarın yolu açık olur ve olumlu - olumsuz her yorumdan kendine bir ders çıkarır. Başarılar diliyorum.
  • İdam üzerine düşünürken Sokrates'in savunması kitabı aklıma geldi ve şöyle bir yazıyla karşılaştım... Ahlak felsefesi derslerinin belki de ilk okulda verilmeye baslaması gerekir?..
    Sokrates, zamanın en ünlü şehri Atina’nın altın çağı döneminin ortasında, M.Ö. 470 yılı civarında doğdu ve Atina’nın en büyük zaferlerinden acı sonuna kadar olan tüm sürece tanıklık etti. Atina önderliğindeki Yunan şehir devletlerinin, zamanın en güçlü imparatorluklarından olan Pers İmparatorluğu’nun istilasını geri püskürtmesinden 10 yıl sonra dünyaya geldi. O zamanlarda Atina sadece büyük bir deniz gücü ve ticaret noktası değil, aynı zamanda dünyanın gördüğü siyasi ve kültürel deneyimin en büyüleyici merkeziydi.

    Atinalılar kendileri için icat ettikleri bir hükumet biçimi olan demokrasi altında yaşıyorlardı. Atinalı demokrasisi bizimki gibi değildi. Zengin ve canlıydı. Hiç kimse bir diğerini temsil etmiyordu; her bir erkek vatandaş, kamusal sorunlar hakkında tam ve doğrudan oy hakkına sahipti. Avukatlar yoktu; her bir vatandaşın diğerine dava açma hakkı vardı ve herkes kendi savunmasından sorumluydu. Düzeni sağlamak, jüri kararlarını değerlendirmek veya kanunları yorumlamak için bir yargıç yoktu.

    Amerika’daki hiçbir Vahşi Batı şehri, ne Dodge ne de Tucson, hiçbir zaman 5. yüzyıl Atina’sından daha fazla siyasi kargaşa içinde olmamıştı. Şehir, işlevselliği ve gelişimi dışında o zamana kadar görülmemiş bir kültürel filizlenme de ortaya koymuştu. Antik Tiyatro, trajik olsun komik olsun, burada doğmuş ve Sokrates’in yaşamı boyunca zirveye ulaşmıştı. O zamana kadar yasaklı konuların olmadığı ve hiçbir sansürün uygulanmadığı daha özgür, cesur veya yaratıcı bir tiyatro görülmemişti. Yunan klasik resim ve heykelciliği de Atina’da yükselişteydi. Eserler Yunanistan’ın geri kalanına bir model oluşturmalarının yanı sıra, Batı sanatının ideal zarafeti, oranı ve güzelliğini de onlar oluşturuyorlardı. Sokrates zamanında yaşayan Atinalılar, dünyanın en ünlü yapıtı olan Parthenon’u, kültürlerini ve başarılarını kutlamak için inşa ettiler ve dünya üzerindeki büyük müzeler, bu yapının kalıntı parçalarına sahip olabilmek için günümüze dek yarışmışlardır.

    Bu büyük şehrin en ünlü vatandaşı, şehrin adıyla 2 bin 500 yıl sonra özdeşleşmiş olan Sokrates’tir. Peki, Sokrates ne yaptı? Konuştu. Bir hatip olarak konuşmadı; hiçbir yerde konuşma yapmadı. Oyun yazarı olarak da öne çıkmadı, bir öğretmen olarak da. Öğreteceği bir şey olmadığını savundu; kendini toplum içinde en cahil insan olarak ilan etti. Yaptığı şey, yalnızca konuşarak felsefeyi icat etmekti.

    Antik felsefe geleneksel olarak iki döneme ayrılır: Sokrates’ten önce gelen “Sokratik öncesi” diye adlandırılanlar ve Sokrates’ten sonra gelen, başta akıl hocalığını yaptığı Platon ve onun öğrencisi Aristo. Ama Sokrates’ten önce başka biri olmamıştı. Kendinden önce gelenler dünyanın doğası ve insanların doğa hakkında nasıl bilgi sahibi olabileceği ile ilgili konular üzerine kafa yormuşlardı. Birçok şey hakkında meraklı olmasına rağmen, çağdaşlarının onu bu tür topluluklara dahil etme girişimini yanıtsız bırakan Sokrates, evrenin doğası ile çok fazla ilgili görünmüyordu ve kesinlikle evren hakkında bir teori ortaya atmamıştı. Bugün bu tür konuları fizikçilere, astronomlara; muhtemelen ilahiyatçı ve şairlere bırakmış durumdayız.

    Sokrates’i ilgilendiren şey, insanların birbirlerine nasıl davranması gerektiğiydi. Günümüzde bu alandan Deontoloji, veya daha sade bir şekilde ahlak felsefesi olarak bahsedilir. Sokrates’e göre insan hayatının tek gerçek sorusu buydu ve yaşamı boyunca her gün kendisine bu soruyu sordu. Bilge olarak adlandırılan insanlardan aptal kabul edilen insanlara kadar kendisini dinleyen herkesle bu konuda konuştu. Sokrates’e göre bilgelik okuyarak öğrenilen veya deneyim ya da uzmanlık ile kazanılan bir erdem değildi. Açıkça, kimse bilgeliği kazanamazdı; çünkü bilgelik, erdemli davranmanın bir sonucu olarak ortaya çıkardı ve erdem demek her durumda doğru hareket etmek demekti. Bunun bir formülü yoktu. Her bir hadise, ancak gerçekleştiği zaman dilimi içerisinde değerlendirilebilir. Mümkün olduğu kadar faydalı olmaya çalışmalı ve olabildiğince az zarar vermeye dikkat etmeniz gerekir. Bu uygulama sizi olabileceğiniz en iyi kişi yapar ve yaşadığınız toprakları yaşanacak en güzel yere çevirirdi.

    Sokrates hiçbir şey yazmadığı, fakir bir adam olarak yaşadığı ve geride hatırasından başka bir şey bırakmadığı için onu yalnızca başkalarının hakkında yazdıklarıyla tanıyabiliyoruz. Özellikle Platon, diyaloglar olarak adlandırdığı felsefi masallarında Sokrates’i baş kahraman yapmıştır. Bu diyaloglarda Sokrates bireyler ya da küçük gruplar ile çeşitli konularda müzakere eder. Bunun iyi bir örneği Euthyphro denilen diyalogdur. Sokrates, Euthyphro ile aynı zamanda millet meclisi olan mahkeme binası önünde karşılaşır. Euthyphro, babasını bir köleyi öldürdüğü için ihbar etmek üzeredir ve Sokrates ona bunu neden yaptığını sorar. Euthyphro bunun yapılması gereken en doğru şey olduğunu söyler. Bunun üzerine Sokrates bunu nereden bildiğini sorar. Bu konuşma Euthyphro’nun, Sokrates’in eleştirilerine karşı herhangi bir argüman üretemediği bir kişisel dindarlık değerleri tartışmasına döner. Euthyphro sonunda yapacak hiçbir tutarlı açıklaması olmamasının üzerine sohbeti keser ve yine de suçlamada bulunmak üzere çekip gider.

    Peki, o sırada Sokrates mahkemede ne arıyordu? Bu olay olduğu sırada Sokrates kendisi hakkındaki bir suçlamaya cevap vermek için orada bulunuyordu. Kendisini suçlayanlar, ölüm cezasına çarptırılmasını talep ediyorlardı. Haklarında çok az bilgi sahibi olduğumuz bu kişiler, Sokrates’i sahte tanrılar tanıtarak ve gençleri kötü yola sürükleyerek devletin kuyusunu kazmakla suçluyorlardı. Ama birçok kişiye göre tek yaptığı insanları açık uçlu konuşmalara çekip onların dikkatlerini dağıtmak olan bu zararsız garip adam bunca suçlamayı hak edecek kadar büyük ne yapmıştı?

    Yıllardan M.Ö 399’du ve Sokrates 70 yaşında bir adamdı. Atina, baş rakibi olan Sparta ile savaşmış ve bu korkunç savaşı kaybetmişti. Savaş şehrin işgalinden sonra yalnızca birkaç yıl sürmüştü ve geçici olarak kanlı; oligarşik, sözde Otuz Zalimler denilen bir rejim egemendi. Bu zalim grup, toplumu savaşa sevk eden ve bazıları Sokrates ile ilişkilendirilen bir grup insanı ortadan kaldırdı. Zalimlerin sınır dışı edilmesi ve asli failleri ceza davasından koruyan bir genel af çıkarılması ile demokrasi geri kazanıldı. Ancak çoğunluk, şehrin yaşadığı tüm bu sıkıntıların sorumlusu olarak, sembolik bile olsa bir günah keçisi ilan etme ve onu suçlama ihtiyacı içinde hissediyordu. Cemiyet tarafından suçlu görülen mağdur Sokrates olmuştu ve bazıları onu feda edilebilir zararlı bir böcek olarak görüyordu. Toplumdaki diğer üyeler ise geleneksel değerleri ve ahlakı sorgulatan Sokrates’in, şehrin ahlaki dokusunu ve kararlılığını zayıflattığını düşünüyorlardı. Belki de Atina yeniliklere, işgüzarlığa, saygısızlığa ve muhalifliğe karşı fazla hoşgörülü olmuştu. Belki de bu yaşlı adam hiç de sanıldığı gibi zararsız değildi? Evet belki ölümü değil ama en azından iyi bir kırbaç cezasını hak etmişti.

    Sokrates’in duruşmasına ait bilgileri iki asli görgü tanığı aracılığıyla biliyoruz: Platon ve kendisinden yaşça biraz daha büyük olan çağdaşı tarihçi Xenophon. Esas ve çok daha ilginç olan rapor, Platon’unkidir. Her iki rapor birlikte, tarihte bilinen en eski mahkeme duruşma tutanaklarını oluşturur. Bize, Antik Yunan’daki mahkemelerin nasıl çalıştığı, usul ve esaslarının neler olduğu ve jürinin nasıl hüküm verdiği hakkında bilgiler verirler. Bu bilgilere göre Antik Yunan’da savcılar yoktu. Tüm suçlar özel vatandaşlar tarafından diğer vatandaşlara veriliyordu ve kararlar çoğunlukla güçlü çıkarlar lehinde alınıyordu. Bu özel savcıların görevi, suçluların suç kapsamını ve cezalarını belirlemekti. Suçlular kendilerini hiçbir avukat olmadan, tek başlarına savunmak zorundaydılar ve suçlu bulunmaları durumunda alternatif bir ceza teklif etme hakları vardı. Jüriyi katılıma ilgi duyan vatandaşlar oluşturuyordu. Alınan kararlar nihaiydi ve hemen ardından idam gerçekleşirdi. Sanık eğer suçlu bulunur ve alternatif bir ceza önerirse, bu karar jüri tarafından oylanırdı. Sokrates’in duruşmasında 500 tane jüri üyesinin bulunduğu düşünülüyor. Platon’un raporundan duruşmanın oldukça gürültülü geçtiği anlaşılıyor.

    Platon bu rapora, bizim “Savunma” olarak isimlendirdiğimiz The Apology adını vermiştir. Rapor tamamen Sokrates’in kendisine yapılan suçlamalara verdiği yanıtlardan, kendisini suçlayanlara yönelttiği sorulardan ve mahkum edilmesinin ardından mahkemeye sunmuş olduğu alternatif cezadan oluşur. Tarihte bundan daha sıra dışı bir duruşma belgesi veya daha uzun bir monolog örneği olduğunu sanmıyorum. Platon, onunki hariç neredeyse diğer tüm sesleri bastıramamış olsaydı, belki de, Sokrates ders mahiyetindeki bu konuşmasını yapamamış olacaktı.

    Sokrates’in yaptığı şey kendi hayatını ve yaptıklarını anlatmak ve savunmaktır. Kendisine yöneltilen suçlamaları temelsiz ve anlamsız gördüğü için cevap vermeyi bile gereksiz görür ve reddeder. Yine de bir yanıt vermesi gerektiği için, aşağı yukarı şu şekilde bir açıklama yapar: Sokrates gençleri veya başkalarını yoldan çıkarmamıştır çünkü kendisinin onlara öğretecek bir şeyi yoktur; yalnızca diğerlerinden öğrenme girişimlerinde bulunmuştur. Bunu, icat ettiği diyalektik olarak bildiğimiz yöntemi kullanarak; sorular sorup, cevapları sınayarak yapar. Sokrates jüri üyelerine, Yunanistan’ın, Tanrı Apollo’ya bağlı Delphi Kahini’nin onu Yunanistan’ın en bilge adamı olarak niteleyerek kendisine bunu yapması için meydan okuduğunu söyler. Kendisini bütünüyle cahil bildiği için, hayatını bu iddiayı test ederek geçirir. Karşısına sadece bilgelik ile ilgili asılsız savları olan adamlar çıkması sonucu, Kahin’in tüm bunları Sokrates’in yalnızca kendi cehaletini bilmek konusunda bilgili olduğunu göstermek için yaptığı sonucuna varmıştır.

    Tanıştığı her insana, onların sığlığını ve aptallığını gösteren birinin ne kadar ünlü olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Böyle insanlara çok bilmiş kişiler diyoruz. Buna karşın, karşınıza çıkıp hiçbir şey bilmediğini iddia eden bir adam düşünün.

    Sokrates, tabii ki insanlar üzerindeki etkisinin farkındadır ve “Savunma”da onun yalnızca bu sebepten çevresine zarar verdiğini ileri sürer. Ancak onun için tüm mesele insanların birbirlerinin güdülerini doğru bir şekilde anlamaksızın ve haklı bir gerekçeleri olmadan birbirlerine zarar vermelerini engellemektir. Peki, nihayetinde neden Euthyphro babasını ihbar etmek istiyor? Eğer bunu kendine yeterince açıklayamıyorsa, yine de yapmalı mıdır?

    Sokrates, çocukluğundan beri içinde kendisine eşlik eden bir daimon veya bir ses olduğunu söyler. Bu ses hiçbir zaman ona ne yapması gerektiğini söylemez, ancak yapmaması gereken bir şeyi yapmak üzere olduğunda onu uyarır. Bu sesin nereden geldiğini söyleyemez ancak, güçlü bir şekilde bir ilah (belki de Apollo) tarafından gönderilmiş olabileceğini iddia eder. Bugün biz bu iç sesi bireyin vicdanı olarak adlandırıyoruz. Ancak tabii ki Yunanlıların böyle bir fikir için kullandıkları herhangi bir sözcük yoktu. Sokrates’e bunun mucidi desek yeridir.

    Eğer Sokrates’in bir avukatı olması mümkün olmuş olsaydı, belki de müvekkiline aşağıdaki gibi tavsiyeler verirdi:

    “Tüm bunlar oldukça ilginç Sokrates, ancak böyle bir durumda kendini nasıl haklı çıkarabilirsin? Yeni tanrılar tanıtmaktan suçlandın ve kendine özel bir tanrıya sahip olduğunu da iddia ettin. Diğerleri ne söylerse söylesin veya ne isterlerse istesin, toplumun fikirleri yerinde ve gerekli dahi olsa, bu tanrıya uymak zorunda olduğunu söylüyorsun. Kendi kurallarından başkasına itaat etmeyeceğini söyleyen sen değil misin? O halde bir toplumdan söz etmeyi nasıl bekleyebilirsin ki? Bu görüşünü ifadenden çıkarsak iyi olur. Çünkü böylece kendi ağzınla sana yöneltilen suçları kabul etmiş oluyorsun.”

    Sokrates, jüriyi ve mahkemedeki diğer herkesi kızdırmayı başardığı için suçlu bulunur. Kendisinden ölüm cezasına alternatif bir ceza önermesi istendiğinde, devletin hesabından kendisine kalıcı bakım talep ettiğini, çünkü bunu herkesten çok hak ettiğini söyler. Bu durum doğal olarak jüriyi kızdırır ve ölüm cezası için oylama yaparlar. Bu aptal ve yaşlı adamın ölmesini aslında kimse istemiyordur. Hatta kendisini suçlayanlar bile inancından ötürü ölüme mahkum edilen bu adam için üzülürler. Bu durum beraberinde, daha önceden bir sözcük karşılığı olmayan bir kavramı da doğurur: şehitlik. Gardiyanlar bile Sokrates’e hapishaneden kaçması için yalvarırlar. Ancak o, saygıyı hak eden vatandaştan başka bir şey olmadığını söyler ve kendini zehirleyerek hayatına son verir.

    Görüldüğü üzere Sokrates baş edilmesi zor bir adamdı. Bize yalnızca vicdan değil şehitlik kavramını da gösterdi. Antik çağdan günümüze, kendisine en çok benzetilen figür bir diğer ünlü çıbanbaşı Nasıra’lı İsa’dır. Bu nedenle Sokrates, İsa’dan sonra kültürümüzün en büyük kahramanıdır ve hayatı bir efsaneyle sarıp sarmalanan, doğrudan bir çağdaşı tarafından kendisi hakkında verilmiş bir ifade bile olmayan İsa’ya göre çok daha iyi bilinir. Ancak Sokrates ortaya son derece zor sorular çıkarır; benim varsayımsal avukatımın kendisine yönelttiği sorular gibi. Hiçbir insanın kendisini kanunlardan üstün tutma hakkı var mıdır? Eğer varsa hangi şartlarda ve sınırlamalar altındadır? Neyin doğru olduğu hakkındaki bireysel hislerimiz, yılların tecrübelerine dayanan ve onsuz toplumun varlığını sürdürmesinin mümkün olmadığı kolektif bilgelik yasasından daha mı akıllıdır? Sokrates hiç kimseyi kendisini dinlemeye zorlamadığını ve hatta tavsiye bile vermediğini iddia etse ve davranışlarının sorumluluğunu gerekirse ölüm cezası olarak kabul etmeye hazır da olsa, bu gibi insanlardan oluşan bir toplumun varlığını sürdürmesi mümkün olur muydu? Eğer Sokrates haklıysa, onun peşinden gitmeyi göze alabilecek miyiz? Onun gibi birine, özellikle de herkesin çoğunluğun iradesine bağlı olduğu bir demokraside tahammül etmeyi başarabilecek miyiz?

    Aynı soruyu bir de tersinden düşünebiliriz: Sokrates gibi insanlara yer olmayan bir dünya nasıl bir yer olurdu?

    Görünüşe bakılırsa Sokrates, Atina’nın en tehlikeli adamıydı. Herhangi bir katil veya hainden daha tehlikeli olduğu kesindi. Açıkça toplumdaki en tehlikeli, aykırı ve sorgulayıcı kişiydi. Atinalılar Sokrates’i idam etmek istemiyorlardı. Ona uzun süre tahammül ettiler. Ne de olsa 70 yaşındaki bir adamı öldürmenin onurlu bir tarafı yoktu. Eğer isteselerdi Sokrates’i sürgüne göndermeyi çoktan seçebilirlerdi. Zaten kendisi de bunu istemişti. Ancak, her zaman insanlardan talep ettiği gibi, sonuna kadar eylemlerinin mantığının peşinden gitmeleri için onları zorlardı. Ölerek yapmayı amaçladığı tek zafer kazanmaktı ve ölerek bu zaferi kazanmıştı da.

    Nihayetinde, gerçek bir Spock ile yaşamak oldukça zor olmalıydı.

    Peki bizler insanları hala ölüme göndererek ne elde ediyoruz? Sokrates bir günah keçisiydi. Antik bir dini uygulama olan birinin kurban edilmesi veya sürgüne gönderilmesi; toplumu arındırmak ve birikmiş günahlarından temizlemek için sembolik olarak yapılan bir şeydi. Ona saldıran kişiler belki de cezalandırmanın ülkeyi askeri yenilgi ve iç savaşlardan temizleyeceğini düşünmüş olabilirlerdi. Belki de alaycı bir şekilde tüm dikkatleri üstüne çektiği için onu suçlamışlardı. Zannediyorum ki bugün bizim mahkum ettiğimiz kişiler aşağı yukarı aynı rolü oynuyor. Onlar bizim kutsal nefretimizin nesneleridir. Eğer açlık, şiddet ve diğer tüm sorunlarla başa çıkamıyorsak; en azından belirli bazı kişileri toplumdan çıkarabiliriz. Ölüm cezasının, yalnızca kötünün kötüsü için olduğu söylenir. Ancak bu doğru değildir. Savcılar kimin idam cezasına çarptırılacağına karar verirken çoğunlukla popüler olmayan azınlıkları ve aynı şekilde yoksul ve muhtaçları seçerler. Her ne kadar iğrenç suçlar işlerlerse işlesinler, ülkemizde, zengin insanlar devletin ellerinde ölmezler. Gereksiz olduğunu düşündüğümüz şeylerden veya korkulan ve küçümsenen gruplardan kendimizi uzak tutarız. Kötü hazırlanmış ve az maaş ödenen avukatlar tarafından savunulan ve ölüm hükmü verme niyetinde olan bir jüri tarafından yargılanan bir grubun birçok davada hüküm giymesi kaçınılmazdır. Eğer kanıt ikna etmiyorsa sahte bir kanıt uydurulur veya hile yapılır. Sonunda sistemden ölüm cezası alanların gerçekten suçlu olup olmadığının bir önemi yoktur.

    Günah keçisinin ille de bir suç işlemiş olması gerekmez. O sadece toplum için adalete sunulan bir kurbandır.

    Geçtiğimiz yıllarda hüküm giymiş birçok masum insanın, gönüllü avukatlar ve Masumiyet Projesi gibi grupların kahramanca çabaları sonucu ölüm hücrelerinden kurtarıldığını duyduk. Bunların sistemin nadir hataları olduğuna ikna ediliriz. Ama değiller. Özellikle ırkçılığın derine işlediği eyaletlerde, aykırı azınlık grupların içindeki yoksul ve muhtaçların arasından rastgele birilerini seçme sürecinin bir sonucudurlar ve adaleti ortaya koymak için değil, av üretmek için tasarlanmışlardır.

    Sokrates jüri üyelerini, eğer onu öldürürlerse, bu durumun ondan çok kendilerine zarar vereceği konusunda uyardı ve haklıydı da. Muhteşem şehir Atina, günümüzde bile bizlere tarihteki görkemini çağrıştırır. Ancak aynı zamanda şunu düşünürüz; ama bu şehir Sokrates’i öldürdü!

    Bana kalırsa bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı, kendine aynı zararı vermekten başka bir şey değil.

    Çeviren: Merve Can
    Kaynak: The Smart Set
  • Bu iyilikten yana, yüce ve onurlu yürekler karşısında Allah'ı tanımamış, şerir, zorba ve alçak bir güruh vardı. Bu alçaklar güruhunun yardakçıları ateşin karşısında oturmuş, mü'minlerin nasıl işkence çektikleri, ne ağır acılara katlandıklarını seyrediyorlardı. Oturmuşlar, onurlu insanlar kül ve toprağa dönüşürken ateşin yediği hayat görüntüsü ile eğleniyorlardı.

    İyilikten yana ve onurlu mü'min grubtan her delikanlının, her genç kızın, her çocuğun, her yaşlının ateşe atılışı üzerine zorbaların alçak nefislerinde beliren neş'e son hızla yükselişe geçiyor, kan ve leş çılgını naraların kulak tırmalayışı doruğuna ulaşıyordu.

    İşte zorba gürühu tarafından meydana getirilen ve belirttiğimiz adilik tablosu içinde gerçekleştirilen ve sonra da asla vahşi hayvanlar tarafından bile bu kadar adicesine kalkışılması düşünülemeyecek olan tüyler ürpertici derecede korkunç işkence görüntüsünü hazla seyretmeye koyuldukları iğrenç olay budur.

    Hayvan bile böylesini yapmazdı diyoruz, çünkü yırtıcı hayvan, alçaklık ve bayağılık içinde avının acılarından haz duyınak için değil, karnını doyurmak için avını parçalar.

    Bu olay, aynı zamanda, kurban edilen mü'min ruhların yücelerek bütün nesiller ve çağlar boyunca şeref vesilesi olan erişilmesi güç bir yükseklik zirvesine uçtukları bir olaydır.