• Sean Penn’in Charles Bukowski ile yaptığı söyleşi

    Time dergisi Charles Bukowski’yi “Amerikan tarzı ayak takımının bir numarası” ilan etti. Oysa yazar, Avrupa’da kitlelerin hayranlıklarını kazandı. Bugün dünyada çeviri edebiyatta en çok okunan yaşayan Amerikan yazarı Bukowski. Sadece Almanya’da kitapları 2.2 milyondan fazla sattı.

    Not: Aşağıdaki söyleşi 1987 yılında gerçekleştirilmiştir.

    66 yaşında olan Bukowski 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 roman yazdı. En iyi bilinen kitapları Ham on Rye, Women, Hot Water Music, South of No North, Post Office, The Tales of Ordinary Madness, War All the Time ve Love Is a Dog From Hell. Son şiir kitabı, You Get So Alone at Times That It Just Makes Sense başlığını taşıyor.

    Senaryosunu yazdığı – yazdığı ilk senaryo – Barfly filmi bu sonbaharda bütün ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder ve yapımcılığını Francis Ford Coppola’nın üstlendiği film Bukowski’nin yazar olarak ilk yıllarını anlatan otobiyografik bir öykü anlatıyor. Bukowski’ye göre Barfly’ın iki ana karakteri, Henry ve Wanda, “Amerikan toplumunun büyük bir bölümünü pençesine alan mumyalanmış biçiminden kaçmak için çabalamaktadır”. “Onları yönlendiren her ne pahasına olursa olsun var olmaya devam etmek, kendi hayatlarını ya da bir başkasının hayatını devam ettirmek için duydukları o dehşet verici istektir. Henry ve Wanda, her şeye boyun eğmiş yaşayan ölüler olmayı reddederler. Bu film onların gözüpek deliliklerini anlatıyor.”

    Aktör Sean Penn’den Bukowski’yi ziyaret etmesini ve bu muhteşem adamın kendi gözüpek deliliğine yoğunlaşmasını istedik.

    Charles Bukowski, 1920’de Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. Üç yaşında A.B.D’ye getirilmiş ve Los Angeles’da büyümüş. Hâlen karısı Linda ile birlikte San Pedro, California’da ikamet ediyor. Adı çıkmış bir ayyaş, kavgacı ve zampara olan Bukowski için Genet de Sartre da “Amerika’daki en iyi şair” demiştir ama arkadaşları ona Hank derler.

    Barlar hakkında

    Artık bara çok fazla takılmıyorum. Bar olayını düzenimden çıkardım. Şimdi bir bara girdiğimde neredeyse kusacak gibi oluyorum. O kadar çok bar gördüm ki… Gerçekten çok fazla. Bar olayı gençken iyidir, bilirsin. Barda adamın biriyle kozlarını paylaşmayı seversin. Bilirsin işte o siktiğimin maço rolünü oynarsın, yavruları kaldırmaya çalışırsın. Benim yaşımda ise benim bunlara ihtiyacım yok. Bugünlerde bara sadece işemek için giriyorum. Barlarda geçen onca sene. Çok kötü bir hâl aldı artık benim için. Öyle ki artık bara girince, barın kapısından geçince kusmaya başlıyorum.

    Alkol hakkında

    Alkol, dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden muhtemel biri. Benim yanım sıra… Evet. Dünya yüzüne gelmiş en muhteşem şeylerden ikisi işte budur. Dolayısıyla biz de iyi anlaşıyoruz. İçki, nihayetinde birçok insan için yıkıcıdır. Ben işin bu yönünden ayrıyım. Bütün yaratıcı işlerimi içkiliyken yaparım. Kadınlarlayken bile… Sevişme işinde her zaman tutuk olmuşumdur, o yüzden içki cinsel anlamda daha rahat davranmamı sağlamıştır. İpleri koyvermek aslında. Çünkü aslında utangaç, içe dönük biriyim ve içki zamanı ve mekânı arşınlayan, bütün o cüretkâr işleri yapan o kahraman olmamı sağlıyor. O yüzden seviyorum içkiyi. Öyle işte.

    Sigara hakkında

    Sigara içmeyi seviyorum. Sigara ve içki birbirini dengeliyor. İçmekten başımı kaldırıp kendime gelirdim. Hani çok sigara içersin, her iki elin de sarıdır, ya işte sanki eldiven takmışsın gibi olur. Neredeyse kahverengi. Sonra “Hasiktir… Acaba ciğerlerim nasıl görünüyor? Tanrım!” dersin.

    Kavga hakkında

    Kendini en iyi hissettiğin kavgalar, karşındaki adamı yenmen beklenmediği hâlde karşındaki adamı yendiğin kavgalardır. Bir keresinde herifin biriyle kavgaya tutuştuk, ağzımı yüzümü dağıtıyordu. Dedim ki “Tamam. Salla gitsin.” Birdenbire adam mesele olmaktan çıktı. Çaba sarf etmeden adamı alt ediverdim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kanıyordu, gerisi sağlamdı. “Tanrım, yavaş hareket ediyorsun dostum. Kolay lokma olacağını sanmıştım. Sonra lanet olası kavga başladı, ellerini göremez oldum, kahretsin çok hızlıydın. Ne oldu öyle?” dedi. “Bilmiyorum dostum. Öyle oldu işte”. Bunu hatırlarsın. Anın anısına hatırlarsın.

    Kedim Beeker, kavgacıdır. Bazen tırmık yiyor biraz, ama her zaman galip gelir. Ona her şeyi öğrettim, yani işte solla saldır, sağla gardını al.

    Kediler hakkında

    Etrafta birkaç kedi olması iyidir. Kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. Bunda heyecanlanacak bir şey yok. Bilirler işte. Hayat kurtarırlar. Ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. Yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. Gerçekten saçma.

    Kadınlar ve seks hakkında

    Kadınlara, dırdır makinesi diyorum. Mesele bir adamsa asla hiçbir şeyini beğenmezler. Adamı da bu isterinin içinde çektin mi, artık ondan umudunu kes gitsin. Böyle bir durumunda ben bu işin içinden çıkmalı, arabaya atlayıp alıp başımı gitmeliyim. Neresi olursa. Bir yerlerde bir fincan kahve içmeliyim. Nerede olursa. Bir başka kadın dışında her şey kabulüm. Sanırım tek mesele farklı yaratılmış olmaları, değil mi? (Burada anlatırken coşuyor.) İsteri başladı mı, kadını kaybedersin. Gitmek istersiniz ama kadın bunu anlamaz: (En tiz kadın çığlığı tonuyla) “NEREYE GİDİYORSUN?”. “Bu cehenemden yakamı kurtarıyorum bebeğim!”. Kadınlardan nefret eden bir adam olduğumu sanıyorlar, ama değilim. Birçoğu söylentiden başka bir şey değil. İnsanların tek duydukları şu: “Bukowski, şovenist domuzun teki”. Ama kaynağın doğruluğunu kontrol etmiyorlar. Elbette kadınları üzdüm, ama erkekleri de üzdüm. Kendimi de üzdüm. Bir şeyin kötü olduğunu düşünüyorsam, kötü olduğunu söylerim – erkek, kadın, çocuk, köpek. Kadınlar öyle alıngan ki, bu tür şeylerin bir tek kendi başlarına geldiğini sanıyorlar. Bu onların sorunu.

    İlk hakkında

    Bir kadınla ilk kez yatmak en tuhaf şeydi. Bilmiyordum. Vajinayı nasıl yalayacağımı ve seksle ilgili diğer her şeyi o bana öğretti. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bana dedi ki “Hank, muhteşem bir yazarsın, ama kadınlar hakkında en ufak bir fikrin yok!”. “Ne demek istiyorsun? Birçok kadın becerdim”. “Hayır, bilmiyorsun. İzin ver de sana bir şeyler öğreteyim”. “Tamam” dedim. “İyi bir öğrencisin. Hemen kapıyorsun” dedi. Hepsi bu. (Biraz utandı. Verdiği ayrıntılardan dolayı değil de, daha ziyade o hatıranın getirdiği duygusallıktan dolayı.) Ama vajina yalamak meselesi seni biraz boyun eğer bir hale sokabiliyor. Kadınları memnun etmek istiyorum, ama… Bu meseleye gereğinden fazla değer biçiliyor, dostum. Seks, sadece yapmıyorsan muhteşem bir şeydir.

    AIDS’TEN (ve evliliğinden) önce seks hakkında

    Nevresimin içine pat diye girip pat diye içinden çıkıyordum. Bilmiyorum, bir tür trans haliydi, lanet olasıca bir trans. Yani sadece becerip geçiyordum, becerip geçiyordum (gülüşmeler)… Yaptım bunu! (gülüşmeler)

    Ve kadınlar, bilirsin işte birkaç kelam edersin ve sonra bileğinden tutup “Hadi yavrum” dersin. Kadını yatak odasına kadar götürür ve sonra becerirsin. Kendilerini olayın akışına bırakırlar. Bir kere bu ritmi tutturdun mu, arkası gelir. Dışarda birçok yalnız kadın var. Güzeller, ama kimseye bağlanmıyorlar. Orada öylece tek başlarına oturuyorlar, işe gidiyorlar ve eve dönüyorlar. Bu kadınlar için kendilerini becerecek adamlar olması büyük bir olay. Adam oturur, içki içer ve konuşursa, sen de bilirsin ki bu işin eğlendirme kısmıdır. Her şey güzeldi. Ben şanslıydım. Modern kadınlar… Cebindeki deliği dikmezler, unut sen o işi.

    Yazmak hakkında

    Küçük bir kıza tecavüz eden bir tecavüzcünün gözünden bir öykü yazdım. Bu yüzden insanlar beni suçladı. Sorgulandım. “Küçük kızlara tecavüz etmek mi istiyorsun?” dediler. “Elbette hayır. Sadece hayatın bir resmini çekiyorum” dedim. Yaptığım ettiğim birçok şeyde başım belaya girdi. Öte yandan bela bazı kitapları sattırır. Ama en nihayetinde yazarken bunu kendim için yapıyorum. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) İşte bunun gibi. “Nefes” benim için, kül kültablası için… Kitap yayımlamak böyle bir şey.

    Gündüz asla yazmam. Alışveriş merkezinde giysilerin olmadan koşmak gibi bir şey. Herkes seni görebilir. Gece… İşte gece asıl maharetini, büyünü gösterdiğin zaman.

    Şiir hakkında

    Hatırlarım, lisedeyken okulun bahçesinde ne zaman “şair” ya da “şiir” kelimeleri geçse, bütün genç erkekler gülüp dalga geçerdi. Nedenini anlayabiliyorum, çünkü sahte bir ürün. Yüzyıllardır sahte, züppe ve ensest bir ürün. Fazla hassas. Fazla değerli. Bir avuç çer çöp. Yüzyıllardır şiir neredeyse tamamen çöpten ibaret. Hilekâr ve sahte.

    Pek az sayıda iyi şairler de var elbette, sakın yanlış anlama. Çinli şari Li Po var mesela. Birçok şairin yazdıkları 12-14 sayfalık bok gibi şiilerinden çok daha fazla duygu, gerçeklik ve tutku bu adamın 4-5 basit dizesinde yer alabiliyor. O da şarap içermiş. Şiirlerini yakar, nehirden aşağıya doğru sandalla süzülür ve şarap içermiş. İmparatorlar ona bayılıyormuş, çünkü ne dediğini anlayabiliyorlarmış. Ama tabii sadece kötü şiilerini yakarmış. (gülüşmeler)

    Yapmaya çalıştığım şey – müsade edersen söyleyeyim – fabrika işçilerinin hayata bakış açılarını şiire yansıtmaktı. İşten eve geldiğinde bağıran karısını mesela. Sıradan adamın var oluşunun temel gerçekliklerini… Yüzyıllardır süregelen şiir geleneğinde nadiren dile getirilen bir şey. Şunu söylediğimi yazabilirsin, yüzyıllardır devam eden şiir boktan bir şey. Yazık!

    Celine hakkında

    Celine’i ilk okuduğumda, elime büyük bir kutu Ritz kraker alıp yatağa gittim. Ritz krakerleri yiyip kahkahalar atarak ve tekrar Ritz yiyerek Celine’i okumaya başladım. Romanın tamamını bir solukta okudum. Ve Ritz kutusu boştu, dostum. Sonra kalktım ve su içtim. Beni görmeliydin. Hareket edemedim. İyi bir yazarın sana yapacağı tam da budur. İyi yazar seni neredeyse öldürür… Kötü bir yazar da.

    Shakespeare hakkında

    Okunamaz ve abartılmış bir yazar. Ama insanlar bunu duymak istemiyor. Mabetlere saldıramazsın. Shakespeare yüzyıllar içinde hafzalamıza kazınmış bir yazar. “Felanca kötü bir aktör!” diyebilirsin ama Shakespeare boktan diyemezsin. Bir şey uzun süredir ortalıktaysa, burnu büyükler o şeye yapışmaya başlıyorlar, çöpçübalığı gibi. Züppeler bir şeyin güvende olduğunu fark ettikleri anda ona yapışıyorlar. Onlara gerçeği söylediğinde, öfkeden deliye dönüyorlar. Bununla başa çıkamıyorlar. Kendi düşünce süreçlerine saldıran bir hareket oluyor. İğreniyorum onlardan.

    Severek okudukları hakkında

    The National Enquirer’da şöyle bir şey okudum: “Kocanız eşcinsel mi?”. Linda bana “Sesin ibne gibi çıkıyor!” demişti. Kendi kendime “Evet, bu konuyu hep merak etmişimdir” dedim. (gülüşmeler) Makalede şöyle diyor, “Kaşlarını alıyor mu?”. “Hassiktir! Kaşlarımı her zaman alırım. Artık ne olduğumu biliyorum. Kaşlarımı alıyorum. Ben bir ibneyim!” diye düşündüm. The National Enquirer’ın benim ne olduğumu bana anlatması hoş doğrusu.

    Mizah ve ölüm hakkında

    Çok az mizah var. Son iyi mizah ustası James Thurber adında biriydi. Mizahı öyle iyiydi ki, görmezden gelmek zorunda kalıyorlardı. Bu adam yüzyılın psikoloğu/psikiyatristi diyeceğiniz türden biriydi. Erkek/kadın özelliğine sahipti, bilirsin, olayları gören insanlardandı. Her derde devaydı. Esprileri öyle gerçekti ki, güçlü bir patlamayla kahkahanı koyvermek zorunda kalırdın. Thurber dışında, aklıma kimse gelmiyor. Biraz ilgilendim ama onun yaptığı gibi değil. Elde ettiğim şeye ben mizah demem. Ben ona “komik taraf” derim. İşlerin komik tarafına neredeyse kafayı takmış durumdayım. Ne olursa olsun. Gülünç işte. Neredeyse her şey gülünç. Yani, her gün sıçıyoruz. Bu gülünç. Sence de öyle değil mi? İşemek, ağzımıza yemek koymak zorundayız. Kulağımızdan, saçımızdan yağ çıkıyor. Kendimizi kaşımalıyız. Gerçekten çirkin ve aptalca bir hareket. Memelerin bir işlevi yok

    Yani hepimiz ucubeyiz. Eğer bunu görmeyi başarabilirsek, kendimizi sevebiliriz. İçimizi kaplamış bağırsaklarımızla, birbirimizin gözünün içine bakıp “seni seviyorum” derken yavaş yavaş bağırsakların içinde hareket eden bokla ne kadar tuhaf olduğumuzu fark edelim. İçimiz karbonlaşıyor ve boka dönüşüyor. Birbirimizin yanında asla osurmuyoruz. Her şeyin komik bir tarafı var…

    Sonra ölüyoruz. Ama ölüm bizi hak etmedi. Ölüm hiçbir referans göstermedi, bütün referansları biz gösterdik. Peki doğumla biz yaşamı kazanmış mı olduk? Pek sayılmaz, ama içine dalmış bulunduk. Buna içerliyorum. Ölüme içerliyorum. Hayata içerliyorum. İkisinin arasına dalıvermiş olmaya içerliyorum. Kaç kere intihar etmeyi denediğimi biliyor musun? (“Denedin mi?” diye soruyor Linda) Bana biraz zaman tanı, daha 66 yaşındayım. Hala üzerinde çalışıyorum.

    İntihar eğilimin varsa, hiçbir şey canını sıkmıyor. At yarışında kaybetmek dışında. Nedense bu insanın canını sıkıyor. Neden acaba? Çünkü at yarışında kalbini değil, aklını kullanıyorsun.

    Hiç ata binmedim.

    Atlara o kadar da ilgi duymuyorum, doğru ya da yanlış olma sürecinde, seçici biçimde olmak dışında.

    At yarışları hakkında

    Bir süre altılı oynayarak hayatımı kazanmayı denedim. Acı verici. Ama keyifli. Her şey yolunda gidiyor, kira falan, her şey. Ama fazla ihtiyatlı davranmaya başlıyorsun. Aynı şey değil.

    Bir defasında dönemecin aşağısında oturuyordum. Yarışta 12 at vardı, hepsi bir arada koşuyordu. Büyük bir saldırı yapılıyormuş gibi görünüyordu. Tek gördüğüm o kocaman atların kıçlarının bir aşağı bir yukarı gidip gelmesiydi. Vahşi görünüyorlardı. Atların kıçlarına baktım ve “Delilik bu, bu tamamen delilik!” diye düşündüm. Sonra 400-500 dolar kazandığın günler oluyor, bir seferde 8-9 yarış kazanıyorsun. Kendini tanrı gibi hissediyorsun, her şeyi bildiğini düşünüyorsun. Hepsi bir araya geliyor.

    (Sonra bana dönüp)

    CB: Her günün güzel geçmiyor, değil mi?
    SP: Hayır.
    CB: Bazıları güzel ama?
    SP: Evet.
    CB: Birçoğu güzel mi?
    SP: Evet.
    (Bir süre sustuktan sonra, bir şaşkınlık kahkahası patlatıyor)
    CB: “Bir iki tanesi” diyeceksin sandım. Ne büyük hayal kırıklığı!

    İnsanlar hakkında

    İnsanlara fazla bakmıyorum. Rahatsız edici. Birine çok fazla bakarsan ona benzemeye başlarsın, derler. Zavallı Linda.

    Genellikle insansız yapabiliyorum. Bende bir boşluğu doldurmuyorlar, aksine bir boşluğa neden oluyorlar. Kimseye saygı duymuyorum. Benim de böyle bir sorunum var. Yalan söylüyorum, ama inan bana, doğru.

    At yarışının koşulduğu yerde duran valeyle sorunum yok. Bazen koşu alanından çıkarken mesela “Hey, nasılsın adamım?” diyor. “Lanet olsun, ümüğünü sıkmak üzereyim. Beyaz bayrak kaldır. Sinirim tepemde” diyorum. “Hadi ama! Yapma dostum! Bak ne diyeceğim. Bu gece dışarı çıkalım, kafaları çekelim. Birilerini benzetelim ve kuku yalayalım” diyor. “Frank, ben bunu bir düşüneyim” diyorum. “Sen de bilirsin ki işler ne kadar berbatlaşırsa, ben o kadar bilgeleşirim” diyor. “Gerçekten çok bilge bir adam olmalısın, Frank” diyorum. “Senle gençken tanışmamamız iyi olmuş” diyor. “Evet, ne diyeceğini biliyorum Frank. Her ikimiz de San Quentin’i boylardık” diyorum. “Doğru!” diyor.

    At yarışında tanınmak hakkında

    Geçen gün öylece oturuyorum, bana baktıklarını hissettim. Arkasından ne geleceğini tahmin ettim, o yüzden gitmek üzere ayağa kalktım. Sonra adamın biri “Afedersiniz” dedi. “Evet, ne vardı!” diye cevap verdim. “Siz Bukowski misiniz?” diye sordu. “Hayır!” dedim. “Sanırım birileri sürekli size bunu soruyor, değil mi?” dedi. “Öyle!” dedim ve yürüyüp gittim. Bunu daha önce konuştuk seninle. Mahremiyet gibisi yoktur. Yani, insanları severim. Kitapları sevmiş olmaları falan hoş şeyler. Ama ben o kitap değilim ki! Anlıyorsun, değil mi? Ben o kitabı yazan adamım, ama karşıma çıkıp bana güller atmalarını falan istemiyorum. Beni bıraksınlar ki nefes alayım. Benimle takılmak istiyorlar. Fahişeler ve çılgın bir müzik bulacağımı ve birilerini benzeteceğimi sanıyorlar. Öyküleri okuyorlar! Allahın belası, böyle şeyler 20-30 sene önce oluyordu yavrum.

    Şöhret hakkında

    Hayatını mahveden bir şey. Orospu, kaltak, bütün zamanların en büyük zararlısı. Ben işin en tatlı tarafını yaşadım, çünkü Avrupa’da ünlüyüm ama burada tanınmıyorum. En talihli heriflerden biriyim. Şanslı bir itim. Şöhret cidden korkunç. Ortak payda düzeyinde bir belirleyici. Daha düşük bir seviyede çalışan zihinler paydasında. Beş para etmez. Seçilmiş okur her zaman çok daha iyidir.

    Yalnızlık hakkında

    Ben hiç yalnızlık çekmedim. Bir gün bir odada kaldım. İntihar edecekmiş gibi oldum. Depresifleştim. Berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. Ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. Diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. Bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. Ibsen’den bir alıntı yapayım: “En güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. Hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “Şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. Hayır, bunun bir faydası olmaz. O bildik güruhu bilirsin işte: “Hey, bu gece Cuma gecesi, ne yapacaksın? Orda öylece oturacak mısın?”. Evet, öyle. Çünkü dışarıda bir şey yok. Aptallık bu. Aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. Kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. Gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. Barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. Kendimi seviyorum. Kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum. Hadi biraz daha şarap içelim!

    Boş zaman hakkında

    Bu çok önemli – kendine boş zaman yaratmak. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun, ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu. Eskiden, evlenmeden önce ya da çok kadın tanırken, bütün gölgelikleri indirir, dört-beş gün yataktan çıkmazdım. Tuvalet için kalkardım bir tek. Bir kutu bezelye yer, yatağa döner ve 3-4 gün orada kalırdım. Sonra giyinir ve dışarıda yürürdüm. Güneş pırıl pırıl olurdu, sesler müthişti. Şarj edilmiş pil gibi güçlü hissederdim kendimi. İlk darbeyi ne zaman alırdım biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzüyle, enerjimin yarısını oracıkta kaybediverirdim. Bu canavarı andıran, ifadesiz, aptal, hissiz, kapitalizmle dolu surat, “inek”. Sonra “Ahh! Gitti yarısı!” diyordum. Ama yine de buna değerdi, en azından yarısı bana kalırdı. O yüzden, evet, boş zaman. Ama kesinlikle derin düşüncelere dalmayı kast etmiyorum. Aksine hiçbir şey düşünmemeyi kast ediyorum. İlerleme düşünceleri olmadan, kendini geliştirmeye çalışmak için kendi hakkında düşünmeden. Tam bir tembel gibi. Çok güzel.

    Güzellik hakkında

    Güzellik diye bir şey yoktur, özellikle insan yüzünde, fizyonomi dediğimiz şeyde. Hepsi özelliklerin matematiksel ve hayali dizilişinden ibaret. Mesela burun uzun mu? Yüz istenilir bir hâlde mi? Kulak memeleri fazla büyük mü? Saçlar uzun mu? Bir çeşit genelleme serabı. İnsanlar bazı yüzlerin güzel olduğunu düşünüyor, ama aslında en nihayetinde güzel değiller. Bu bir matematiksel sıfır denklemi. “Gerçek güzellik”, elbette, karakterden gelir. Kaşların biçiminden değil. Bu yüzden bana anlatılan birçok kadın güzel. Kahretsin, bir kasenin içine bakmak gibi.

    Çirkinlik hakkında

    Çirkinlik diye bir şey yok. Biçimsel bozukluk diye bir şey var ama görünüşte “çirkinlik” yok. Diyeceğimi dedim.

    Br zamanlar:

    Kıştı. New York’ta yazar olmaya çalışırken açlıktan ölmek üzereydim. Üç ya da dört gündür yemek yememiştim. O yüzden sonunda dedim ki “Büyük bir paket patlamış mısır yiyeceğim”. Tanrım, o kadar uzun süredir ağzıma yemek sürmemiştim ki, tadı çok güzeldi. Her bir mısır tanesi, biftek gibiydi! Çiğneyip zavallı mideme gönderiyordum. Midem “TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM” diyordu. Cennetteydim sanki ve öylece yürüyordum. İki adam yanımda belirdi ve biri diğerine dedi ki “Aman Tanrım!”. Diğeri sordu, “Ne oldu?”. “Patlamış mısır yiyen adamı gördün mü? Tanrım, iğrençti!”. Bunu duyunca patlamış mısırın geri kalanından zevk almadım. “ ‘İğreçti’ ne demek? Ben burda cennetteyim” diye düşündüm. Sanırım biraz pistim. Ebesi sikilmiş bir adamı her zaman tanırlar.

    Basın hakkında

    Bana saldırılmasından hoşlanıyorum biraz galiba. “Bukowski mide bulandırıcı!” Bu beni gülümsetiyor, biliyor musun? Hoşuma gidiyor. “Berbat bir yazar!” Biraz daha gülümsüyorum. Bundan besleniyorum bir nevi. Adamın biri çıkıp “Biliyor musun, seni şöyle bir üniversitede ders olarak okuyorlar” dediğinde, ağzım bir karış açık kalıyor. Bilemiyorum… Çok fazla kabul görmek, korkutucu. Bir şeyleri yanlış yapmışsın hissine kapılıyorsun.

    Hakkında söylenen kötü şeylerden keyif alıyorum. [Kitap] satışlarını arttırıyor ve kendimi iblis gibi hissediyorum. İyi hissetmekten hoşlanmıyorum, çünkü iyiyim. Ama iblis? Evet. Bu bana bir açı daha kazandırıyor. (Sol elinin serçe parmağını kaldırıyor.) Bu parmağı daha önce hiç gördün mü? (Parmak, ters L şeklinde kitlenmiş gibi görünüyor.) Kırdım bu parmağımı, bir gece sarhoşken. Nasıl yaptım bilmiyorum, ama… Sanırım olması gerektiği konumda değildi. Ama “a” harfine basma görevini gayet iyi yapıyor (daktilosunda) ve… Canı cehenneme… Beni ben yapan ayrıntılardan biri. Görüyorsun ya, artık bir karakterim ve boyutum var. (Gülüyor.)

    Cesaret hakkında

    Cesur olduğu söylenen birçok kişi, hayalgücünden yoksun. Sanki işler ters giderse neler olabileceğini kavrayamıyormuş gibiler. Gerçek cesur, hayalgücünün üstesinden gelir ve yapması gerekeni yapar.

    Korku hakkında

    Hakkında en ufak bir fikrim yok. (Gülüyor)

    Şiddet hakkında

    Bence şiddet genellikle yanlış yorumlanıyor. Bazı tür şiddete ihtiyaç var. Hepimizin içinde boşalmak isteyen bir enerji var. Bence bu enerji kısıtlanırsa, deliririz. Hepimizin istediği nihai sükunet, aslında arzulanır bir alan değil. Yapımızda bir biçimde yok. Bu yüzden boks maçlarını izlemeyi seviyorum ve gençken arka sokaklarda kozumu paylaşmayı severdim. “Onurlu enerji patlaması”, zaman zaman şiddet olarak adlandırılıyor. “İlginç delilik” ve “iğrenç delilik” ayrımı var. Şiddetin iyi ve kötü biçimleri var. Bu yüzden aslında müphem bir kavram. Yeter ki başkalarına fazla zarar vermesin, bunun dışında sorun yok.

    Fiziksel acı hakkında

    Çocukken, vücudumdan sıvı alırlardı. Vücudumda büyük çıbanlar vardı. Fiziksel acıya karşı duyarsızlaştım. Bir gün General Hospital’dayken, çıbanların içini boşaltıyorlardı. Adamın biri geldi, “İğnenin altına bu kadar sakin bir biçimde yatan birini daha görmedim” dedi. Cesaret değildi, bir süreçti, uyum sağlamaktı. Yeterince fiziksel acıya maruz kalırsan, gevşiyorsun.

    Zihinsel acıya alışılamaz. Benden uzak olsun.

    Psikiyatri hakkında

    Psikiyatri hastalarının eline ne geçiyor? Fatura.

    Bence psikiyatrist ile hasta arasındaki sorun, psikiyatristin kitaba uygun hareket ederken hastanın hayatın ona getirdikleri yüzünden orada olmasıdır. Kitap bazı içgörüler sunsa da kitabın sayfaları değişmezken, her hasta biraz farklıdır. Kitabın sayfalarında daha fazla sayıda bireysel sorun vardır. Anlıyor musun? “Saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans biter” dediğim için delirtebileceğim birçok deli insan var. Sadece bunu söylemek bile neredeyse deli birini deliliğe sürükleyebilir. Tam kendini açmaya ve iyi hissetmeye başladığı anda, psikiyatrist “Hemşire, bir sonraki hastayı alın” diyor, ödeyecekleri paranın hesabını kaçırıyorlar, ki bu da normal değil. Ayrıca kokuşmuş derecede dünyevi bir uygulama. Adam kıçını sikmek için orada. Seni tedavi etmek için değil. Senin paranı istiyor. Zil çalınca, sıradaki “çatlağı” getir. İşte zil çaldığı anda hassas “çatlak”, becerildiğinin farkına varacak. Deliliği tedavi etmenin zaman sınırlaması yok, faturası da. Gördüğüm birçok psikiyatristin kendisi de zaten biraz sınıra yakın duruyor. Ama çok rahatlar. Bence hepsi fazla rahat. Sanırım bir hasta biraz delilik görmek ister, fazla değil tabii. Ahhhhhh! (sıkıldı.) PSİKİYATRİSTLAR BEŞ PARA ETMEZ! Diğer soru?

    İnanç hakkında

    İnanç sahibi olanlar için, inanç mesele değil. Muslukçuma duyduğum inanç, sonsuz bir varlığa duyduğum inançtan fazla. Muslukçular iyi iş çıkarıyor. Zamazingonun akmasını sağlıyorlar.

    Kinizm hakkında

    Her zaman kinik olmakla suçlandım. Bence kinizm ekşi üzümdür. Bence kinizm zayıflıktır. “Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!” diyor kinizm. Biliyor musun? “Bu doğru değil! Şu doğru değil!”. Kinizm, kişiyi o anda olmakta olan şeye uyum sağlama becerisinden alıkoyan zayıflıktır. Evet, kinizm kesinlikle zayıflıktır, tıpkı optimizm gibi. “Güneş parıldıyor, kuşlar cıvıldıyor, öyleyse gülümse”. Bu da saçmanın daniskası. Gerçek, bu ikisinin araında bir yerde. Neyse, o. Bununla başa çıkmaya hazır değil misin? Ne yazık!

    Geleneksel ahlak hakkında

    Cehennem olmayabilir, ama insanları yargılayanlar bir cehennem yaratabilir. Bence insanlara gereğinden fazla şey öğretiliyor. İnsanlar gereğinden fazla şey biliyor her şey hakkında. Başına gelen şeyden hareketle nasıl tepki vermen gerektiğini öğrenmelisin. Bu noktada tuhaf bir kavram kullanacağım: “İyi”. Bu kavramın nereden çıktığını bilmiyorum. Ama en nihayetinde her birimizin içinde “iyilik” kavramıyla doğduğunu hisediyorum. Tanrıya inanmıyorum, ama “iyilik”e inanıyorum, tıpkı bedenimizin içinden geçip giden bir tüp gibi. Bu beslenebilir. Bir otobanda trafiğe takılıp kalmışken yabancının tekinin şerit değiştirmeniz için size yol vermesi her zaman bir mucizedir. Size umut verir.

    Röportaj vermek hakkında

    Neredeyse köşeye sıkıştırılmak gibi. Utanç verici. Bu yüzden, her zaman bütün gerçekleri anlatmıyorum. Biraz oyalanmayı, şakalaşmayı seviyorum. Böylece sırf bir parça eğlence ve saçmalığın hatrına biraz yanlış bilgi veriyorum. O yüzden eğer beni tanımak istiyorsan sakın röportaj okuma. Bunu da görmezden gel.
    Çevirmen: Neslihan Demirkol,
    Kaynak: http://www.gulusmeler.com (9 haziran 2012)
  • Kemal Özer


    Siz Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdunuz. Deccal Tabakta kitabını yazdınız ve şimdi Şeytan Ye Diyor kitabı ile İnsan Ne Yemeli Yememeli? sorusuna cevap veriyorsunuz. Gelecek nesillerimizin sağlıklı bir hayat sürebilmesi için bireysel bir savaş veriyorsunuz adeta. Çabalarınız takdire şayan… Peki, sizin Gıda Hareketi’ni başlatmanıza ve bu kitapları kaleme almanıza sebep olan neydi? Okuyucularımızla kısaca “temiz gıda” için verdiğiniz savaş hikâyenizi paylaşır mısınız?
    İnsan bazen sehven, bazen kasten, bazen de doğrusunu bilmediği için hata yapar. Yedi-sekiz yıl öncesine kadar, bugünkü bildiklerimizi bilmediğimiz için bizde çok hata yaptık. En basitinden, herkes gibi tüketiyorduk. Yaşadığımız bazı olaylar ve okumalarımız bizi bu sürece götürdü. 6 yılı Tüketiciler Birliği’nde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır çok farklı sivil toplum örgütleri çevresinde olmanız nedeniyle; aldığı ayakkabı bozulan da, kredi borcunu ödeyemeyen de, belediye başkanını beğenmeyen de, kaza yapan da, aldığı gıda bozuk olan, gıdadan zehirlenen de, kısacası sorunu olan herkes gelip derdini size anlatıp yardım istiyor. Bu nedenle, size intikal eden hadiselerin sizi etkilememesi imkânsız!


    Geçmiş yıllarda ateşli bir hastalığa yakalanmıştım ve bir tıp fakültesinin (adını burada söylemeyeyim ama Türkiye’nin önde gelen fakültelerinden!) özel bir odasında tedavi görüyordum. Kaldığım oda ortopedi servisine bitişikmiş. Kaza yapıp kolu-bacağı kırılanların çığlıkları ve özellikle de çocukların feryatları hiç kulağımdan gitmez. Bu çığlık nedeniyle odadan dışarı çıktım. Sonradan profesör olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü biri çığlıkları umursamayarak, bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan da sigara içiyordu. Odamın penceresi de hastanenin kantinine bakıyordu. Zaman zaman penceremden orada olup bitenleri gözlemliyordum. Bir gün kantine gittim. Meyve suyu istedim. Bana ambalajlı ‘zehri’ verdi. Dedim ki, “Ben taze sıkma meyve suyu istiyorum”. “Yok” dediler. “Neden” dedim. “Bu kadar iş arasında meyve suyu mu sıkılır?” diye cevap verdiler. Tezgâhtaki ambalajlı meyve suyu gözüme ilişti. Baktım ki son kullanma tarihi 3 ay kadar geçmiş. Oradan ayrıldım. Hastane gözlemlerimi odama gidip yazdım. Ardından olup bitenleri bir gazeteye gönderdim ve gazetede yayınlandı. Taburcu işlemlerim sırasında iki doktor arkadaşım odama gelip; “Dekan hanım sizinle görüşmek istiyor. Odasına gidebilir miyiz?”dedi. Kabul ettim gittik. Hastane gözlemlerimi okumuş olan dekan hanım hüngür hüngür ağlıyor…


    O hastane yolcuğu bugün bu kitabın yazılmasına sebep olan olaylardan biri elbette.


    Başka bir sebep de seyahatlerde yaşadıklarım… Zaman zaman yurt dışına gidiyorum. Bir keresinde farklı dünya görüşlerinden iki otobüslük bir ekiple 5 ülke ve 40’dan fazla şehir gezdik. Herkes ne bulursa yiyordu. Oysa ben o geziden dönene kadar 7-8 kilo verdim. Yine bir Ramazan ayında Çin’deydim. Yemeye değer bir şey bulamadığım için günlerce sadece suyla oruç tutmuştum. Buralardaki gözlemlerim, beni toplumları daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim-i başka bir boyutla okumaya itti. Bu sırada Kehf Suresi 19. ayeti beni adeta çarptı.

    Kehf 19’daki sizi etkileyen şey neydi?
    Malum, Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in dramatik hikâyesi anlatılır. Mağaraya sığınmış olan bu insanlar uyandıklarında içlerinden biri, “İçimizden biri gidip temiz bir gıda getirsin ki, açlığımızı giderelim” der. İlk bakışta bu cümle sıradan bir olay gibi gözükebilir. Hâlbuki hikâyenin bütününe bakıldığında, o sıradanlık bir anda kayboluverir. Zalim kraldan kaçan bu insanlar, yakalanmaları durumunda öldürüleceklerdir. Ashab-ı Kehf’in “içimizden biri gidip, gizlice karnımızı doyuracak bir şeyler getirsin’ demek yerine, en zor anlarında bile ‘temiz gıda’ arayışları beni adeta çarptı. Bizi bu mücadeleye iten ve ‘temiz gıda’ arayışına sürükleyen ana nedenlerden biri de buydu. Allah c.c. neden bu olayda ‘temiz vurgusu’ yapıyordu? Ardından yaptığım okumalarda, Kur’an’-ı Kerim’in sürekli olarak ‘helâl gıda’ ile birlikte ‘temiz gıda’dan söz ettiğini fark ettim. Oysa o ana kadar bu ayetleri defalarca okumuştum. Peki, o halde ‘temiz gıda neydi?’ 19. yüzyıl öncesinde bu sorunun cevabını bilmek neredeyse imkânsız iken, bugün artık çok net bir şekilde biliyoruz.


    Peki, bu sorunun cevabı ne?
    İmam-ı Gazali helâli; “Mutlak mânâda helâl olan şey şudur: Zatı, aynısında haramlığı icap ettiren sıfatlardan uzak ve sebepleri de haram veya kerahiyetin (pis, iğrenç, çirkin, tiksindirici fena şeyler) arız olabileceği şeylerden uzak olanlardır” şeklinde tarif eder. Kur’an’da yasaklanan domuz, sarhoş ediciler, kan, Allah adı anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar ile yırtıcı hayvanların helâl olmayan gıdalar olduğunu çoğu kimse bilir.


    Kur’an Kerim, yenilebilir gıdaların özelliklerini sayarken, hep “Halalen tayyiba” yani “helâl ve temiz” kelimelerini kullanıyor. Helâl kısmı önemli ölçüde anlaşıldığına göre “temiz”den murat ne? İşte Müslümanlar genellikle bu kısmını görmezden geliyor ya da üzerinde pek kafa yormuyorlar. İslam, gıdaların fıtratları bozulmadan üretilip-tüketilmesini ve yasaklananlardan her koşulda kaçınılmasını şart koşar. Özetle İslam, gıdanın sadece “temiz” olmasını ister. ‘Şeytan Ye Diyor!’ kitabı, İslam’ın temiz gıdadan ne kastettiğini anlama gayretidir.

    Yine özetle diyebiliriz ki; gıdanın temiz olmasından maksat, maddi ve manevi kirlerden arınmış olmasıdır. Bu durumda da haklı olarak “Maddi ve manevi kir nedir?” sorusu gelir. Manevi kirler, birçok ilmihalde bulunabilecek bilgiler. Peki, maddi kirden kasıt “Görünür temizlenebilir kirlenme mi, canlılar için zararlı tarım kimyasalları mı, antibiyotikler ve hormonlar mı, genetik değişiklikler mi, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler ve gıdalara eklenen katkı maddeleri mi ya da hepsi mi?”

    Kanaatimizce hepsi maddi kirlerdir ve ister Müslüman olsun, ister olmasın insanların bundan kaçınması şart! Çünkü bu maddi kirler, insanın ruh ve beden sağlığını tehdit ediyor. İnsanla da kalmıyor, tabiattaki bitki ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Endüstri, dünyayı fiziki ve kimyasal çöplüğe çevirmiş durumda. Bu çöpler artık evrendeki yaşamı tehdit ediyor. Evrenin ve midelerin çöplüğe çevrilmesine, kim helal ya da caiz diyebilir ki?

    Başkanlığını yürüttüğünüz ‘Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ bu arayıştan mı doğdu?
    Bugün raflar ve mutfaklar, dinlerin yasakladığı gıdaların da yanı sıra, tabiî yapısı bozulmuş veya menşei bilinmeyen yahut gizlenen, şüpheli ve zararlı ürünlerle dolu. Yine, arz edilmiş ürünlerin etiketlerinde, üretim teknolojisi genellikle yazılmadığı gibi, içeriğinin de önemli bir kısmı yer almaz. Oysa insanların ne tükettiğini bilmeleri en temel insanî hakları... Yiyip içtiğimiz bu ürünler, ruh ve beden sağlığımızın yanı sıra, nesil emniyetimizi de tehdit ediyor. İşte bu sorunlarla mücadele etmek ve başta insan nesli olmak üzere, tüm canlıların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için bilinç oluşturma ve çözümler geliştirme amacıyla kurduk. Özetle bu dernek, zikrettiğimiz arayışın neticesi ve kurumsallaşması.

    İlk olarak Deccal Tabakta isimli kitabınız çıktı. GDO meselesi, bu kitaptaki boyutlarıyla başka hiçbir yerde incelenmedi sanırım. Yanılıyor muyum?
    Galiba öyle... GDO meselesi, genellikle sağlık ve açlık boyutlarıyla ele alınıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bugün dünyada konuşulması gereken açlık değil, insanların çok yemekten dolayı ölmelerinin nasıl engelleneceği olmalı. Çok yemekten dolayı ölenlerin sayısı, açlıktan ölenlerin binlerce katı fazla! İsrafımızı yüzde 5 oranında azaltsak, açlarımızı yıllarca besler. Biz Deccal Tabakta eserinde, GDO meselesini siyasi, ekonomik, sosyal, çevre, sağlık ve dinî boyutlarıyla ele aldık. Bu nedenle, sanırım bu boyutlarını tümü başka hiçbir kitapta yok.

    Bugün toplumun en büyük eğlence aracı ve haber kaynağı televizyon, sonra da internet… Aynı zamanda halkımızın bu zaaflarını bilen şeytan da oradaki reklamlar aracılığı ile insanımızı “kolay” bir şekilde ağına düşürüyor. Yani özellikle evin alışveriş listesini belirleyen kadınlarımız televizyonda (özellikle de sevdiği bir insan tarafından) önerilen her şeyin iyi ve kaliteli olduğuna inanıyor. Eve gelip ürünü kullandığında tadı yabancı olsa dahi, “Kötü olsa sevdiği kanalda ya da programda reklamı olmazdı” diye kendini avutup, zorla o tada alışmaya çalışıyor. Peki, Şeytan Ye Diyor! kitabınızı okuyanlar hangi noktada ve nasıl aldandıklarını anlayabilecekler mi?
    Mesela birkaç gün önce yayın organlarında “Sokakta satılan sütler tüketilmemeli” şeklinde bir haber vardı. Oysa eskiden ‘sokak hayatın merkeziydi’. Sokağın her anlamda içini boşaltıp, kötü bir kavrama dönüştürdük. Sonra da ‘sokak sütü’, ‘sokak satıcısı’ diye aşağıladık. Bugünkü zenginlerin çoğuna baba veya dedelerinin mesleğini sorsak, önemli ölçüde ilk mesleğinin sokak satıcılığı olduğunu söylerler. Burada iki temel sorun var. İlki, ‘sokak sütü diye bir süt yok.’ Süt ya normal süttür ya da endüstriyel… Burada kötülenen normal (sokak) süt, övülen ise UHT süt. Öven kim? Birkaç profesör... Bunu nerede övüyorlar? UHT teknolojisinin sahibi ambalaj üreticisi firmanın etkinliğinde. Buradaki ikinci sorun ise, meselenin ilmî, ahlakî ve vicdanî boyutu. Ben, UHT sütü öneren kimselerin çoğunun bu sütü içmeye değer bulmadıklarını çok kez şahit oldum.

    İnsanoğlu ilk insandan bu yana (13 bin yıldır) doğal sütü kaynayıp içmiş, hiçbir şey olmamış ama şimdi bu doğal yani işlem görmemiş süt, düşman gibi gösteriliyor. Yerine ise hiçbir besleyiciliği olmayan ve de pankreas kanserine neden olan, endüstriyel ‘UHT süt’ öneriliyor. Sonra da anneler, endüstriyel süte oranla daha besleyici ve daha az zararlı normal doğal sütü bırakıp, 140 derecelik bir ısıl işlemle, bütün yararlı bakterileri ve besleyiciliği yok edilmiş, kutulara doldurulmuş sözde sütü içiriyorlar yavrularına. Bu, gerçekten insanlığa yapılacak en büyük zulümdür. Birileri para kazanacak, birileri de üç beş kuruşluk çıkar için insanları yanlışa yönlendirecekler. Bu gerçekten acı verici bir durum!

    Bu durum, sütle sınırlı değil elbette... Düşünün, yıllarca yumurta ve tereyağı için kolesterol, zeytinyağı içinse kanser yapar diye ekranlarda milleti kandırdılar. Ayçiçeği ve mısırözü yağını sağlıklı ve hafiflik sembolü gösterdiler. Margarin kolesterol yapmaz diye insanların beynini yıkadılar adeta…

    “Zeytinyağında kızartma yapılmaz” deyip, insanları zeytinyağından soğutmak için “Zeytinyağlı yiyemem amman, basmada fistan giyemem amman...” diye türküler yaptırıp bilinçaltımızı yönettiler. Oysa zararlı olan zeytinyağı değil, bu düşünce ve ahlaksız yaklaşımdı. Yıllar sonra birde gördük ki, dünyanın en çok zeytinyağı tüketen toplumu İtalyanlar, tüketmeyen toplumlara oranla çok daha az kanser olmuşlar. Keten veya pamuktan yapılmış basma giyen kadınlar, petrol ürünü tekstil giyen kadınlar oranla daha az kanser oluyorlar. Ayçiçeği ve mısırözü ise ısıtılınca transyağa dönüşüyor yani obezitenin ana sebeplerinden! Margarin gerçeğini ise bilmeyen kalmadı…

    Bugün bize yağ diye sunulan sözde yağları bir düşünün. 3,2 kg fındıktan 1 lt yağ elde edilebilirken, 1 lt fındık yağı nasıl olur da 2 TL’ye satılabilir? Hep birden, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmiyor mu?

    Neredeyse her alışveriş sepetinde kutu sütler, hazır yoğurtlar, margarinler, cipsler, şeker, çikolata, bisküviler, kola ve gazozlar, puding karışımları, hazır kek karışımları, sucuk, salam, sosis vb kolayca hazırlanan veya yemeye hazır yiyecekler var. Durum böyle iken insanlarımız bunca yıllık alışkanlıklarından nasıl kurtulacaklar?
    Öncelikle belirtmek isterim ki, bizim evde gıda alışveriş için markete gidilmez. Yalnız olmadığımı biliyorum. Ama ne yazık ki çoğunluk böyle yapmıyor. Öncelikle yapmamız gereken, büyük dedemizin ne tüketip ne tüketmediğini araştırmak. Eğer sağlıklı bir yaşam sürmek istiyorsak, büyük dedemizin tüketmediklerini asla tüketmeyeceğiz. Dedemiz hayatta ise artık onlar da torunları gibi tüketseler de, onların babaları öyle değildi. Onlara babalarının neler yediğini sorup, onu reçete yapabiliriz.

    Bu ilginç bir yaklaşım…
    İlginç mi bilmem ama doğrusu bu. Bugün ne yazık ki, dede, oğul ve torun aynı şekilde tüketiyor. Bu nedenle dedelerimizi değil, büyük dedelerimizi örnek almamız gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmek öyle sanıldığı kadar zor değil. Alışkanlıkları değiştirmek için ilk yapmamız gereken beynimizi ikna etmek. Beynimizi ikna edersek, gerisi gelir. Mesela, çayı şeker ekleyerek içiyorsak, öncelikle şekerin her türünün; diyabete, karaciğer sorunlarına, obeziteye neden olduğunu beynimize anlatmamız gerekiyor. Şekersiz çay içmek, üç-beş gün zor gelecek. Bu sürede biraz direnmek ve daha açık çay içmek yeterli olacak. Kısa bir süre sonra, bugüne kadar hiç çay içmediğinizi fark edeceksiniz. Artık size kimse şekerli çay içiremeyecek.

    Sözünü ettiğiniz ürünleri ele alırsak; bu ürünlerde çoğunluğu petrol türevleri ve böcekler dâhil birçok hayvandan elde edilen katkı maddeleri kullanılır. Sonra biri çıkıp bunların kaçınılmaz olduğundan söz eder. Peki, amaç ne? Rafa sunulan sözde gıdanın ‘raf ömrünü uzatmak’. Oysa raf ömrü uzatılan bu ürün, bizim ömrümüzü kısaltıyor. Bugün bu ülkede, yedi kişiden biri böbrek hastası. Artık çocuklar diyabet hastası olarak doğuyor ve 2 yaşında kanser olanların sayısı da maalesef artıyor. Genç kızlar evlilik yaşı gelmeden göğüs kanseri oluyor ve 25-30’lu yaşlarda menopoza girer hâle geliyorlar. Milyonlarca kişi böbrek, diyabet veya hepatit hastası... Alzheimer, kalp/damar sorunları, kadın hastalıkları gibi sayısız hastalık kol geziyor. Kısacası, toplumun yarıdan fazlası hasta... Yüzde 15’i her gün hastaneye gidiyor… Yüzde 10’na yakını her gün ilaç kullanıyor. Her 4 yeni evli çiften biri kısır...

    Bizi bu hale nasıl getirdiler? Toplumu, gıda diye sunulan bu janjanlı/ambalajlı ürünler bu hâle getirdi. Kendine değer veren, ailesini seven biri, sadece tavsiyeye veya ambalajına bakarak bu zehirleri tüketmeyi sürdürebilir mi? Konuyu biraz açarsak, mesela bir fil, bir de çocuk düşünelim. Küçücük bir çocuk, bir fili elindeki bir dal parçasıyla yönetir. Bu çocuğun kendisinden kat ve kat güçlü bir fili yönetebilmesinin tek nedeni, filin iradeden yoksun olmasıdır. İş gıda ve sağlık olunca, kocaman fili yöneten insanın irade ve aklına ne oluyor acaba? Bu durumda kendi sorununu görmezlikten gelen irade ve aklın bir önemi kalır mı?

    Haklısınız. Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
    Önce gıdanın bir silah olabileceğini keşfettiler. Sonra da bunu, kelimenin tam anlamıyla silah olarak kullandılar. Böcekleri öldürmek adı altında toprağı ve bitkileri zehirlediler. Toprağın ve tohumun tabiî yapısını bozdular. Genetiğini değiştirdiler. Böceklerden korunma adı altında, milyarlarca ton kimyasal zehri bitkilere sıktılar ve sıkmaya devam ediyorlar. Tarım ürünleri; gübre ve hormon olarak adlandırılan kimyasal zehirlerle besleniyor. Nihayetinde bunları biz yiyoruz.

    Endişelerimizi azaltmak için de ‘doz masalı’nı uydurdular. “Bundan şu kadar yersen bir şey olmaz, şundan bu kadar yersen bir şey olmaz.” İyi de herkes her şeyden ölçerek mi yiyor ya da yiyecek? İçinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu nasıl bilecek? Bilse ne olur ki? Tek başlarına dururken zararı olmayan iki maddeyi bir araya getirirseniz, karşınıza nükleer bir bomba çıkabilir.

    Kullanılan bir böcek öldürücü, o an için tırtılları bitkilerden uzaklaştırmış hatta yok etmiş olsun. Oysa sonuç bu kadar basit değildir. Sonuç; artı ürün, eksi tırtıl hiç değildir. Neticeyi doğru okuduğumuzda, eksi tırtıl, artı yeni ve daha güçlü bir böcek! Yeni sağlık sorunları ve zincirleme çevre felaketleri. Gelecek yıl daha güçlü veya daha fazla ilaç, daha fazla tedavi gideri, daha fazla büyümüş manevi sorunlar ve hastalıklar, vb…

    Bir çiftçinin tarlasına atacağı bir torba endüstriyel yani kimyasal gübre ve ilaç, belki üründe bir nebze verimlilik sağlayacak. Bu verimlilik, bir birim olsun. Oysa bu kimyasal gübre ile beslenen gıdayı tüketen insan zarar görecek. İster yağmur, isterse sulama ile bu gübre toprağa karışacak ve toprağın yapısı bozulacak. Aynı şekilde yeraltı sularına ulaşacak. Bu suyu tüketen insan ve hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak. Bir birim sözde kâr elde etmek için, bu kimyasalı kullanan çiftçinin kendi çocuğu da kaçınılmaz olarak hastalanacak. Kısa vadede kazançlı bu çiftçi tüm varlığını harcasa; ne o sağlığı geri getirebilir, ne toprağı eski haline döndürebilir, ne de su suyu arındırabilir. Bunu başardığını düşünsek bile, harcadığı maddi miktar, elde ettiği maddi kazancın onlarca kat fazlası olacak. Hadi diyelim ki maddi zararının karşılığını aldı. Peki, manevi kaybını geri getirebilecek mi?

    Diyorsunuz ki, bugünkü endüstriyel ürünler Kur’an’ın öngördüğü ‘temiz’ kavramını karşılamıyor. O halde, bir Müslüman’ın evine kesinlikle girmemesi gereken ürünler hangileri?
    Dini, ırkı, rengi, yaşam şekli ne olursa olsun, insan mükerremdir. Bu mükerrem varlığa ‘helâl ve temiz gıdalar’ yaraşır. Ne Müslüman ne de diğer insanlar, bugünün endüstriyel gıdalarının hiçbirini kesinlikle tüketmemeli. Çünkü bu sözde gıdalar, bu mükerrem insana asla layık değiller. İnsana yaraşan, Yaratıcının sonsuz ilmi ile yarattığı tabiî gıdalardır. İnsan ve çevre sağlığını bozan, gelecek nesilleri daha şimdiden tehdit eden bu sözde gıdalar tüketilemez.

    Bir yazınızda diyorsunuz ki, bugünkü gıdalar fizikî açlığımızı doyuruyor ancak biyolojik açlığımızı doyurmuyor. Nasıl oluyor, bunu biraz açar mısınız?
    Günlük ortalama kişi başına 400 gr ekmek tüketen Türkiye halkı, dünyanın en çok ekmek tüketen toplumu. Buna karşın, dünyanın en sağlıksız ekmeğini tüketen de yine bizleriz. İçerisine eklenen şüpheli ve sağlıksız katkı maddelerinin zararları bir yana, ekmeğin beyaz undan yapılması bile başlı başına bir sorun. Tahıl, geçmişte olduğu üzere sadece değirmende öğütülüp, kepek ve rüşeymi ayrıştırılmadan ekmek yapılıp tüketilince, 100 birim besin elde ediliyorsa, kepek ve rüşeymi ayrılan beyaz undan elde edilen ekmekle beslenen bir kişi sadece 7 birim besin elde eder. 93 birimini ise çöpe atar. Beyaz ekmekle midesini yani fiziksel açlığını gideren bir toplum, biyolojik olarak aç değil midir? Fizikî açlığını giderdiği halde, biyolojik açlığını gidermeyen bir toplum hastalanmayıp da ne yapacak?

    Bugün raftan satın aldığımız her yüz gıdadan en az doksanında, soya veya mısır ya da bunlardan mâmul katkı maddeleri var. Aynı üründen, adı farklı binlerce ürün… Artık tavuk ve sığırlar bile soya ve mısırla besleniyor. Biz et, çikolata, çorba, yağ, tatlı tükettiğimizi zannederken, aslında önemli ölçüde sadece soya ve mısır tüketmiş oluyoruz. Peki, bu durumda ‘doz’ ne olacak? Bunca çeşit nimet varken, neden sadece soya ve mısır? Çünkü ‘mono tarımla hedeflerine daha kolay ulaşıyorlar.’ İnsanların fiziki açlığını giderip, biyolojik açlığını gidermemesinden birilerinin çok büyük çıkarı var. İnsanlar tek tip beslenmeli ki, sağlıksızlaşsınlar. İnsanlar sağlıksızlaşsın ki, sağlık endüstrisi ayakta kalsın ve bu kısır döngü sürüp gitsin.

    Buradaki can alıcı soru şu: Fili kontrol edebilen çocuk/insan, iş, sofrasına gelen gıda söz konusu olunca neden filin gösterdiği hassasiyeti göstermiyor? Neden şeytan ve şeytanlaşmışların dediklerini dinliyor? Neden hazzının esiri oluyor?

    Tarım Bakanlığı üretim izni varsa, ambalajı güzelse, bir de reklamı bol bir markanın ürünü ise halkımız doğal olarak o gıdayı güvenli olarak görüyor. Ama sizin anlattıklarınızdan gerçeğin öyle olmadığını anlıyoruz. Peki, bir insan market veya pazar alışverişine çıktığında, bir ürünü alırken aldanmaktan nasıl ‘emin’ olabilir? Ne alıp, ne yiyeceğimizi şaşırdık diyenlere neler önerirsiniz?
    Bir ürünün Bakanlığın izniyle üretilmesi; dünyanın hiçbir yerinde helal, temiz, sağlıklı, tabiî ve GDO’suz olduğu anlamına gelmez. Sadece, devlette kaydı olan bir üretici anlamına gelir o kadar. Daha basit ifadeyle, vergi mükellefliğinin başka bir göstergesi! Kendi bahçenizde hiçbir tarım kimyasalı kullanmaksızın tabiî tohumlardan ürettiğiniz üründen daha sağlıklısı olabilir mi? Tarım Bakanlığı’nın izni olmaksızın üretilen bu ürün için, ‘üretim izni yok’ o halde ‘kötü’ diyebilir miyiz? Buradaki izin değil, ruhsatlandırma. İkisi birbirinden çok farklı... Mesela, bir berber dükkânını açarken nasıl ki işletme ruhsatı alıyorsa veya siz gazete çıkarırken nasıl basın kanununun gereğini yapıyorsanız, gıda üreticilerinin de yaptığı, sadece ilgili mevzuatın prosedürünü tamamlamak, o kadar. Bu nedenle, Tarım Bakanlığı üretim ruhsatı almış ürünler için ‘güvenli’ denilemez.

    Bazı kimseler şiddetle bu ürünleri önerse de biz, pastörize, rafine veya benzer teknik kullanılarak üretilen gıdaları tüketim listemizden çıkarmalıyız. İnsanlar, biri kendine bir hap versin, ben onu yutayım yoluma devam edeyim istiyor. İnsan aracına yakıt almak için bile bir istasyona gidince, “Deposunu doldur da, ne olursa olsun” mu diyor? Aracına en uygun yakıtı seçen insan, neden kendisine aynı özeni göstermiyor? Benzinle çalışan bir araca motorin koyduğumuzda aracın başına ne gelirse, şaibeli ve besin değeri olmayan ürünlerde insan için benzer sorunlar meydana getirir.

    Bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var. Birincisi, Allah’ın ‘helal ve temiz’ vurgu ve talebini hatırlatmak. İkincisi ise haplar yerine reçeteler sunmak. Hapçılığa alışırsak, sürekli bize hap sunacak birilerini ararız. Oysa elimizde bir reçete olur da, kendi ilacımızı kendimiz yaparsak, hiç kimseye muhtaç olmayız. Aslında insanın yapması gereken en önemli şey: Gıdasının ilaç, ilacının da gıda olup olmadığına bakması… Bunu yaptığı anda temizi bulmuş olur. Harama da önemli ölçüde düşmez.

    Bu nedenle biz de kitapta temel reçeteleri vermeye çalışıyoruz. Ama kitabı henüz okumamış olanlara özet verecek olursak; beyaz undan yapılan her şeyi terk edip, ‘tam buğday unu’na yönelmelerini; ister pancar isterse de başka şeylerden elde edilsin, isterse beyaz, ister kahverengi, isterse de tatlandırıcı şeklinde olsun, şekerden uzak durup yerine pekmez, hurma gibi sağlıklı besinleri tercih etmelerini; rafine beyaz tuz yerine rafine edilmemiş kaya tuzu kullanmalarını; hazır endüstriyel sütlerin yerine normal sütü kaynatıp içmelerini ve yoğurt yapmalarını; kola, gazlı içecek ve hazır meyve suları yerine mevsiminde meyve yemelerini; ev yapımı sirke kullanmalarını; çikolata, kek bisküvi yerine kuru üzüm, hurma, badem, fındık, ceviz yemelerini; soğuk sıkım sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağları terk etmelerini öğütlüyoruz. Görüldüğü gibi, kimseye “Bir şey tüketme” demiyoruz. “Onu değil bunu tüket” diyoruz. “Bozulmuşunu değil, temizini tüket” çağrısı yapıyoruz. “Sen babanı dinleme, büyük deden gibi tüket, onun gibi hiç doktora gitmeden sağlıklı bir ömür sür” diyoruz.

    Kitabınızı okuyanların, çocuklarının ve torunlarının da geleceği güvende olacak diyebilir miyiz?Okuyanların güvende olacağını garanti edemem. Ama okuyup da, uyarıları hayatlarında uygulayanlar için bu garantiyi kesinlikle verebiliriz. Şeker, çikolata, kola vb yerine kuru üzüm, hurma ve badem, ceviz yiyen bir çocuk veya insanlar, tıpkı hurma yediği için kanser ve diyabet olmayan Arap köylüleri gibi sağlıklı kalacaklardır. Hibrit yani kısır tohumlardan üretilmiş gıdaları yiyen bir nesil, elbette kısır olur. Bunlardan kaçınırsak, güzel bir gelecek bizi bekliyor olacak.
  • "Herşeyin bittiği yerden başlanmalıydı, hayata tutunabilmek"

    Nefesi kesilircesine uyandığında saat 03.46.26'yı gösteriyordu. Odanın içerisi, dışarıdan gelen ışık ile puslu bir görünüm hissiyatı veriyordu ilk başlarda. Gözlerini açmaya çalışıyor, elleri ile yüzünü, kollarını anlamsız bir şey yapar gibi siliyordu. Tavrı çok farklıydi. Sanki üzerinde örümcek gezmiş gibi, korkulu bir irkilme hali...

    Çoktan yatağından fırlamıştı. Lambayı açmış içeride ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Frank. Gökyüzü aydınlıktı odanın camı güneye bakıyor olması, ay'ı odada hissettirmeye yetiyordu. Tabi ki lamba yanana kadar.

    Tuvalete gitme isteyi uyandı bir anda. Önce eli-yüzünü yıkadı ardından tuvaletin kapısını açtı, irkildi. Lambayı açtığını sanmış, yanılmış olmalıydı. Tuvaletin lambasını açtı, düşünerek ve emin olmak ister gibi tepkinli. Tuvaletin kapısını kapatma gereği duymadı. Korkuyor olmalıydı, bu yüzünden fazlasıyla belli oluyordu. İşini bitirdiğinde sifonu cekti, ellerini bol sabunlu suyma yıkadı, yetinemedi. Aynalığın içerisinde bulunan traş kolanyasını alıp, neredeyse yüzüne yarısını boca etti...

    Karnının guruldadiğını hissetti mutfağa doğru yöneldi. Dolabın kapısını açtı, soguk bir su ve bir kaç gereksiz şişeden baska hiçbir şey yoktu. Kapıyı sertçe kapadı ve dışarıya çıkmak için üzerine bir şeyler aldı. Merdivenleri sakin sakin iniyordu, koşmamak için komşularını rahatsız etmek istemiyor, içindeki huzursuzluğu, uyanmadan önce ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu sabah doğru bir sabah değildi. Nisan ayının sabahında serin, üşütebileceği bir hava hakimdi. Hazırlıklı çıkmıştı evden.

    Brooklyn'de bir sokağa girdi. -Taci's Beyti Turkish Restaurant - kocaman bir tabela vardı, girip girmemekte tereddüt etse de kapıya elini uzattı. İçeri girdi kafasıyla selam verdi. "Do you have breakfast" sorusuna, gülümseyen kasiyer, "lütfen istediğiniz yere geçin, size harika bir kahvaltı sunacağız" - kasiyer avuç içi havaya bakiyordu - ve bir kaç boş masadan ona şık kahverengi masaları gösterdi...

    (Between Av. P and Quantin Rd.) -- Brooklyn, New York..
    - - - -

    Ziya bey saat 07.00'da dükkanını açmış, oğlu Kerem'in, sabah keyfiyetine sinirlenmiş.. "saat dokuzda dükkanda olmak nedir?" diye fırçayı basmıştı Kerem'e. Biraz daha yazıhane de oturduktan sonra, umursamaz davranışına daha fazla tahammül edemeyip, "Şakip Usta'nın oradayım, bir şeyler atıştıracağım, dükkana iyi bak!" diyerek çıkıp gitmiştir bir anlık sinirle..

    Kerem, yazıhaneye geçip bilgisayarda, yine sohbete dalmış, umursamaz tavrını, müşterilere gayet kendine göre bir tavırla fazlasıyla belli etmiştir. Daha önceleri yaptığı gibi. Bu Ziya Bey'in kulağına gitmiş, Kerem'i tabiri yerindeyse, eşşek sudan gelinceye kadar bir güzel hırpalamış. Bir sene öncesine kadar böyle değildi, takıldığı sohbet sitesinde kız peşinde koşturmaktan, kendine de dükkana zarar vermekten başka bir iş yaptığı yoktu. Belki kendince haklıydı. Ona göre o daha gençti.

    Ziya bey içeri girer İçkisiz olan muazzam Restaurant'ın camekan bölümüne geçer, hafif açık renkli ceviz ağacını andırır masasına oturmuş. Manzaranın eşsiz zerafetiyle, Ziya Bey'in var olan iştahını bir parça daha arttırmıştır. Öncelikle bir çorba siparişi verir, kocaman camların ardında, oğlu Kerem'in vurdum duymaz tavrı, ister istemez canını sıkıyordur.

    Bir çığlık, homurtusu arası bir ses duyuldu 10.46.26. Ses ürkutücüydü. Restaurant ayağa kalkmış, kaçmak ile etrafa bakmak arasında kalıp, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Bir kadın çocuğunu alıp dışarıya fırladı.

    - Nalan adında ki bu kadın, İstanbuldan uçakla Gaziantep'e gelmiş, kocasının ani bir iş seyahati nedeniyle yurtdışına çıkmak zorunda kalmış, geziyi oğlu Mert ile devam etmeye karar vermiş. Mert daha altı ayına yeni basmak üzere, tatlı hoş bir masumiyeti, kara gözleri ile dünyayı büyülüyordu sanki
    Annesine göre Mert tamda buydu. - -

    Hızlı gelen arabayı fark etmeyen Nalan, ne kadar geri çekilmek istesede başaramaz, araba hizlıca çarpar. Ani bir reflexle, oğlunu daha sıkı tutar Nalan, carpma anı ile Nalan bir anda ortadan kaybolur. Tabi bu kayboluşa Mert'de dahildir.

    Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışmaya uğraşan, Restaurant sakinleri, bir taraftan Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışırken, bir taraftan da "ambulans arandı mı?" diye elamanlarına talimat veren Şekip Bey bilgi almaya çalışır...

    Şahinbey/ Gaziantep

    - - -

    "Tokyo Disneyland, Tokyo Disney Resort'ta bulunan bir eğlence parkıdır. 15 Nisan 1983 tarihinde açılmış olup ABD dışında açılan ilk Disney parkıdır. Park, Walt Disney Imageering tarafından Kaliforniya'daki Disneyland ve Florida'daki Magic Kingdom ile aynı tarzda inşa edilmiştir." diye sözlerine son vermiştir.

    Juju Travel'in yapmış olduğu geziye ailecek katılan Kawa, Junko, ikiz olan 4 yaşlarında ki; Mie ve Mao da katılmıştı.

    Setsuka; Tokyo Disneyland, hakkında bilgi verirken, Kawa, Junko dikkatlice dinliyorlardır. Bu arada Mie ve Mao da bir birileri ile didişiyor, insanlarin arasında koşturuyor, yaramazlık yapsalarda, onların tatlı hallerinden kimse şikâyetçi değillerdi. Hatta yaşlı olan Taja ve Yoshe onlarla otobüste oyun bile oynamışlardı.

    Rehberlik eden Setsuka, tam anlatmaya başlıyordu ki "eve.." bir anda öksürük tuttu. 10.46.02 ciğerlerinin yandığını hissetti. Elinde ki su şisesinden bir yudum almayı düşündü, kolunu kaldırmadı. Bir daha öksürdü. Ağzından kan gelmeye başladı, ve öksürmeye devam etti. Beyaz gömleği otuz saniyeden kısa bir zamanda kıpkırmızı oldu yere bir ağaçın düşme sesinr benzer bir ses ile Setsuka; sırt üstü düşmüs, kafasının arkasını sert bir şekilde beton zemine çarpıp, kafatası çatlamış, yere kanlar dağılmaya başlamıştı.

    Kawa çocukları ve eşini hemen oradan uzaklaştırıp, caddenin karşı tarafına geçirdi. Çocuklarına eğilip bir kaç şey tembihledi ve tekrar olay maaline yöneldi.

    Sensuka'nin etrafına adamlar toplanmış , kadınlar bir kenara çekilmiş, korku ve panik içerisinde, olan biteni anlamaya çalışıyorlardı.

    Maihama, Urayasu 279-8511, Chiba Prefecture Japonya

    - - -


    6 saat önce;

    "Bay Bartley, dediğiniz gibi suları.."
    "Aptal.. kaç defa dedim sana, hımm?, bir daha asla deneyler hakkında.." , "tamam anladım! Bana biraz, erik kökü getir?"
    "Seradan mı efendim?"
    "Manavdan getirmeyi düşünmüyorsun değil mi Volney?"
    "Peki efendim.."

    -Eğer başka bir zeki adam daha bulsam bu aptalı, burada asla barındırmayı düşünmüyorum. Ama sorgusuz itaat ededecek böyle zeki bir aptal daha bulamam heralde.- - -

    -Bay Bartley harika bir bilim adamıydı. Fakat katil diye adlandırabilirsiniz. Bilim için bir değil bir milyar insan ölecek olsa, gözünü kırpazdı, ve bunu dünyanın yarısı öleceğini bilse bile, mutlaka yapardı.- -

    Dr. Bartley duvarda ki saate baktığında 07.46.09'du çoktan geride bırakmıştı. Yan tarafta ki diğer analog saate baktı. New York'a göre saat 21.46 geçiyordu.

    Dr. Farklı 7 ülkeye, su içerisinde yapmış olduğu deneyi dağıtmış, "ışınlama" diye tabir ettiği, veyahutta solucan deliğinden zaman dilimlemesini yapmaya çalışıyordu. Hatta fare deneklerinde, yapmış olduğu deneylerle, bir kafesten bir odaya taşımayı başarmıştı. Fakat bu her farede geçerli değildi. Bazıları patlıyor, kanlar etrafa ketcap gibi dağılıyor... bazıları baska bir noktaya ışınlanıyor veya kayboluyordu.

    Bunu farklı ülkelerde ki yedi ayrı insan üzerinde denemeye karar verdi. Bütçe büyüktü, destek veren Hindistan istihbarat örgütünden geliyordu.

    Ingiltere'de yapmış olduğu deneylerde başarısız olunca, ülkeden dahi kovulmasına sebep olmuştu. Volney Almanya'dan kaçarak gelmesi, daha sonra Dr. Bertley'i bularak ona bir öneri sunması için, Hindistan istihbaratı, Volney'i kullanmış, ve her gelişmede istihbaratı bilgilendirme karşılığı, ona hardmoon (uyuşturucu) sunuyorlardı.


    Hindistan’ın güneyinde yer alan baş döndürücü bir tropikal cennettir.Kerala’da Kovalam Plajı’nın kayalıklarına çarpan Umman Denizi dalgaları.
    (Dağın derinliklerinde, gizli bir geçit bulunmaktadır. Bir geçit denizin altında diğeri ise, dağ eteklerinde bir yerde yer almaktadır.).

    Gat dağları Hindistan

    - - - -

    Nalan uyuyordu, Mert mavileşmiş gözlerini açtığında annesine seslendi, fakat Mert'e hiç bir şekilde karşılık vermedi. Beyaz iris, kornea ve siyah gözlerinin tamamı maviydi. Etrafına bakındığında griye boyanmış dört duvardan başka bir şey yoktu. Kahverengiye çalan iğrenç bir kapıya baktı ve bekledi. Tekrar annesine döndü ve uyamdırmaya çalıştı fakat başaramadı. O anda bir kaç demir şırank.. sesleri ile kapının açılma sesi..

    "Demek uyandın, ufaklık!"
    Fakat odaya Volney giremedi. Odanın sadece bir metre kadar içerisindeydi ve ufaklık nasıl yapıyor bilmiyorum ama, deney işe yaramış, Mert'e fazladan güç ve duyular hediye etmişti. Buna kapının ve de duvarın ardını görmekte dahil.

    Gat dağları Hindistan..

    - - -

    Azerbeycan'a bir paket bırakılmak istenmişti. Hindistan'dan İstanbul, oradan da Baküye geçeçek olan adam, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, çanta kontrolleri sırasında su şişesini elinde tutuyordu. O arada masada olan Nalan'ın suyunun yanına bırakma ahmaklığını gösteren, Nilmakovic su şişesini karıştırıp, yanlış şişeyi aldığı gibi uçağa binmişti.

    Nalan su şişesini hiç farkında olmadan almış, karışıklığı fark etmeden Mert'in su istemesinden dolayı bir kaç yudum içirmiş, bir yudumda kendi içmiş, Antep uçağının yolunu tutmuştu.

    Sabiha Gökçen Havalimanı İstanbul

    - - - -


    Volney koşarak Dr. Bertleyin bulunduğu Laboratuara girer girmez..

    "Dr. BERTLEY başardık..."
    "Neyden bahsediyorsun?"
    "Efendim Deney başarılı oldu!"
    "Ne?"

    Dr. Bertley yerinden fırladı ve saate baktı o anda 13.25.57

    "Bu harika, hangi odadalar?"
    "Dört numaralı.."

    Dr. BERTLEY; koşarak laboratuardan çıkıp odaya yöneldi..

    Volney; Dr Bertley'in peşinden koşup bir şeyler söylemeye calişıyor. " Efendim.. Dr. Berl..". Sesini duyurmaya çalışsa da onu duymamazlıktan geliyordum. Veya bu mucizeye şahit olmak için, Volney duymuyordu.

    Dr Bertley odanın kapısını acar açmak içeriye bir hışımla daldı. Ve ani bir güç geldiği gibi geri fırlattı.. Dr. BERTLEY, Volney'in üzerine uçmuş, kafasının arkasını, Volney'in ağzına ister istemez çarpmıştı.

    Dr. Bertley yerinden kalkamadı ve tam bir şok haliydi. Bir ayağının üzerine oturmuş, diğer ayağı yere dik vaziyette oturuyordu. Olup biteni anlamaya çalışıyordu. Volney'i unutmuş, hatta onun arkasında olduğunun bile farkında değildi. İnlemelerini bile duyamıyordu. Sanki sağır olmuş gibiydi.

    Volney ağzını tutmuş, ağzından eline dökülen dişlere bakıyordu, göz yaşlarından kaç tane olduğunu sayamasada üç olduğundan adım gibi emindi.

    - - - -

    Annesi halen uyku veya baygın bir haldeydi. Mert ağlamaya başladiğında, kapı kilitlerini açıp kapatıyordu. İçgüdüsel olarak savunmaya geçmişti..

    Kapıyı öyle bir sert kapatmıştı ki, kapının ardında hol de yatan Dr. BERTLEY ve Volney'in sağır olacağı türden bir sesti.

    Mert'in duyuları kendisinden çok annesini korumaya almıştı. Şuan bildiği tek tehtid kapının ardından geldiğiydi. Kapıyı kapadıktan sonra yaptığı ya da yapmayı bildiği tek şey, kapı kolarının ve kilitlerinin, saniyede en az on defa kapı kasasına sertçe ve tehtidkâr bir tavırla 1 dakikadan fazla açıp kapatmasıydı.

    Mert'in ten rengi açık mavi rengi almıştı, gözleri...

    Blue Baby...
    Mavi bebek!
    - - - -

    Dr. Bertley odasına döndüğünde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu..

    Ve döngü başladı...
    Kadim TATAROĞLU

    Umarım beğenmişsinizdir
    Bu hikaye beni bayağı bir zorladı...
  • Jane Casey beni bul!
    senin benimle derdin ne öğrenmek istiyorum. bu kitabı baştan sonra beğenmedim, giriş gelişme sonuç bana kalırsa okuyucunun zekasına saygısızlık niteliğindeydi. gereksiz detay ve tekrarlarla bezeli 456 sayfanın sonunda maktulun aslında hiç maktul olmamış olması, 5. sınıf american aksiyonu 'sigortadan para almak için' yapılan saçmalıklar. olay mahalinin bulunduğu caddede kimin kiminle yattığının beli olmaması gibi aslında hikayeye aksiyon katmak için verilen detaylar (ki yazarda hikayenin çok vasat ve aksiyona ihtiyacı olduğunu anlamış ancak aksiyon katayım derken daha da sıkıcı hale getirmiş) beni ziyadesiyle gerdi, bir daha Kerrigan maceralarını okumamak için yemin ettirdi. aslında bu kitapta beni en fazla rahatsız eden şey ise, kitapta anlatılan olaydan bağımsız olarak sadece seriyi baştan sonra okuyan okuyucuların anlayacagı dedektifimizin eski sevgilisi, sadece seriyi baştan sonra okuyan okuyucuların anlayacağı dedektifimizin 5 kitaptır doğru düzgün ortaya çıkmayan sapığı, sadece seriyi baştan sonra okuyan okuyucuların anlayacagı dedektifimizin kankitosu polis Jhon ile arasındaki saçma cinsel cekim gibi detayların beni boğmuş olmasıydı. bu bir tv dizisi değil sevgili Casey ve eserinde bolca gecen iğrenç amerikan dialoglarında da olduğu gibi 'kimse senin boktan serinin diğer kitaplarının hepsini okumak zorunda değil seni lanet olası' madem seri şeklinde bir hikaye anlatmak istiyorsun bu kurgu çok farklıdır, bu Jo Nesbo'nun Harry Hole serisinde yaptığı gibi kurguyla olur. yani kitaplarında devam ettirmek istediğin ana kurguyu beyaz bir tuvaldeki siyah noktacık şeklinde değilde eski kitaplarını okumamış sana yeni merhaba diyecek bir okuyucununda birşeyler anlayabileceği gibi verir, boğmamaya çalışırsın. ben tüm seriyi okuduğum halde mantıklı bir dayanağı olmadan verilen bu eski detaylar dediğim gibi beni boğdu.
    çok fazla yorumladığımı farkettim ki bence bunu hakedecek bir eser değil.
  • Bir insanın nasıl olup da bir başkasını etkileyebileceği sorusuna bireysel psikolojinin verdiği yanıt, burada da yine birbiriyle ilişkili durumların rol oynadığı yolundadır. Tüm yaşamımız, insanların birbirini karşılıklı etkileyebileceği varsayımına bağlı olarak akıp gitmektedir. Söz konusu etkileşim, bazı koşullarda, örneğin öğretmen ve öğrenci, anne baba ve çocuk, karı ve koca arasında gayet belirgin bir nitelik taşır. Toplumsallık duygusu, insanı belirli ölçüde bir başkasının etkisine açık duruma sokar. Ancak, etkilenebilirlik derecesini belirleyen bir etken de, etkileyen kişinin, etkilenmesi istenilen kişinin hak ve çıkarlarını ne ölçüde güvence altına aldığıdır. Kendisine haksızlık edilen bir kişiyi sürekli etkileyebilmek olanaksızdır.

    Bir başkasını etkilemenin en iyi yolu, o kişiyi, hak ve çıkarlarını garanti altına alınmış hissedeceği bir ruh durumuna sokmaktır. Bu, özellikle eğitim açısından önemli bir noktadır. Şimdikinden bir başka eğitim şeklini önermek, hatta uygulamak mümkündür. Böyle bir görüş açısını göz önünde tutan bir eğitim, insandaki toplumsallık duygusundan yola koyulacağı için etkili olacaktır. Böyle bir eğitimin başarısız kalacağı bir tek durum vardır ki, o da eğitilecek kişilerin toplumun etkisinden kendilerini uzak tutmayı amaçlayan kimseler olmasıdır. Toplumun etkisinden kaçmak da, insanların durup dururken başvurduğu bir davranış değildir; önce ilgili kişilerin uzunca bir savaşımı sürdürmesi ve bu arada çevreyle ilişkilerinin giderek kopması, dolayısıyla toplumsallık duygusunun tamamen karşısında yer almaları gerekir. Bu tür kimseleri etkilemek güç ya da olanaksızdır. Her etkileme girişimi böyle kimselerce bir karşıt girişimle yanıtlandırılır, dolayısıyla komik bir durum çıkar ortaya (muhalefet ruhu).

    Kendilerini çevrelerinin baskısı altında hisseden çocukların eğitici kişilerin etkilerini benimseme bakımından pek bir yetenek sahibi olamayacaklarını, bu konuda pek bir eğilim göstermeyeceklerini düşünebiliriz. Dışarıdan gelecek baskının çocuktaki tüm diretmeleri silip götürdüğüne, dolayısıyla görünürde bütün etkilerin çocuk tarafından benimsenip, onların gösterdiği doğrultuda davranıldığına tanık olduğumuz pek çok vaka vardır. Ne var ki, böyle bir uysallığın hiçbir değer taşımayıp, verimli bir sonuç sağlamadığı çok geçmeden kendini açığa vurur. Bazen söz konusu uysallık o kadar tuhaf bir şekil alır ki, yaşama gücünden yoksun bırakır insanı (körü körüne söz dinleme); adeta ortada biri vardır da hangi davranışlarda bulunması, hangi adımları atması gerektiği kendisine emredilsin diye bekler durur hep. Bu tür çocuklar arasından ileride öyle insanlar çıkar ki, kendilerini otoriteleri altına alan herkesin sözünü dinler, hatta emir üzerine suç ve cinayet bile işleyebilirler; tek başına bu durum, aşırı derecede itaatin ne gibi bir tehlikeyi içerdiğini ortaya koyar. Böyleleri, özellikle haydut çetelerinde son derece önemli bir rol oynar, çetenin başı olaylara karışmayıp bir kenarda kalırken, onlar eylemleri gerçekleştirme görevini üstlenirler. Bir çete tarafından işlenen hemen her suçta söz konusu kişilerden birinin ilgili eylemi gerçekleştirdiği görülür. Söz konusu insanlar inanılmayacak ölçüde büyük bir itaat sergiler, hatta bu yoldan hırslarına bir doyum sağlarlar.

    Ama yalnızca normal etkileme durumlarını göz önünde tutarsak diyebiliriz ki, etkilenmeye ve kendileriyle bir anlaşma zemininin kurulmasına en elverişli kimseler, toplumsallık duyguları en az baskı altına alınanlar, en elverişsizleri ise yükselme eğilimleri ve üstünlük özlemleri gayet yüksek bir düzeye ulaşanlardır. Bu durumu, her Allah’ın günü gözlemleyebiliriz. Anne ve babalar körü körüne itaatten ötürü çocuklarından alabildiğine seyrek dert yanar, oysa çocuklarının itaaatsizliğinden sürekli yakınırlar. İlgili çocukları inceledik mi görürüz ki, çevrelerini hep aşma çabası içinde yaşarlar, bu arada küçük yaşamlarının normlarını delip çıkarlar dışarı, çünkü hatalı davranışlara konu edilmelerinin sonucunda her türlü eğitim girişimlerine kapalı duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla, bir kişinin eğitilebilirlik derecesi, o kişinin güçlülük için harcayacağı çabayla ters orantılıdır. Durum böyleyken, bizim aile çevresinde çocuklar üzerinde uyguladığımız eğitim, çocuktaki hırs duygusunu özellikle kamçılamaya ve kafasında büyüklük düşünceleri uyandırmaya yönelik bir nitelik taşır. Bu durum, bir düşüncesizliğin eseri değildir; büyüklük eğilimini içinde barındıran uygarlığımız, aileleri söz konusu davranışa iter; dolayısıyla uygarlığımız gibi aile için de önemli olan, bireyin son derece büyük bir görkem içinde hayatta yerini alması ve elden geldiği kadar başkalarının önüne geçmesidir. Hırs ve açgözlülük duygusunu çocuğa aşılamayı amaçlayan böyle bir eğitimin ne denli elverişsiz nitelik taşıyacağını, böyle bir yöntemin uygulanması durumunda ruhsal gelişimin ne gibi güçlüklere çarparak amacına ulaşmadan kalacağını, kibir ve büyüklenme bölümünde yine ele alacağız.

    İçlerindeki mutlak itaat eğilimine uyarak, çevresinden kendilerine yöneltilen istekleri geniş ölçüde karşılayan kimseler ne durumda bulunuyorsa, hiptonize edilen deneğin de durumu ondan farksızdır. Belirli bir süre bir başkasının istediği her şeyi yapmak gibi bir davranışı sergilemek, hipnotize edilen deneğin durumunu anlamak için yeterlidir. Hipnotizmanın temelinde de işte böyle bir olay saklı yatar. Bir kimse hipnotize edilmeye karşı bir eğilim taşıdığını söyleyebilir ya da buna inanabilir, ama o ruhsal itaat eğilimi yine de bulunmayabilir kendisinde. Beri yandan, öyleleri vardır ki, hipnotize olmamak için direnir, gelgelelim ruhunda gizliden gizliye bir itaat eğilimi yaşar. Yani hipnotizmada bütün iş yalnızca deneğin ruhsal tutumuna bağlıdır. Hipnotizmaya inanıp inanmamasıyla ilgili sözleri hiçbir önem taşımaz. Bu gerçeğin göz önünde tutulmayışı büyük karışıklıklara yol açmıştır; çünkü görünürde, hipnotizmada çokluk hipnotize olmaya direnir ama sonunda hipnotizörün isteklerini yapmaya eğilimli insanlar buluruz karşımızda. Söz konusu eğilimin sınırları insandan insana değişir, dolayısıyla hipnotizmadan elde edilecek sonuçlar da her insanda değişik olacaktır. Ama bir kişinin hipnotize edilebilirlik sınırı hiçbir zaman hipnotizörün iradesine bağlı değildir, söz konusu sınırı sadece ve sadece deneğin ruhsal tutumu belirler.

    Hipnotizmanın kendisine gelince, bunu bir uyku durumu olarak gösterebiliriz. Hipnotizmanın bilmecemsi bir yanı varsa, söz konusu uykunun kendiliğinden ortaya çıkmayıp bir başkası tarafından oluşturulması, bir başkasının isteği uyarınca denekte kendini açığa vurmasıdır. Böyle bir isteğin etkisini gösterebilmesi için, onu benimsemeye hazır bir kimseye yöneltilmesi zorunludur. Bu konuda belirleyici rolü oynayan, daha önce belirttiğimiz gibi, deneğin kişilik yapısı ve o zamana değin izlediği gelişim çizgisidir. Ancak bir kimsenin bir başkasının etkisini eleştirisiz benimsemeye eğilim göstermesi durumunda, hipnotizma gibi kendine özgü bir uyku durumu ortaya çıkar; öyle bir uyku ki, kişideki devinim gücünü normal uykudan daha büyük ölçüde saf dışı bırakır ve sonunda hipnotizöre deneğin devinim merkezlerini harekete geçirme olanağı sağlar. Hipnoz uykusundan yalnızca bir alacakaranlık durumu kalır geriye ve bu da, kuşkusuz hipnotizörün istemesi halinde, deneğin hipnoz sırasında olup bitenleri sonradan anımsamasını mümkün kılar. Hipnotizmada en çok saf dışı bırakılan yetenek, ruhsal organın uygarlığımız açısından alabildiğine önemli bir işlevi olan eleştiridir. Eleştirinin tümüyle saf dışı bırakılması, hipnotizörün adeta uzanmış kolu durumuna sokar deneği, onu hipnotizör adına çalışıp iş gören biri yapar.

    Başkalarını etkileme eğilimini içlerinde taşıyan insanların çoğu, etkilemenin her türü gibi hipnotize etme yeteneklerinin de kendilerine özgü bir güçten kaynaklandığını ileri sürer. Bu da telepati ve hipnozla uğraşanlar arasında dehşet verici rezaletlere, soysuz davranışlara, iğrenç taşkınlıklara yol açmıştır. Gerçekte bu gibi kişilerin insan onurunu görülmemiş derecede ayaklar altına aldığını, zararlı etkinliklerinin önüne geçmek için her çareye başvurmanın haklı sayılacağını belirtmek gerekir. Bununla, sergiledikleri olayların bir aldatmacaya dayandığını söylemek istiyor değiliz. İnsanoğlu başkalarının boyunduruğu altına girmek konusunda, içinde öylesine büyük bir eğilimi barındırıyor ki, hipnotizör pozuyla ortaya çıkan bir kişinin kurbanı olabiliyor; bunun da tek nedeni, insanların çoğunun körü körüne itaat etme, otorite karşısında boyun eğme, blöflere kapılma, istenen yöne çekilip götürülme, eleştirisiz teslimiyet gösterme gibi ruh durumlarını şimdiye kadar sık sık yaşamış olmalarıdır. Kuşkusuz yukarıda sayılan özellikler, insanların toplumsal yaşamına hiçbir düzen getiremediği gibi, boyunduruk altına girenlerin sonradan ikide bir ayaklanıp başkaldırmasına yol açmıştır. Telepati ve hipnozla uğraşan hiç kimse yoktur ki, çalışmalarında şansları uzun süre yaver gitmiş olsun. Hepsi de eninde sonunda öyle bir deneğe toslamıştır ki, bu denek tarafından düpedüz bozguna uğratılmışlardır. Etki güçlerini denekler üzerinde denemek isteyen birçok ünlü bilim insanı böyle bir durumla karşılaşmıştır. Bazı karmaşık vakalarda ise denek, dolandırılan dolandırıcı durumunda karşımıza çıkmakta, hipnotizörü kısmen yanılmakta, kısmen onun boyunduruğu altına girmektedir. Ne var ki, hipnotizmada rol oynadığını gördüğümüz güç asla hipnotizörün kendi gücü olmayıp, denekteki hipnotizörün boyunduruğu altına girme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Denek üzerine etki yapan sihirli bir güç yoktur, bütün olup biten hipnotizörün blöf yapma hünerinden başka bir şey değildir. Ama bir kimse her şeyi kendisi düşünüp taşınıyor, alacağı kararları bir başkasının kendisine dikte ettirmesine pek yanaşmıyorsa, kuşkusuz böyle bir kimse asla hipnotize edilemeyeceği gibi, telepati denilen fenomene de asla konu olmayacaktır. Çünkü gerek hipnotize edilebilirlik, gerek telepati, körü körüne itaatten kaynaklanan olaylardır.

    Sırası gelmişken telkin olayına da değinmek yerinde olacaktır. Telkini anlamanın tek yolu, onu sözcüğün en geniş anlamıyla izlenimler arasına katmaktır. Pek doğal olarak insan dışarıdan yalnızca izlenimler edinmez, bunların etkisinde de kalır. İzlenimlerin dışarıdan alınması pek önemsenmeden geçilecek bir olay değildir, alınan izlenimlerin daha sonra insanda etkilerini sürdürdüğü görülür. Söz konusu izlenimler bir başkasının bir kişiyi belirli bir şeye inandırma, onu bir konuda ikna etme girişimleri ise, bu durumda bir telkinden söz açabiliriz. Söz konusu izlenimler, bir kimsede açık seçik öne çıkan bir görüşü değiştirmeye ya da pekiştirmeye yöneliktir. İşin güç yanı, dışarıdan gelen izlenimlere insanların değişik yanıtlar vermesidir. Telkin yoluyla sağlanacak etkinin büyüklüğü de yine ilgili kişinin özgürlük derecesine bağlıdır. Bu konuda özellikle dikkati çeken iki tip insan vardır. Birinci tiptekiler başkalarının görüşüne gereğinden çok değer verme eğilimi gösterir, yani doğru olsun, yanlış olsun kendi görüşlerini pek önemsemezler. Başkalarının değerini gözlerinde büyütür, dolayısıyla onların görüşlerini kolayca benimserler. Ayık durumda telkin ve hipnoza son derece elverişli insanlardır bunlar. İkinci gruptakiler ise dışarıdan gelen her telkini kendilerine yapılmış bir aşağılama gibi görür, yalnızca kendi görüş ve düşüncelerini doğru bilir, bir başkasının önlerine çıkardıkları görüşleri horlar, bunlara kapılarını kaparlar. Her iki gruptakilerin de ruhlarında bir güçsüzlük duygusu yaşar; ikinci gruptakilerde başkalarından bir şey alıp benimsemeye katlanma güçsüzlüğüdür bu. Bu gruba giren kişiler arasında öylelerine rastlarız ki, başkalarıyla kolay çatışma durumuna girer ve bir başkasının telkinine gayet çabuk kapılabilirlermiş gibi bir görüşe kafalarında yer verirler; ne var ki, içlerinde böyle bir görüşü besleyip onu güçlendirmeye çalışmalarının tek amacı, telkine karşı kendilerini kapalı tutmaktır; dolayısıyla, böylelerinden başka bakımdan da pek hayır çıkacak gibi değildir.
  • “Benimle çok uğraşıyorlar, canıma tak dedi. Artık dayanamayacağım.”

    Bu sözler sabahattin Ali’nin ölmeden önce kardeşi Fikret Şenyuva’ya söylediği son sözlerdi.
    Ve eklemişti: “Anneme yirmi beş lira gönderdim. Yine göndereceğim. Bir gün gelir de gönderemezsem, beni yok bilin!..”

    Ve cesedi öldürüldükten altı ay sonra bir çoban tarafından bulunur, dört ay sonra da gazetelere öldü haberi yazılır. Eşyalarına devlet tarafından haciz konulur, bir polis memuru eşyalarını köylülere satar ve daha nice iğrenç şey... Yıllarca eserlerine yasak konulan, yazıları yüzünden durmadan hapiste yatan Ali şimdi MEB’in 100 Temel Eser listesinde yer alıyor. Garip bir ülkeyiz.

    Sabahattin Ali özgürlüğüne kavuşacağını düşündüğü yola çıkarken okumak için yanına aldığı bir kaç kitap, bir kaç parça kıyafet, umudu, kafasında ise geride bıraktığı can’ı Aliye’si, ruhu Filiz’i ve çantasında tamamlamayı düşündüğü bir çok hikayesi vardı.
    İşte bu kitabı; yıllar sonra sandığından çıkan notlardan derlenmiş bir kitap. Kızı Filiz Ali yıllar sonra sandıkta kalan belgeleri ve notları 1997’de Nükhet Esen’e götürüyor. Nükhet Esen, Zeynep Uysal, Engin Kılıç, Olcay Akyıldız bu yazıları okuyup düzenliyorlar.

    Bu derleme kitapta; ikisi tam, biri bitmemiş, biri uzun olmak üzere dört hikaye, on bir şiir, Kağnı hikayesinin üç perdelik opera formunda yeniden yazımı, ileride yazmayı planladığı hikaye ve romanlarına dair kısa notlar, bazıları 1940'larda gazetelerde yayımlanmış sosyo-politik makaleleri ve çizdiği desenler yer alıyor.
    Yazmayı planladığı liste şu şekilde: #33900716
    Tabi bu listenin dışında Kuyucaklı Yusuf’un üçlemesi de bulunuyor.
    Sabahattin Ali, ‘Kuyucaklı Yusuf’u üç cilt olarak tasarlamış. Şehrin büyüklerini öldüren Yusuf, ‘Çineli Kübra’ isimli ikinci ciltte eşkıya olacak, üçüncü ciltte ise Yörüklerin arasına katılacaktır. Bu yönüyle ‘Kuyucaklı Yusuf’, ‘İnce Memed’ gibi eşkıya romanlarının öncüsü sayılabilir.


    Edebi dili pek iyi olmayan, bölük pörçük, daha üzerinde çalışılması gereken, belki çoğu kullanılmayacak yazılardan oluşan derlenmiş bir kitap. Yani Kafka vakası diyebiliriz. Bunun bilincinde olmadan okuyan kimseler Ali hakkında negatif düşüncelere girebilir. Eğer bu yazıların daha taslak aşamasında olduğu bilinip bu bilinçte okunursa hiçbir sıkıntı teşkil etmez çünkü onun yazdığı her satır bizim için çok kıymetli. Ama Ali bunu ister miydi ? Hiç zannetmiyorum. İlk öykü kitabı olan Değirmen’i bile kendi isteğiyle çıkarmasına rağmen eleştiren, Dağlar Ve Rüzgar adlı derleme şiir kitabındaki notlarda, şiirlerini gönderdiği çoğu dostuna şiirleriyle ilgili bol bol eleştiri yazan bir yazar bunların gün yüzünüze çıkmasını istemezdi bence.

    “Bir Hakikatin Hikayesi” adlı öyküsü gerçekte başından geçen bir olay olduğu için yayınlanmadığı düşünülüyor.
    En uzun olan hikayesi Çakıcı’nın İlk Kurşunu. Bu hikayede Aydın’da yaşayan eşkiya Çakırcalı Mehmet Efe’yi anlatır. Hoş eşkiya demek pek doğru bir tabir olmuyor. Otoriteye karşı savaşmış, halktan yana olan biri Çakırcalı.
    Ali bu hikayeyi yayınlar mıydı yayınlarsa cezaevinde ne kadar süre yatardı bu da bilinmez. Çünkü pek çok yerde II. Abdülhamit’i sert bir dille eleştiriyor. Pek çok kişi Yaşar Kemal’in Çakırcalı Efe kitabıyla kıyaslıyor. Bu tamamiyle yanlış bir yaklaşımdır daha taslak olan bir yazı, bir birikim eseriyle kıyaslanmamalıdır bence.

    Yine de kitaba umutsuz bir şekilde devam edenleri, kitabın son kısmı fazlasıyla tatmin edecektir.
    Gazetelere yazdığı köşe yazıları ya da yaptığı konferanslardaki konuşmaları yer alıyor bu kısımda. Bu konuşmalar ders niteliğinde.

    17.01.1932 yılında Konya Halkevi'nde verilen konferanstaki konuşmalarını; “Kadınlar Üzerine Bir Konferans” adıyla yazmış, kız çocuklarının eğitimi, onların nasıl yetiştirilmesi gerektiği, kadın ve erkeğin toplumun her alanında eşit olması gibi konularda çok müthiş noktalara değinmiştir. Şu alıntı yazının sadece kısa bir parçası:
    #33861364

    Bu yazıları:
    Türkiye Hapishaneleri
    Emperyalistin Tarifi
    Bu Memleketi Kurtarmak İçin
    Milliyetçinin Tarifi
    Hürriyet Meselesi
    Milliyetçi Gençlik
    Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır
    Şeklinde devam ediyor. Sırf bu yazılar için bile alınıp okunmalıdır bu kitap.


    Yıllar geçmesine rağmen halen ne asıl katilleri bulundu ne de bir mezarı mevcut Sabahattin Ali’nin. Kemikleri inceleme yapılacak bahanesiyle ordan oraya savrulurken ne hikmetse kayboluveriyor.
    Sanki kaderini bilip bu dizeleri bırakmış bize:

    “Bir gün kadrim bilinirse
    İsmim ağza alınırsa
    Yerim soran bulunursa
    Benim meskenim dağlardır!”

    Canına kurban...
  • Bu seri mükemmel bir seri. Çok sevdiğim ve bıkmadan kaç kitap olsa okurum, dediğim bir seri. Yazar, asla bıktırmıyor ve her kitapla biraz daha bu seriye bağlıyor. Kitaplardaki konu, olay örgüsü, karakterler falan hepsi ilgi çekici ve okutturuyor. Fazlasıyla akıcı bir seri. Bu serideki her karakteri seviyorum, anlık, bariz kötü olarak gelenler dışında herkesi.
    Ölüm Yargısı, ortalığın fazlasıyla karıştığı ve hem ruhsal hem de fiziksel olarak fazlasıyla zorlanılan bir kitaptı. Öldürülen polisle birlikte ortaya çıkan bilgilerin ağırlığıyla karşı karşıya kalan Eve ve ekibi, arı kovanına çomak sokarken zarar görmemek için ekstra uğraş vermek zorunda kalıyor. Roarke'nin eski yaşamından başka birinin daha ortaya çıkmasıyla beraber, işler iyice pisleşirken Eve ve Roarke arasında da bazı durumlar baş gösteriyor. Kısacası Eve'nin fazlasıyla zorlandığı bir kitaptı.

    Araf adlı bir gece kulübünde canice öldürülen bir polis bulunur ve neden öldürüldüğü de bir muammadır. Sonrasında ortaya çıkan yeni durumlarla iki yönden iki farklı dava meydana gelir. Eve ve ekibi her şeyiyle iki dava içinde uğraşırken, tehlike her iki koldan Eve'nin etrafını kuşatır.

    Roarke ve Eve, birbirleri söz konusu olduklarında koruma içgüdüyle etrafa ve neredeyse birbirlerine ördükleri duvarlarıyla, yaptıkları ve söze döktükleri halleriyle çok güzeller. Bu tarz anları okumayı özellikle çok seviyorum. Her kitap gibi Eve'nin davalarına bir şekilde yardım eden, bazen karışan Roarke ile ilişkilerinin sadece aşk boyutunda olmaması ve bu tarz bir yönünün de olması oldukça çekici. Normalde polisiye kitaplarda katili bulmaya fazlasıyla odaklanırım ama bu seride daha çok olaylara takılıyorum; çünkü çok iyiler. Bu kitapta duygusal olarak da karmaşık hisseden Eve, ilk defa kendini birilerine açıyor ve bunu okumak ayrıca hoşuma gitti. Insanların, elini kana bulamadan bile bazı insanların ölümüne sebep olabilmesi gerçek iğrenç. Birde bunları bilerek ve zevk alarak yapıyor olması...? Ve bilmeden buna hizmet ediyor olmak...?