• Kimin kime daha önce ihanet ettiğinin ölçülemediği bir çağda, insan sosyal bir hayvan değildir artık. Sosyal insan, hayvandır. İnsan sosyalleştikçe hayvanlaşır. Mükemmel aşıklar yalnız yaşayanlar, mükemmel insanlar dünyada bir insanlık olduğunu unutanlardır. Çünkü insanlık trajik, insansa hatasızdır. İnsanın cezası diğer insanlardır. İnsanın sosyalleşmesine en çirkin örnekse aşktır.

    Cezayir ve Tuna
    Hakan Günday
  • Bir insan hayatının doğumu ile başladığından emin misiniz?..

    * Gelecek, geçmişin duvarları içinde değildi…

    * Gelecek, özlemlerimizden kuruludur, başka neden olacak?..

    * Yabancılık, dikkate almam gereken hayatımın bir gerçeği idi…

    * Çok yüksek sesle konuşanlar, hareket yeteneklerini yitirirler…

    * Bizim oralarda, insan ancak lambasının fitili bittiğinde ölür diye bir deyim vardır…

    * İnsanın her zaman başına, iyi bir dava uğruna kötü adam olmak gibi bir durum gelmez…

    * Kahraman olduğunuzu yadsımaya kalktıkça ününüz büyür, üstelik alçakgönüllüsünüz diye saygınlığınız artar. Söylendiğine göre, alçakgönüllülük, kahramanların yüce erdemidir…

    * İnsan kendini anlatmaya başladığında, nesnellik, yalanın süslenmişi olmuyor mu?…

    * Bilindiği gibi savaş, bazı insanların zekasını ve enerjisini uyandırır. Bazen iyi yolda ama genellikle kötü yolda…

    * - Kardeşinin hiçbir eksiği olmamıştı. Bunu bize neden yaptı? Deyip duruyordu babam.

    Kardeşimin neyin eksik olduğunu babama nasıl anlatmalı?.. Ben de, çocukluğumda o evde, kendimi kaçış ümidi olmayan bir mahkum gibi hissetmemiş miydim?.. Her şeyi, eşyaları, ziyaretçileri, duvarları yok etmek istememiş miydim? Beni tutan ne olmuştu?.. Sevildiğimi biliyordum. Aşırı bir sevgiyle karşı karşıya idim ve beni, onca uzağa gitmeye iten de bu olmuştu; ancak olgunlaştıktan sonra geri gelmiştim. Sevildiğimden emin olmasaydım, içimdeki acılık büyüyüp dururdu ve savaşın da yardımı ile yanlış bir adım atardım. Bir cinayet işlemek ya da intihar etmek gibi – çünkü Salem’in yaptıkları her ikisini de uyuyor…

    * Diğerlerin istekleri, emelleri, tutkuları, ümitleri vardı ve kendilerine uygulandığında onları paramparça etmişlerdi. Dayımın böyle şeyleri yoktu. Hiçbir beklediği yoktu, kendisine sunulanın dışında…

    * Artık yoluma hiçbir engel çıkmayacağı duygusuna sahiptim. Engel yokmuşçasına yürümem yeterliydi. Düşüş işte böyle başlar…

    * Aşk, el değmemiş olarak kalabilir, heyecan da öyle. Aylar geçse, yıllar da geçse!…

    * Hayat, bıkılacak kadar uzun değil…

    * Mezarcının küreği ile yaptığı gibi,güneşe tezek yığınları atıyorum…

    * Kurtlar, yalnızca yaşamak ve özgür olmak için savaşır. Tehdit edilmediği sürece yoluna devam eder…Kardeşim ise, yaban köpeklere benzer daha çok. İçinde büyüdükleri evi hem özlerler hem de nefret ederler. Hayattaki yolları hep bir olumsuzlukla çizilmiştir: Bir terk ediş, bir ihanet, bir sadakatsizlik. Bu olumsuzluk onların ikinci doğuşlarıdır, geçerli olan tek doğuş!

    * Yazgının karşısında, kendini öldürmeden önce oynadığı fare gibiydim. Farenin, o anda , çıldırarak, kaçmayı beceremeyerek, bir çıkış yolu bulamayarak, kendi çevresinde dönüp durduğu söylenmez mi?..

    * Serveti sayesinde yeterince saygınlık kazanmıştı; kabul edersiniz ki saygınlık, satılık bir kadın gibidir…

    * Bazen savaşın da sonbaharları vardır…

    * Tünelin ucunda ışık görünmese bile, ışık varmış gibi yürümek ve ışığın görüneceğine inanmak gerekir…

    * Bazıları, geleceğe inanmaya devam ettikleri için sabrederler… Bazıları, işi bitirmeye cesaret edemezler… Korkaklık, kuşkusuz hor görülmeli ama o da yaşamın bir parçası. Kabullenmek gibi, hayatta kalma araçlarından biri…

    * Hayatta her zaman bir yol bulunur, mecrasından çıkmış kendine bir başka yol yapan nehirler gibi…

    * Bir daha belirteyim, sadece ölmekten vazgeçmek, uçurumun kenarına gelip atlayacakken geriye bir adım atmak ve titreyerek uzatılan sıcak eli tutmak söz konusu değildi. O kadar basit değildi. Aynı örneği verecek olsam derdim ki, sağlam toprağa basarak değil ama dar bir taş geçit üzerinde bir şişe viski içerek uçurumun kenarında duruyordum. Geriye dönmek için karar vermem yetmiyordu, çünkü benim durumumda, selamete ulaşıyorum diye uçuruma yuvarlanmakta vardı. Önce ayılmam, açık bir görüşe, berrak düşüncelere sahip olmam ve attığım her adımı nereye attığımı bilmem gerekiyordu…

    * Sonu gelmeyen an, ulaşılmayan an yoktur…

    * Ardımda cennetin kapıları çarptı dönmedim
    Ayaklarımda ayaklarımın gölgesi yolum boyunca duvara kadar uzanıyor
    Kapalı göz kapaklarımın altında gölgeme basıyorum tıpkı
    Kan damarlarına benzeyen Anadolu yollarındaki gibi
    Belleğimde kagir ve hayal camlı daha güzel bir evin anısı,
    Kulaklarımda kentin uğultusu Babil’in tatlı uğultusu
    Eskiden eskiden çöllerde yok olmuş ulusların ileri karakolları
    Eskiden eskiden gökyüzünün merdivenleri eskiden eskiden
    Sabırsızlık çağı eskiden gelecek

    * Zaman, bir yansımadır… Geçmiş saatler ve günler, haftalar ve yıllar sonunda aynı kül yığınına sahip olurlar… Gelecek, sonsuza kadar gitse de, saniye saniye yaşanır…

    * Geleceğin, onurundan, en sade zevklerinden yoksun kalınca, geriye ne kalır?.. Bekleyen bir sevgi… Sakin ama güçlü bir sevgi… Belki tarihten de güçlü!..



    ‘Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama Ölüme gidebileceğin için, onu yedekte tut; sonuna kadar. Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hale gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa,en yakınların çirkin maskeler takmışsa… hayat budur de, ikinci kez çağrılmayacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatma oyunu, maskeler oyunu, onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. 'Son kurtuluş çaresi’ yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım. Ama ahiretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım.“
  • Sevgili dost;
    Yaşamdan ırak, gönlümden uzaktayım bu mahzenin içinde anımsadım seni..
    Hayat ne tuhaf değil mi?
    Yıllar geçtikçe güçlenen dostlukların yerine zaman geçtikçe hiçe giden yollar aldı.
    Biliyor musun artık o kadar önemsemiyorum kimseyi,
    Aslında bakarsan kendimi de..
    Yine de bir umut ruhumun karanlığında ışıldıyor,
    Işıklar hiç sönmesin minicikte olsa yansın
    Yansın ki yine de bazı şeylerin değişeceğine olan inancım kalsın..
    Senden başka kimseye dost olmadım,
    kimseyi de senin yerine getirip anılara ihanet etmedim..
    Bugün düşünceler havuzunun kayıp dehlizinde,
    Hatıraların karıştığı denizin kıyısındayım..
    Bir gemi geliyor uzaktan,hissediyorum
    Limanlara sevgi dağıtıyor biraz da insanlık..
    Ne çok şey değişti, kimse kimseyi görmez oldu..
    Sevgili dost yanımda kalan umudum,
    Seni bekleyen bu miniğini kıyılarda fazla bekletme..
    Çabuk gel olur mu?..
    Sevgilerle bir dost..
    Karanlık
  • “Ödleğin tekisin Bandini, ruhuna ihanet ettin, gözleri yaşlı İsa’nın karşısında dermansız bir yalancısın.”
  • Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeler insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. Kendinden nefret ediyor
  • Müslüm...
    Hakan Günday...
    Aynı cümlenin öznesi olabilirlermiş...
    Müslüm’ün senaryosu Hakan Günday’ın kaleminden çıkmış.
    Doğru seçim mi?
    Kesinlikle evet çünkü Müslüm’ün hayatı yeraltı edebiyatını aratmayacak kadar karanlık, ürkütücü ve yaralayıcı...
    Arabesk neden var anladım...
    Arabesk müzik değil aslında, arabesk yaşanan acı...
    Bir çığlık...
    Arabesk bir kıvılcımdan doğan yangın...
    Ucu kör bir bıçak...

    Çünkü gördüm, annesinin kanıyla yıkanan bardaktan ilk rakısını ağlaya ağlaya içti 14 yaşındaki Müslüm...
    Az önce babası, kardeşinin ve kendisinin gözü önünde, annesini ve 2 yaşındaki kız kardeşini yer sofrasını kana bulayarak bıçakla paramparça etti ; kan sıçradı rakı bardağına, yer sofrasına, duvara, kilime, ellerine, ruhuna, kalbine....

    Türküyü söylemeyen , kendisi türkü olan bir adam Müslüm...
    Yaralarını iyileştiremeyen adam...
    Her ayağa kalkmaya yeltendiğinde yere devrilen adam...
    Kafatasındaki plakayı gizlemek için alnına saçlarını düşürerek gizlemeye çalışan adam...
    Babasının küfrederek avuçlarına koyduğu bir avuç toprağı, kardeşinin mezarına yetiştirmek için koşarken düşüp toprağı avuçlarından savrulan çocuk adam...
    Herkesin cennette doğduğuna ama kendisinin cehennemde büyüdüğüne inanan vicdanının ağırlığını taşımaya gücü yetmeyen delikanlı adam...
    Muhterem Nur’un deyimiyle : Güzel adamsın be...
    ADAM tarifi yakışmış Müslüm’e...
    “Adam olmak” la “erkek olmak” arasında çok fark var çünkü , adam olmak ayrı bir şey bunu kadınlar bilir ...
    (Siz benim ne çektiğimi nerden bileceksiniz, diyenler affınıza sığınıyorum.)
    Beyaz takım elbise giymesini yadırgardım arada ekranlarda tesadüfen gördüğümde...
    Halbuki Muhterem Nur’un ona özel diktirdiği bu takımın bir anlamı var : Annesi çamaşırcıdır ve çarşaf yıkar hep...
    Beyaz sabun kokan beyaz çamaşırlar anne rengidir, anne kokusudur...
    Çocukluğundan beri âşık olduğu Muhterem onun hayatına çeki düzen verir , sahneyi izlerken düşündüm : Seven her kadın erkeğinin dünyasını cennete çeviriyor bir bakıma.
    Müslüm; aşkına ihanet etmez, başka kadına bakmaz, kadınını ezmez, yok saymaz, görmezden gelmez, ona kulağını tıkamaz, yaralamaz...
    “ Sen beni bırakma !” der “Herkes beni bıraktı, sen bırakma...”
    “Benden önce ölme.” der. “ Buna dayanamam...”
    “Sen benim ciğerimsin.” der .
    “Ciğerini deşme...”
    Söz verir Muhterem’e de:
    “Seni asla terk etmeyeceğim.”
    ........
    Bir fotoğraf karesinden geriye kalan tek kişinin kendisi olduğunu söylediğinde yine hatırladım :
    Ölüm var...
    Her an,hepimize, hem de hemen şu anda gelebilecek ölüm...
    Yarım kalacak ne çok şey olacak ardımızda, söylemediğimiz ne çok kırgınlığımız...
    Çok başarıl oldu ölmeden ama başarıya giden yolda taviz vermedi yanlışlara : Para için, şöhret için, ün için, alkış için... eğilmedi, adamlığından taviz vermedi hiç,
    kimseyi kırmadı, sevdiklerini kaybetmemek için “Sök kalbini!” deseler sökerdi...
    Böyle adamlar olsun hayatımızda...
    Değer bilen...
    Merhametli...
    Güven veren...
    Yüreği güzel...

    Son sözleri de bıçak gibi keskindi : Hayat zordu ama güzeldi. Hakkınızı helal edin...
    Son söz :
    Güzel adamsın be Müslüm...
  • ... gelen otuz eleştirinin yirmi beşi: ''Sen, dine dayanmakla bilime ve aydınlara ihanet ediyorsun.'' şeklindedir.
    Ben, işte bu eleştirilere önem veririm. Çünkü ben de bu gruba mensubum. Çünkü bu sınıfa karşı sorumluyum. Çünkü bu toplumun düşüncesini, kültürünü, inancını, toplumun kendisini, bugünü ve yarını inşa edecek olan bu kesimdir. Çünkü yazarlar, düşünürler, edipler, tabipler, mühendisler hep bunlardır. Bunlardır toplumun ve dönemin aynası ve sembolü olanlar. Bugün dinden beslenen, güce, nüfuza ve resmiyete sahip olanlarla benim sınıfsal ve toplumsal bir bağım yok. Bana muhalif olup olmamaları beni enterese etmiyor.