• ''Yeşil Türbe'nin pek bilinmeyen bir sırrı var,'' diyor. ''Bazı çinilerin değişmesini gerektiren çok farklı bir neden... II. Mehmet'in yaptırdığı türbede, mihrap kısmının üzerinde iki tane heykelcik bulunuyor. düşünün... İslam dinine göre göre resim ve heykel kesinlikle yasak. Ve 1400'lü yıllarda yapılmış İslami bir eserde iki tane heykelcik var. Bu durum ancak 1924 yılıda fark edilebiliyor ve kapı sökülüp yerine çini döşeniyor.''
    ''Şimdi nerede o kapı?''
    ''Şu anda Kayseri Müzesi'nde, kapı örneği olarak sergileniyor. Çivisiz, Hindistan'dan getirilmiş 'taka' ya da 'tik' denilen bir cins ağaçtan yapılmış, tam bir sanat şaheseri...''
  • I

    Senin adını
    kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
    Malum ya, bulunduğum yerde
    ne sapı sedefli bir çakı var,
    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),
    ne de başı bulutlarda bir çınar.
    Belki avluda bir ağaç bulunur ama
    gökyüzünü başımın üstünde görmek
    bana yasak...
    Burası benden başka kaç insanın evidir?
    Bilmiyorum.
    Ben bir başıma onlardan uzağım,
    hep birlikte onlar benden uzak.
    Bana kendimden başkasıyla konuşmak
    yasak.
    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
    şarkı söylüyorum karıcığım.
    Hem, ne dersin,
    o berbat, ayarsız sesim
    öyle bir dokunuyor ki içime
    yüreğim parçalanıyor.
    Ve tıpkı o eski
    acıklı hikâyelerdeki
    yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
    mavi gözleri ıslak
    kırmızı, küçücük burnunu çekerek
    senin bağrına sokulmak istiyor.
    Yüzümü kızartmıyor benim
    onun bu an
    böyle zayıf
    böyle hodbin
    böyle sadece insan
    oluşu.
    Belki bu hâlin
    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
    Belki de sebep buna
    bana aylardır
    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
    bu demirli pencere
    bu toprak testi
    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.
    Dışarda susuzluğu
    acayip fısıltısı
    toprak damı
    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
    bir sakat ve sıska atıyla,
    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.
    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
    bu ümitsiz tabiatın
    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
    yani bugün de mükellef bir daüssıla için
    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
    Ben,
    ben içerdeki adam
    yine mutad hünerimi göstereceğim
    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
    seni böyle uzak,
    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
    kafamın içinde duymak...

    II

    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
    Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
    suyu donmayan testi
    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
    Güneş,
    artık o her gün öğle vaktine kadar,
    bana yakın, benden uzak,
    sönerek, ışıldayarak
    yürür...
    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
    dışarda akşam olur,
    bulutsuz bir bahar akşamı...
    İşte içerde baharın en kötü saati budur asıl.
    Velhasıl
    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
    hürriyet denen ifrit...
    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
    bittecrübe sabit...

    III

    Bugün pazar.
    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
    bu kadar mavi
    bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    kımıldanmadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    Bu anda ne düşmek dalgalara,
    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
    Toprak, güneş ve ben...
    Bahtiyarım...
  • Fransız, kadınlar kadar erkekler için de kendini hem akılca hem bedence pek cazip saydığı için kendine güvenir; İngiliz, dünyada en teşkilatlı devletin vatandaşı olduğu için kendine güvenir ve bunun için de bir İngiliz olarak ne yapmak gerektiğini her zaman bilir, bir İngiliz olarak her yaptığı şeyin mutlaka iyi olduğunu bilir. İtalyan, kendine güvenir, çünkü heyecanlıdır, kendini de, başkalarını da kolay unutur. Rus, özellikle şunun için kendine güvenir: Bir şey bilmez, bilmek de istemez, çünkü bir şeyin bütünüyle bilinebileceğine inanmaz. Alman'ın kendine güveni hepsinden güçlü, hepsinden kötü, hepsinden berbattır. Çünkü gerçeği, bizzat kendisinin uydurduğu ama kendisi için mutlak bir gerçek olan şeyi bildiğini tasavvur eder.
  • Fyodor a. Emin, 18.yüzyıl rus edebiyatının en ilginç yazarlarındandır. Çünkü Rusya’ya geldiği ve burada yaşadığı süre içinde, nereli olduğu ve kim olduğu konusunda kesin bilgi elde edilememiştir. Çağdaşları olan gazeteci ve yazar novikov’la yayıncı kopnin, edebiyat çalışmalarından ve kendilerine anlattıklarından yola çıkarak Emin’in biyografisini oluşturmuşlardır.
    Ama Sovyet araştırmacılar beşenkovski ve arzumanova, devlet arşivlerinde Emin’in atalarının polonya’dan gelerek Türkiye’ye yerleştiklerini kanıtlayan belgeler bulmuşlardır. bu belgelere göre Müslümanlığı kabul eden bir yeniçeri olarak emin, bilinmeyen bazı nedenlerle istanbul’da yaşamaya devam edememiş ve rusya’ya gitmiş, burada ölünceye kadar üç çar için çalışarak yaşamıştır. emin göçmen olarak rusya’da parasal sorunlarla uğraşmak zorunda kalmış ve üç çara maaşının azlığından yakındığı dilekçeler yazmıştır. en sonunda ıı.yekaterina emin’e borç vermiş ve bu borç karşılığında gelecekte yapacağı çeviriden bizzat haberdar edilmeyi istemiştir.
    emin ayrıca sıradan rus okuyucusunu cezbeden romanlar yazarak, parasal sıkıntılarına edebiyat aracılığıyla çözüm getirmeye de çalışmıştır. emin, kısa edebiyat yaşamına ve rusçayı sonradan öğrenmesine rağmen üretken bir edebiyatçı ve sıradan halk arasında popüler bir macera romanı yazarı olabilmiştir. bugün istanbullu emin, rus romanının kurucularından biri olarak kabul edilmektedir.

    Makale
    E. Zeynep Günal

    Cyprus İnternational Univercity
  • "II. Dünya Savaşı sırasında, Tokyo'daki yetkililer hayvanat bahçesinin bombalanabileceğinden ve kaçan hayvanların tehlike yaratacağından endişelendi. Emir uyarınca tüm hayvanlar zehirlendi ancak filler önlerine konan zehirli yiyeceği yemeyi reddetti."
  • "İlim Çinde de olsa gidip araştırın, bulup alın." (bk. Acluni, Keşf'ü-l Hafa, I/138; Beyhaki, Şuabu'l- İman, II/254)
  • İlim: Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen bilgi ve kanaattir. (Cürcani, et-Ta'rifat, Beyrut 1985, s. 160).

    İlim: Bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bilgisizlik bilginin zıddıdır. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır. İlim; nefsin, bir şeyin manasına ulaşmasıdır. Düşünen ile düşünülen arasında hususi bir alâkadır. (Cürcânî, et- Ta'rifat, s. 160, 167).

    "İlim, kavram olarak -kesin olsun veya olmasın- mutlak manasıyla düşünme, anlama, hayal etme ve idrak etme manalarına gelir." (Tahanevi, Keşşafü lstılahati'l-fünun, II, 1055; Sıdık b. Hasan el-Kunecî, Ebcedu'l-Ulum, Beyrut, 1978; I/10-el-Mektebetu'ş-Şamile-).

    Kur'an ve hadislerde söz konusu edilen ilimlerden, öncelikle İslami ilimler olmak üzere bütün ilimleri anlamak mümkünüdür. Kur'an-ı Kerim'in ilk emri, -mealen-: "Oku Allah'ın adıyla!.." şeklindedir. Bu ise, bütün ilimlerin okunması için bir teşviktir. Çünkü, kelam, hadis, tefsir, fıkıh gibi İslamî ilimler Allah'ı anlattığı gibi, fizik, kimya, astronomi gibi fen ilimleri de Allah'ı anlatıyorlar. Yeter ki, okunanlar Allah'ın adıyla olsun. Yeter ki, her ilmin dayandığı en son yer, asıl kaynak olan Allah'ın isim ve sıfatları ile bunlar arasındaki ilişki unutulmasın.

    "Gerçek anlamda Allah'tan en çok korkanlar, ona karşı saygıyla dolu olanlar âlimlerdir." (Zümer, 39/9)

    mealindeki ayetin ilme verdiği değeri anladığımız gibi, Allah'ın adıyla okunan her ilmin, Allah'a iman ve Allah'ı tanımada en önemli bir yol olduğunu da anlamak gerekir.

    "Hikmet müminin yitik malıdır; nerede bulursa, herkesten çok onun alma hakkı vardır." (Tirmizi, İlim,19).

    "İlim Çinde de olsa gidip araştırın, bulup alın." (bk. Acluni, Keşf'ü-l Hafa, I/138; Beyhaki, Şuabu'l- İman, II/254)

    mealindeki hadislerden şunu anlamak mümkündür: İlmin dini, milliyeti yoktur. Ayrıca bulunduğu yerin yakınlığı-uzaklığı düşünmeden bir Müslümanın her zaman ve her yerde araştırıp bulması ve alması gereken bir hazinedir.

    İslâm literatürüne göre, kesin ilim/bilgi elde etmenin yolları üçtür:

    1. Havass-ı selime (sağlam duyu organları). Bunlar göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere beştir. Bu duyu organları hastalıklardan uzak olduğu takdirde kendileriyle elde edilen bilgiye güvenilir.

    2. Haber-i sadık (doğru haber). Bu da ikiye ayrılır:

    a) Mütevâtir haber: Yalan söylemek üzere birleşmeleri aklen mümkün görülmeyen bir topluluğun vermiş olduğu haberdir. Bunda şüphe edilmez. Meselâ bugün Avustralya kıtasının varlığını gözlerimizle görmesek bile, birçok kişi tarafından haber verildiği için tereddütsüz kabul ederiz.

    b) Haber-i Resul: Allah tarafından gönderilen hak peygamberin vermiş olduğu haber ve söylemiş olduğu şeylerdir.

    3. Akıl: İslâm dini akla büyük önem vermiş, onu ilim elde etme yollarından biri olarak kabul etmiştir. Bir şey akılla düşünmeden hemen bilinirse buna "bedîhî" denir. Düşünerek bilinirse "istidlâlî" denir. (bk . Şamil Ansiklopedisi, "İlim" maddesi).

    Çağımızda, ilim şöyle tanımlanabilir: "İlim/bilim: Evrenin, doğanın, insan ve toplumla ilgili olguların sistemli olarak bilinmesi, yöntemli bilgi." (Büyük Kültür Ansiklopedisi "İlim" maddesi).

    İmam Gazzali'den beri, ilimler iki grup halinde değerlendirilmektedir. Bunları bu gün, İslamî ilimler ve Müspet ilimler olarak adlandırabiliriz. Bunların birlikte okunmalarının önemini çağımızın büyük mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursi'den dinleyelim:

    " Vicdanın zıyası/ışığı, ulum-u diniyedir/dinî ilimlerdir. Aklın nuru, funun-u medeniyedir /fen ilimlerdir. İkisinin imtizacıyla/kaynaşmasıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah/kanat ile talebenin himmeti/gayreti pervaz eder/kanatlanır. İftirak ettikleri vakitte/ayrıldıkları zaman, birincisinde taassup, ikincisinde hile tevellüd eder/hilekârlık doğar." (Münazarat, s. 86).

    Sorunuzda yer alan ifadeler, bir hadiste-mealen-şöyledir:

    "Allah, sizden biriniz yaptığı işi sağlam yaparsa onu sever." Diğer bir rivayette ise

    "Allah, işini sağlam olarak yapan işçiyi/ustayı sever."(Aclûnî, I/243-44) ş

    eklindedir. Hadiste geçen ve bizim "sağlam" olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı "itkan" dır. İtkan: bir şeyi ilim ve hikmet ölçüleri içerisinde sağlamca yapmak demektir. O halde, ister -namaz, oruc, hac, zekât gibi- ibadetler olsun, ister -mimarlık, mühendislik, doktorluk gibi- faydalı başka işler olsun, hepsi de bu hadisin muhtevasına dâhilidir.

    Bizzat Yüce Allah, kendisi yaptığı işlerinin hepsini, ilim ve hikmetle sağlamca yapmıştır.

    "Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar, bulutlar gibi geçip gitmektedirler. Bu, herşeyi itkanla/sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki o, yaptıklarınızdan haberdardır." (Neml, 27/88)

    mealindeki ayette bu gerçeğe vurgu yapılmaktadır.

    Bilindiği gibi, ahlakın zirvesi, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaktır. Allah, kendisinin ahlakından bir zerre de olsa alıp onunla ahlaklanan kimseyi sever. Bu cümleden olarak, merhamet edenleri, affedenleri, hoş görenleri, adaletle davrananları sevdiği gibi, işlerini itkanla/ilim ve hikmet ölçüsüne göre sağlam yapanları da sever. Demek ki, dünya ve ahiretin mutluluğu; samimi davranışlardan, dürüst olmaktan, işlerini sağlam yapmaktan, Rabbine hâlis kul olmaktan geçer…

    "Herkes kendi evinin önünü süpürürse, belediyeye ihtiyaç kalmaz." diye bir söz var. Hakikaten, eğer öğrenci-öğretmen, amir-memur, işveren-işçi vs. herkes kendi işini sağlam yaparsa, toplumda ve dünyada huzur, barış, insanlık şaha kalkar.