Geri Bildirim
  • İnsan sevdiğine dokunmak ister. Dokunmak, sevgiyle yapılınca çok güzeldir.
    ...
    Dokunmak çirkin değildir. Ancak sevdiğine dokunabilir insan.
  • Nietzsche'yi ne kadar tanıyorsunuz? Ben hiç tanımıyormuşum ki her zaman anlaşılması zor, algılayamayacağım bir karakter olarak düşünmüşümdür onu. Hatta gerçek yaşamla bağdaştıramadığım bir insandı benim için. Sanki öyle bir insan var olmamış, yaşamamıştı veya normal insanlar gibi değildi. Adeta bir peygamber gibi sır dolu, mucize dolu ve asla anlaşılmaz birisiydi benim için. Bu kitap onun hakkındaki tüm fikirlerimi değiştirdi.
    Kitap, Doktor Breuer'in Nietzsche'yi iyileştirmek için oynadığı küçük oyunlarla başlıyor hatta öyle ki Breuer aralarındaki diyaloğu bir satranç müsabakası olarak değerlendiriyor. Nietzsche'yi tedavi olmaya ikna etmek için kendisinin psikolojik bir rahatsızlığı olduğunu ve bunun için ondan yardım istediğini karşılığında da Nietzsche'nin migren tedavisini üstleneceğiyle ilgili Nietzsche'yi ikna etmeye çalışıyor. Bir dizi olaylar sonucu Nietzsche bu anlaşmayı kabul ediyor. Doktor Breuer Nietzsche ile ilgili kafasında bir sürü planlar kurarken aslında psikolojik açıdan gerçekten iyi olmadığını fark ediyor ve kendisini Nietzsche'nin tedavisi altında buluyor.
    İnsanın zaman, yaşlanma ve ölüm korkusuyla verdiği savaş... Hayatındaki insanlara aslında ruhlarında hiç barındırmadıkları anlamlar yüklemesi... Yalnızlığı... O uçsuz bucaksız yalnızlığı... Ve Nietzsche'nin yaşadığı 3 büyük ihanet sonrası gerçek dostluğun tadına varması... Ve bu iki dostun "amor fati" kavramını tam olarak yakalayabilmesi. Amor fati; yazgını seç, yazgını sev. Nietzsche Ağladığında, onunla beraber ağladım.
  • "Aynı duayı birbirinden habersiz eden iki insan, er yada geç birbirlerine kavuşurlar..."
  • Son yıllarda New Age grupları, reenkarnasyonun bilimsel bir gerçek olduğunu iddia etmekte ve bu düşünce üstünden para kazanmakta. Bu grupların bazıları, geçmiş yaşamımızda yaşadığımız travmaların bu yaşamımızı etkilediğini, korkularımızın ve psikolojik sıkıntılarımızın bu travmalardan kaynaklı olduğunu iddia etmekte. Bunlar genellikle de yüksek bir ücret karşılığında geçmiş hayatlarımızla olan sorunları çözmeyi vaat etmekte!
    Geçmiş Hayata Gidilebilir mi?
    Reenkarnasyona özellikle Uzakdoğu’da milyonlarca, hatta milyarlarca insan inansa da, geçmiş hayatları ile ilgili anıları olduğunu iddia eden insanlar çok azdır. Bu insanlar da, genelde, modern psikolojinin ciddiye almadığı, geçmiş hayat regresyonları olarak bilinen hipnotik seanslarla bu anılara ulaştıklarını iddia ederler. Bu anılar, reenkarnasyon lehinde sunulan en güçlü kanıtlardır. Bunlara en ünlü örnek meşhur Bridey Murphy vakasıdır.
    1952 yılında ABD’nin Colorado eyaletinde, Virginia Tighe isimli bir kadın, hipnotist Morey Bernstein’in yönettiği böyle seanslar sonucunda 19. yüzyılda İrlanda’da yaşamış Bridey Murphy isimli bir kadın olduğunu iddia etti. Hipnotizma altında Tighe, şaşırtıcı bir şekilde İrlanda aksanıyla, 20 Aralık 1789’da Cork İrlanda’da doğup orada 1864 yılına kadar yaşamış bir kadının anılarını anlattı. İrlanda’ya hiç gitmemiş bir kadının İrlanda aksanı ile konuşup, İrlanda hakkında makul şeyler anlatması tabii herkesi şaşırttı, olay popüler hale geldi. Epey kişi bu durumu reenkarnasyonun ispatı olarak sundu.
    Ancak, Tighe’nin iddiaları ciddiye alınıp gazeteciler tarafından araştırıldığı zaman olayın hiç de göründüğü gibi olmadığı ortaya çıktı. Anılarında geçen hiçbir şey gerçekle örtüşmüyordu. O tarihlerde doğup ölen Bridey Murphy isimli bir kadın İrlanda’da yaşamamıştı, aynı durum anılarında devamlı bahsettiği kocası için de geçerliydi. Daha detaylı incelemeler, Tighe’nin çocukluğunda Bridie Murphy isimli bir komşusu olduğunu, İrlanda aksanı ve İrlanda ile ilgili bilgileri, hatta ismi bile ondan aldığını ortaya koydu.
    Tighe sahtekâr değildi ama çocukluğundan hatırlamadığı anıları değiştirerek farkında olmadan hayali bir geçmiş yaratmıştı. Bu olay, reenkarnasyona değil, geçmiş hayat regresyonları olarak sunulan verilerin güvenilmez olduğuna bir delildi ve aslında reenkarnasyon iddiaları lehinde sunulan kanıtların sorunlarını ortaya koyuyordu.

    Reenkarnasyona İnananların Hafızaları
    Yukarıdaki olayın işaret ettiği şeyi, yani reenkarnasyon anılarının aslında hafıza hatasından kaynaklandığını gösteren başka deneysel çalışmalar da var. Mesela 2007 yılında, Maarten Peters ve grubu, reenkarnasyon anılarına sahip olduğunu iddia eden bireylerle çok ilginç bir deney yaptı. Onlara önce tanıdıkları ve tanımadıkları isimlerden oluşan iki liste verilmiş, iki saat sonra ise hem bu iki listeden isimler içeren, hem de yeni tanıdık olmayan isimler içeren başka bir liste gösterildi. Deneyde katılımcılara, bu sonradan verilen listedeki ünlü isimleri tespit etmeleri istendi. Deney sonucunda reenkarnasyona inanan insanların, inanmayanlara göre iki katı daha çok hata yaptığı gösterildi. Yani reenkarnasyon anılarına sahip olduğuna inanan insanlar, anılarının kaynağı konusunda diğerlerine göre daha çok yanıldı. Dolayısıyla bu insanlar, kolayca yalancı anılar üretebildi. Aynı bulguyu başka bir psikiyatr Richard McNally, uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia eden insanlar üzerinde yaptığı çalışmalarında tespit etti.

    Kültüren Etkiyle İnanç
    Reenkarnasyon aleyhinde bir diğer delil de, reenkarnasyona inancın kültürel bir yapıdan etkilenmenin sonucu olduğunun gösterilmesi. Reenkarnasyon anılarına sahip olan insanlar, reenkarnasyona zaten inanan toplumlarda çıkmakta, hatta reenkarnasyonla ilgili inançlarının detayları da içlerinde büyüdükleri kültürü yansıtmakta.
    Mesela Lübnan’da reenkarnasyon sırasında cinsiyetin değişemeyeceğine inanılmakta, dolayısıyla burada reenkarnasyon anıları olduğunu söyleyenler, geçmişte aynı cinsiyeti taşıdıklarını ifade etmekte. Diğer toplumlarda ise bireyler, geçmiş hayatlarında başka cinsiyete sahip olduklarını iddia edebilmekte. Kısacası reenkarnasyon anıları nesnel olmaktan uzaktır ve kültürden etkilenmektedir.
    Aslında reenkarnasyondan şüphe duymak için çok sayıda gerekçe var. Mesela 1800’lerde Dünyada 1 milyar insan varken, bugün dünyada 7 milyar insan yaşıyor. Bu 6 milyar fazla insanın ruhu nereden geldi? Geçmişte yedi ruh bir bedende miydi? Çoğu reenkarnasyon savunucusu, reenkarnasyon zincirinin ezeli olduğunu iddia eder, oysa bugün insan ırkının birkaç yüz bin yıldan geriye gidemeyeceğini, dünyanın 4.5 milyar yıl yaşında olduğunu biliyoruz. Bu iddia açıkça modern bilimle çelişmekte. Neden insanların çok çok az bir kısmı geçmiş yaşamlarını hatırlıyorlar? Geçmiş yaşamlarını hatırlayanlar, neden o sözde yaşamlarında konuştukları dili konuşamıyor, oradaki mesleki yeteneklerini gösteremiyorlar? Daha önce binlerce yaşam yaşamış bir çocuk, bu yaşamlarda edindiği bilgileri neden kullanamıyor, neden her şeyi baştan öğrenmek zorunda kalıyor?
    Reenkarnasyon inancının çelişkilerini ortaya koyan bunlar gibi çok sayıda ciddi soru var. Bu soruları ve sorunları görmezden gelip, reenkarnasyon inancını ‘bilimsel’ olarak göstermek mümkün değil.
  • BEN

    - IV -

    Tabancam karşımdaydı ve ben hala düşünüyordum. Sonsuz bir sıkıntıydı bu. Suçlu yoksa içini döküp rahatlayamazsın da. Kendine kızarak geçen bir ömrün de bünyeye zararı malum bir gerçekti ki, mide bulantısı bunun kanıtı sayılabilirdi. Bu suçlar dizisinin baş aktörü hep tartışma konusu olmuştur, genelde korkulsa da hep tapılmış hiç şikayet edilmemiştir ona. Yazarın anlattığına göre: Bazıları birden fazla olduğuna inanırlar, her suç için bir tane. Bazıları da katlanamadıkları acılardan dolayı inkar etmişler, olmadıklarını savunmuşlardır. Belki de bu onu ortaya çıkarmak için uygulanmış bir taktiktir... Kendisi ortada olmasa da onun misyonunu yüklenmiş yancıları, adamları, kuklaları hep olmuştur ve hala da olmaktadır. Onlar; otoriteler, yargılayanlar, eleştirenler, cezalandıranlar yani hadsizlerdir... Aslında hadsizlik hayatın ta kendisidir, diğerleri hayatta vücut bulanlardır. Onlar her yerdedir; iş yerinde, dolmuşta, evde, okulda ve hatta sokakta... İnsanlara iki seçenek sunarlar; itaat ya da firar. İtaat onların doğrularını ezberlemeyi ve bu ezberlere göre yaşamayı gerektirir. Firar, ezberleri reddedip düşünmeye başlamanın sonucudur ve en acılısıdır. Otoriteler başından beri firarilerin olabileceğini bildiklerinden, kendilerini sağlama alıp insanların ezberlemesi için kurallar koymuşlardır. O kadar ileri gitmişlerdir ki, firarileri her seferinde ölümle tehdit etmiş, halkı da onlara karşı kışkırtmışlardır. Halka çoğunluk, firarilere de azınlık denir. Azınlıklar, adı üstünde her zaman az olmak zorundadırlar ki, çoğunluğun huzuru bozulmasın. Azınlıklar sürekli bağırırlar, çünkü onların söyledikleri kitaplarda ya da kanunlarda yazmaz. Yeni bir şey söylüyorlardır ve çoğunluğun bunu duyup öğrenmesi için seslerini yükseltmeleri gerekir. Azınlıkların anlatmaya çalıştığı, onların tüm insanlığı nasıl kandırdıklarıdır. Onlar, koydukları kurallar ile insanların mutluluğu yakalayabileceğini, acılara isyan etmenin sonucunun ise en acımasız cezalar olacağını söylemektedirler. Mutluluk konusunda insani zaafların da yardımıyla büyük ölçüde başarıya ulaşmışlardır. Çünkü insan yalnızlıktan korkan, her an başka birisine ihtiyaç duyan, onaylanmak-ödüllendirilmek ve hatta zaman zaman cezalandırılmak isteyen aciz bir varlıktır! Onların da sonradan keşfettiği bu zayıflık, onları doğru yolda olduklarına inandırmış ve üstelik kendileri de bu doğrulara itaat etmeye başlamışlardır. Onlar, söyledikleri yalana kendileri de inananlardır.
    Onlar, her şeyi bildiklerini, her şeyi ve herkesi bir kalıba sokmayı marifet sanan, genellemelere bayılanlardır. Onlar için birey değil, belli etiketlerle sınıflandırılmış gruplar vardır. Sınıflandırırlar ki, milyarlarca bireyle uğraşmaktansa, on tane grubu oyalasınlar. Kanunları da uzun uzun yazmazlar. Mümkün olduğu kadar kısaltırlar, maksat fazla dallanıp budaklanmamasıdır meselelerin. ''Damlaya damlaya göl olur'' derler, mesela. Ama musluğun genişliğinden, damlaların akış hızından, oluşacak gölün yeterliliğinden bahsetmezler. Bir arıza çıkaran olursa da, '' Yetinmeyi bilmiyorsun!'' ya da ''Yeteri kadar sabretmiyorsun!'' derler. ''İstemek, başarmanın yarısıdır!'' derler, mesela. Ne kadar istesen de olmuyorsa ''Yeteri kadar istememişsin demek ki!'' derler. Hayattaki paradoksların farkındadırlar, çok da güzel kullanırlar ve sen her zaman yetersizlikle suçlanırsın. En kötüsü de çıkmaza düştükleri konular için ''Sorgulanması yasaktır!'' demeleridir. Ağzını bile açamaz, oturur kalırsın. Onlar, her zaman en son sözü söyleyenlerdir. Ellerinde ipleri vardır, bir ucunu insanlara geçirdikleri ve onlara gerekli şekilleri vermektir görevleri.

    Hayatım, benden başka herkesin elindeydi bugüne kadar. Ellerinizde birer ip, gerekli şekilleri vermekle meşguldünüz bana. Attığım her kendi adımım, birinizin ipiyle geri alındı ve beni bu ani yalnızlığa ittiniz. Bütün ipleri kesmeye başladım sonunda ve firar ettim. Bir firari gibi sürekli diken üstünde olmamın sebebi de sizlersiniz şu an. Tek başıma düşünmenin, hayatıma yön vermeye çalışmanın, her an bir ip beni çekebilir kaygısıyla, Pavlov’un köpekleri gibi ürpermemin sebebi sizlersiniz..



    Namluyla kesişirken hala düşünüyor ve bekliyordum, bir şey olmayacağını bildiğim halde... Bu bekleme hali tam bir çaresizlik ve acizlikti, tam da insana özgü. Onlara kızıyordum, hayata sövüyordum ama kendime hala toz kondurmuyordum. Kendimi bir halt sandığımdan değildi tabi ki bu, sadece çok acı çekiyordum ve sebebi de kendime yükleyemeyecek kadar güçsüzdüm. Az önce yine bir bulantı nöbeti geçirdim, ağzıma gelen acımsı salgıları zorla mideme geri gönderdim ve kabul etmedim kusmayı, hazır değildim galiba o ani şok haline. Şimdi kahvemi içiyorum, düşünürken tabancamın verdiği ilhamla. Hala düşünüyor ve bekliyordum, beklemenin ölüm olduğunu bildiğim halde...
    ''Hayal kırıklıkları, olması gerekenden fazla beklemekten kaynaklanır. Oysaki insanın hayal kırıklığına da tahammülü yoktur. Beklentiler ve hayal kırıklıkları arasında doğru orantılı bir ilişki vardır, tabi ki eşiği geçtikten sonra. Her insanın değişken bir eşiği vardır. Bu eşiği, yaşananlar ve yaşan(a)mayanlar belirler. Mutluluk fiziksel, ruhsal, maddi, manevi şartlarınıza göre değil, beklentilerinizin, bu eşiğin neresinde kaldığıyla ilgilidir. Mutlu olmak için 'eşiğinize' itaat etmek şarttır!''.

    Daha lise yıllarımda çok büyük bir keşif gibi herkese anlatıp durduğum bu eşik hipotezi, adı üzerinde teoride ne kadar mantıklıysa, uygulamada da bir o kadar zor tabi. Bir kere bir insanın eşiğini belirleyebiliyor olması zaten başlı başına tanrısal bir iştir ki, kendinin tanrısı olabilen insanda da ne üzüntü ne de keder kalır. Neyse, bu teori yıllar sonra ben de şöyle bir özete dönüştü diyebilirim; ''Beklemek, en boktan iştir!''. Bir çok sebep de sayabilirim bunun için. Beklemek demek, geleceği yaşamak demektir öncelikle ve o anı, yaşaman gereken anı kaçırman anlamına gelir. Geleceği yaşamak demek de ölmek demektir ki, şu anki durumuma denk geliyor zaten bu. Beklemek veya ümit etmek ölmektir desem, çok mu düz mantıkçı olmuş olurum acaba? Diğer sebeplerden birisi de durduk yere hayal kırıklığı kredisi çekmiş olmaktır gelecekten. Beklentilerin hiç birisi, hiçbir zaman istediğimiz gibi gerçekleşmez. Kesinlikle bir eksik kalır ki bu az ya da çok sonuçta bir hayal kırıklığı yaratır. Neden istediğimiz gibi gerçeklemeyeceğine gelecek olursak, çünkü biz tek kişi, tek bir beyin olarak umut ederken; beklentinin gerçekleşmesi bizim dışımızda birçok insana ve duruma bağlıdır. Buna kader de diyenler var ama ben ihtimaller demeyi tercih ediyorum. Hayatımız bizden başka bir çok kişiye bağlıdır ve istesek de istemesek de başarılarımız, başarısızlıklarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, hepsi ama hepsi daha çok bizim dışımızda gerçekleşen durumların sonucudur. Herkes birbirinin sırtındadır bu hayatta ama kimse de başarılarını altındakine ya da üstündekine mal etmez, sadece o sahiplenir. Ama başarısızlıklarımızın sebebi ya altımızdaki ya da üstümüzdekidir, onda şüphe yok. Bu ayrı bir konu tabi ki, asıl konumuza dönecek olursak, ''Beklemek, en boktan iştir!''.
  • BEN

    - III -

    Peki bugünlere nasıl gelmiştim? Daha 21 yaşındaydım ama çocukluğumu bile hatırlayamıyorum. Takip edemediğim bir süreç olduğu kesin ama bu halimin başlangıcını kestirememek, nedenlendirememek beni delirtiyor. Neler oldu, neler yaşadım, neler yaşayamadım da buralara geldim, bilemiyorum açıkçası. Yazara göre: '' İnsan, onaylanmak isteyen bir hayvandır. Hatta onay, insan için kan gibi hayati bir ihtiyaçtır ki; tüm 'ruhsal problemler' dediğimiz hastalıklar bir şekilde onay eksikliğinden kaynaklanır.
    Onay takviyesi anne ve babadan başlar. Bu takviye süreci kahvaltı gibi en temel aşamadır. Anne ve babadan sonra bu takviyeye yardımcı olmak üzere bir de 'öğretmen' dediklerimiz görevlendirilir. Ancak öğretmenlerin temel görevi onay vermek olmadığından, onlar bu göreve dolaylı olarak katılırlar. İyi ya da kötü bir onay üçgenine giren çocuk, kendini güvende hissetmeye başlar. Ancak ne acıdır ki, bir üçgen kurulan bu aşamada da çocuk, kendini fark etme gafletine düşmeye başlar. Evet, o da bir bireydir ve olması gereken bir üçgen değil, dörtgendir. Üçgenden dörtgen elde etmek en ızdıraplı aşamadır. Tam bu noktada, aslı ''isyan'', yetişmişler tarafından 'ergenlik buhranları' diye adlandırılan, 'bağırma, öfkelenme, mutsuzluk' dönemleri yaşanmaya başlar. Tüm kavgası bir kenar için olan isyankar, tüm üç kenara da meydan okur. Ancak kendi kenarı için açılacak olan alanın tek anahtarı mantığıdır. Mantık, kendi kenarı için açması gereken alanı sağlamak amacıyla diğer kenarlardaki zayıflık ve boşlukları gözetir ve bulabildiği zayıflık ve boşluklardan kendi kenarını oluşturma aşamasına geçer. Bu aşama, tüm kenarlar yok olana kadar devam eder ki, isyankar, her kenar zayıflığında ya da eksilişinde yeni bir denge kurmak ve bunu yaparken eksilen ve kalan kenarları gözetmek zorundadır. Daha kendi kenarını tam olarak oluşturamayan isyankar, diğer kenarların sürekli bozulan rijitlikleri yüzünden, bir türlü bitmek bilmeyen sarsıntılarla uğraşmak zorunda kalacaktır. Bu farkındalığa sahip olan bireyler ömür boyu uğraşmak zorunda kalacakları bu sarsıntılarla ya 'ölü gibi' yaşayabilecekler ya da 'yaşayamayacaklardır'. İstisnalar yok değildir ve tabi ki farkında olmayanlar da bu tartışmanın konusu değildir.''

    Peki ben ne biliyorum şu anki durumumla ilgili? Sanırım tek bildiğim yazarın da dediği gibi ölü olduğum; ''Ölüyüm mutlak yolumda, tek bavulum da cesedim. Tüm kesici aletler sevenlerimin elinde, olmasaydı onu da yok ederdim.''
    Karşımda duran tabanca bile annemin üstüne kayıtlı sanki, bir türlü gitmiyor elim. İstemeden de olsa onlara aidim ve onlara borçluyum ya da ben öyle hissediyorum. İçimdeki ses bu duruma hep karşı çıkıyor; sevdiklerime kur yapmak için gelmediğimi söylüyor dünyaya. Haklı da, fakat neden hep ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Somut olarak tamamen bana ait olan bu tabancanın tetiğinde neden babamın parmağı var, ''Sana izin vermeyeceğim!'' diyor? Neden söyleyemiyorum onlara, ''Aldatıyorum hepinizi ölümümle, ayrılmamız hepimiz için daha iyi'' diye? Daha ne kadar aldatabileceğim onları? O kadar iyi ezberledim ki kuralları, en iyi dedektifi bile tutsalar yakalayamazlar beni. İtiraf etsem suçumu ne kadar ceza verebilirler ki bana? Eminim ıslah olmadan salarlar ve aldatıldıklarını öğrendikleriyle kalırlar. Sonra yine devam ederim en büyük günahıma, ne de olsa değişmeyecek ezberler. Yalan makineleri aklayacak beni hep. En iyi yöntem hangisi diye düşünürken ben, soracaklar bana nabzıma bağladıkları yalan makineleriyle, '' Niye dalgınsın yine?'' diye. Cevabı çok iyi öğrendim, kalbimle, damarlarımla. Hepimiz birden '' Hiiiç! '' diyeceğiz, utanmadan gülümseyerek üstelik ve onlar yine inanacaklar başka şansları olmadığından. Nasıl ben istemeden gelmişsem dünyaya, onlar de eminim böyle bir çocuk istemezlerdi, gerçeğimi bilselerdi.
    Tabancamla baş başa ölümü düşünüyorum şu an. Belki hiç öldürmeyeceğim kendimi ama böyle bir süreç yaşamış olacağım yine de. Hanginizin haberi olacak bundan? Öğrenemeyeceğiniz bu gerçek, sizi büyük bir üzüntüden kurtaracak belki, peki ama ben ne olacağım? Bu süreci yaşayan çocuğunuz, bu ölümle yaşayan adamın bilmediğiniz hastalığı sizi mi mutlu edecek, yoksa beni mi diriltecek? Hangi ezberinizde var bu sorunun cevabı, hangi kitabınızda, öğretinizde, sayfanızda..? Şu halimin bir fotoğrafını çekip yollasam size, ne düşünürsünüz bilmem, ama kızacağınızdan eminim. Üstelik anlatamam da sizlere ''Ölülere kızılmaz!'' diye. İlla ki ölmesi gerekir bedenimin ki, inanasınız öldüğüme. Evet, siz bedenimi kanlar içinde görünce anlarsınız kızmamanız gerektiğini? Seçenekler bunlar desem, hangisi olsun isterdiniz acaba? Yoksa bu sefer de sizleri tehdit etmekle mi suçlanırdım? Benim ölümün de dirimin de hayrı yok desem sizlere, ayrılmak isteyen sevgili bahanesi der geçer miydiniz? Ya da tüm bunların hepten ergenlik buhranları olduğunu düşünüp, nasıl olsa biter diye geçiştirir miydiniz?

    ...

    Ama ispatlamama az kaldı. Göreceksiniz, duyacaksınız ve tüm duyularınızla algılayacaksınız benim hissettiklerimin gerçekliğini ve tedavisiz bir ben olduğunu bende. Yanlış anlamayın, kızmıyorum kimseye, suç ya da suçlu olmadığının farkındayım. Nedensiz bir ben varım ortada ve tüm sorun bu. Evet, problem benim var oluşumla ilgili. Var oluşum hataysa, hayatımın da telafi olduğunu söyleyebilirsiniz bana. Ama ben bunu da reddediyorum. Adem ile Havva’nın suçlarının sorumlusu ben değilim. Redd-i miras, bu yaptığım. Hayırsız evlat damgası basabilirsiniz bana, umurumda da değil. Tüm insanlık da bilsin bunu, bazı miraslar kabul edilemez. Gücüm yok bu telafi için üstelik, tabancamı koymuşken karşıma ya da ben oturmuşken onun karşısına. Şükretmekten de bahsetmeyin sakın bana. Dedim ya insan bencildir. Başkasını düşünmez ve kendisinden daha kötü durumda olanlar için üzülmez, acır sadece, acır ve rahatlar. Derdim ne acındırmak kendimi ne de şükretmek. Ayrıca kim daha kötü durumda? Ölçütleriniz neler, ''huzur ölçer'' diye bir şey icat edildi de haberimiz mi yok? Bana bakıp şükretmek isteyenler buyursun, ona ''Eyvallah'' derim ve başkalarının mutlu olması için elimden geleni yaparım bu konuda. Nasıl olsa bir uğraş değil bu benim için, oynamam da gerekmiyor. Hatta saf iyilik olduğunu bile söyleyebilirim bunun ki bir çıkarım da yok kimseden karşılığında. Gelin izleyin beni, acıyın, sevinin ama bana belli etmeyin. Sadece belli etmeyin, yoksa sizi de zehirlerim içinden çıkılmaz sorularımla. Ne dost ne düşman olalım. İki türlüsüne de gelemezsiniz emin olun. Kimseye kızmıyorum dediğim gibi, isyan ediyorum sadece. Kendi beynimin akustiğinde kendime anlatıyorum her şeyi. Söz, ele de vermeyeceğim sizleri. En kötü düzen, düzensizlikten iyidir ne de olsa!!! Söz veriyorum, kışkırtmayacağım aç insanları, yazarın yaptığı gibi; ''Doyurun karınlarınızı en illegal yollardan. Korkmayın, doldurun hapishaneleri. Sizin için yeni hapishane açamayacaklarına göre, emin olun aftan karnı tok çıkarsınız. Üstelik devlet de başka çözüm yolları arar açlığınıza. Her türlü kazanan olursunuz!'' Demeyeceğim kimseye. Neyse kızmayacaktım kimseye, ama yine sinirlendim elimde olmayarak. Size değil ama merak etmeyin, plansızca başladığım bu yolculuğuma. Alışamadığım bu ezbersiz hayatıma. Düşüncelerimle eylemlerimin tutarsızlığına. Her şeye ama size değil. Alışamadım bu hayata. Ve tüm alışamadıklarımız gibi bocalıyorum işte. Utanıyorum mesela, ''iyi değilim'' demeye. Çünkü alıştırmamış annem beni buna. Keşke alıştırsaydı da en az yalanı ben söyleseydim… Ona da kızamıyorum ki, o da öyle öğrendi, annesi-babası da, onların ki de... Soy ağacımızı çıkartmalıyım; çizmeli, yazmalı bir kağıda ve bu hatalı gen nerede, bulmalı. Rahmetlilerden en az kaybı verecek şekilde silmeli ki, manşet olmayalım giderayak, ''Cinnet geçiren torun, aile katliamına yol açtı!'' diye. En az kayıpla kazanmalı bu savaşı…
  • Bembeyaz bir gece geçiyordu mavi camların dışından.

    Ay vardı, deniz vardı dışarda dışarda bir bahtiyarlıktı ayın altındaki toprak.

    Farkında değildi bunun yemekli vagonda mavi camların içindekiler. İki adam oturuyor en dipteki masada.

    Elbiseleri siyah.